3. Bölüm

2704 Words
3. Bölüm Harun gittikten sonra dört kez kusunca Sel midemi bozduğumu düşünüp beni motoruyla eve bıraktı. Ona minnetle teşekkür ettim. Ne yürüyecek ne de çalışacak takatim kalmıştı. Takat tüm bedenimi terk etmişti adeta. Eve gelir gelmez yaptığım ilk şey duşa girip tüm bedenimi sertçe ovalamak oldu. Sanki üzerime dökülen bir kova dolusu katrandan kurtulmaya çalışıyordum. Kendimi çitileyip durdum iki saat boyunca. Her yerim pembeleşmişti ama korkum tekrar nüksettikçe kurtulduğumu sandığım katrana batıyormuş gibi hissettim. Bir süre sonra bu titremeyle karışık bir ağlama krizine dönüştü. Yaklaşık iki saatlik bir duşun ardından kalkıp yatağıma geçtim. Vücudumdan portakal kokusu fışkırıyordu ve bu aklıma Harun'un fısıldayan nefesini getiriyordu. Böcekler etrafımı sarmış gibi yatakta kendimle cebelleşip durdum. Uykuya dalmam gecenin üçünü bulmuştu ama saat altıya doğru yatakta çığlık çığlığa uyanıp ağlamaya başladım. Unutmuştum işte! Unutmuştum! Aptalın biri gelip hatırlayıncaya değin unutmuştum. Korkunç bir öğürtüyle lavaboya koştum. Geçmiş net değildi ama hissettiklerim hala canlı sayılırdı. Zapt edilmiştim. Ellerim... Ayaklarım... Bedenim, varlığım abluka altındaydı ve iradem hiç edilmişti. Üzerimde uzanan korkunç bir adam, nahoş nefesi ve zevk hırıltıları... Benim hıçkırıklarım ve çığlıklarım. Klozete eğilen başımı kaldırıp ağzımı sildim. Vücudum kusmuş olmaktan ötürü titriyordu ve başım dönüyordu. Ekmek arası bir şeyler hazırlarken geçmişi ve dünü hatırlamamaya çalıştım. Zordu. Sanki biri sizi zorla sinemaya götürmüştü ve siz filmi beğenmemenize rağmen film akmaya devam ediyormuş gibiydi. Kafanızı çevirseniz ve başka şeylerle meşgul olsanız dahi filmin akmasına mani olamıyormuşsunuz gibiydi. Temel bakımlarımı yapıp giyindim. Hava ruh halimi yansıtacak şekilde griydi. Bende ona uygun bir şekilde sütlü kahve trikomu giyip okul yolunu tuttum. Uyandığımdan beri ertelediğim mesajlara bakarken hiçbirinin Can'dan gelmediğini görerek şaşırdım. Sekiz mesajın hepsinin Harun'dan gelmesine ise afallayarak bakakaldım. 'Merhaba, ıhm.... Ben giderken iyi görünmüyordun da? İyi misin?' '? Naz?' 'Sanırım fark etmeden kötü bir şey yaptım?' 'Şimdi sana, benden bir daha asla duyamayacağın bir şey söyleyeceğim. Hazır mısın? Özür dilerim, her ne yaptıysam...' 'Affettin mi?' 'Affedecek misin?' 'Bu arada telefonumu yine veda etmeden kapattın; bu sebeple seni affetmiyorum.' Tam sekizinci mesajı kapıyordum ki dokuzuncu bir mesaj daha geldi. 'Seni görmem lazım. Ölüm kalım meselesi.' Saate baktım. 7.30'du. Harun'un uyanır uyanmaz bana mesaj atması normal miydi? Üstelik mesajın içeriği ilginçti. İlk defa onu bir gerekçem yokken aradım. Uykulu ama heyecanlı bir sesle açtı telefonu. "Naz?" "Efendim?" dedim. "İyi misin?" diye soru hızla. İyi değildim ama bunu ona söylemedim. "Çok." Kısa bir sessizlik olunca arayı ben doldurdum. "Nedir bu ölüm kalım meselesi? Yoksa cekette bir sıkıntı mı var?" "A, kesinlikle evet." dedi aniden. Ahizeden duyduğuma göre üzerini değiştiriyordu. "Umarım bir yırtık ya da sökük değildir." dedim umursamazca. Normalde korkardım. Belki şehir bile değiştirirdim ama şu an normal bir zaman değildi. Bende samimi bir cevap vermeye karar verdim. "Çünkü ödeyecek halim yok." "Sıkıntı değil ama görüşmemiz gerekiyor." Durup alnımı kaşıdım. "Harun, telefonda söylesen olmaz mı?" "Ne o? Benden mi kaçıyorsun yoksa?" Sesi keyifliydi ama daha fazla dayanamazdım sesini duymaya. "Harun," Alaycı argümanını kestim. "Seninle görüşmek istemiyorum." Bu kez uzun bir sessizlik oldu ve bende boşluğu doldurmadım. Sonunda derin bir soluk aldı. "Ben dün gece ne yaptım?" dedi ciddiyetle. "Yani bi' bok yedim, onun farkındayım ama-" "Cidden ölüm kalım meselesi var mı yoksa bu bi-" "Bahaneydi." dedi hızla. "Her ne bok yediysem düzeltmek için kendime fırsat yaratmaya çalışıyordum." Diye açıkladı kendini. "Düzeltmek istiyorsun, harika." dedim. "Al sana şans; karşıma çıkma, bara gelme, beni arama, mesaj atma." İkimizde sessiz kalınca yutkunup "Hoşça kal Harun." dedim. "Kendine iyi bak Naz." dedi. *** Ders, idare hukukuydu. Eylül derse geç kalmıştı ve psikopat hoca kapıyı kilitlediği için gelen kimse derse giremiyordu. Notlarımı alıp başka hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Dersin ortasında telefonumu titreten mesaja hızlıca göz attım. Can uzunca bir mesaj atmıştı. İçeriği, sorumsuzluğum ve benim terbiyesizliğim üzerineydi. Güldüm. Bir gecede her şeyden soğumuş hissediyordum kendimi. Mesaja cevap dahi düşünmedim ama içimden gelen, Can'ı da Harun gibi harcamaktı. Bir yandan da düzeltilebilir umudu taşıyordum içten içe. Derken ders bitti ve hocamız kendine gelen mesajı okuyup bir bilgilendirmede bulundu. "Arkadaşlar, Aktan Holding sponsorluğunda Şirketler Hukuku'na dair bir seminer verilecek. Seminere girenler yoklamada var gözükecek, girmeyenler için ders var." dedi açıklayıcı bir tonda. Çantamı toplayıp dersten çıktım. Eylül aramıştı. Muhtemelen beni kantinde bekliyordu. Kantine çıkıp orada olduğunu görünce yanılmadığımı anladım. Beni görünce suratını endişe kapladı. "Gözlerini arı mı soktu?" "Neden?" diye sordum. "Beş gece uykusuz kalsan, her gece haykırarak ağlasan yine de bu kadar şişmez gözlerin." dedi abartılı örneklerle. İçimden, var mısın iddiaya, dedim. "Alerjim var da." dedim. "Dün gece resmen faka bastırdı." Anlayışla başını salladı. "Al gözlüklerimi. Hava kapalı zaten." Gözüme takıp teşekkür ettim. Eğer gerçekten kötü görünüyorsam takabilirdim. "Eee," dedi. "Dün gece ne oldu anlat bakalım." "Koskoca İdare Hukukunu kaçırdın." dedim şaşkınlıkla. "Merak ettiğin bu mu?" Ortada şaşılacak bir şey yokmuş gibi "Evet." dedi. "Hayretsin. Gerçekten." dedim "Şaşılacak tavırların var." "Eeee," "Geldi, ceketi aldı ve gitti." dedim hiçbir detay vermeden. "Nasıl ya?" Hayal kırıklığına uğramış gibiydi. "O kadarcık mı?" Kafamı salladım. "Ne olmasını bekliyordun? Benle flörtleşecek miydi?" "Sesindeki o alaycı tona dikkat et." dedi azarlayan bir tonda. "Bu ihtimalin neresi tuhaf, manken gibi kızsın maşallah." Gözlerimi devirdim. Tam o esnada karşıma biri oturdu. Can. Kaşlarımı kaldırdım. "Yaptığın büyük terbiyesizlik." dedi bodoslama. Durumu fark eden Eylül masadan çok uzaklaşmadan ayrıldı. Sanıyorum ki her şeye tanık olmak istiyordu. "Merhaba," dedim yumuşakça. Hayretle bana baktı. Gülümsedim. "Merhaba," diye taklit etti beni. Biraz bekledi. Sonra sandalyesinde geriye yaslandı. "Tamam beni aydınlat. Ne oldu mesela? İki gündür neyle meşguldün?" "Can," dedim sıkılgan bir şekilde. "Sürekli beni düşünüyormuşsun gibi davranma." "Tabii ki de seni düşünüyorum." dedi hınçla. "Senin için endişeleniyorum." "İki gece önce barda bir kızla olduğunu biliyorum." dedim hemen sonra ayaklanıp. "Yalancı!" Beni taklit edip çok daha hızlı bir şekilde hareket etti. Önümde bitmişti. Kolumu yakalayıp sıkmaya başlayınca kendimi kurtarmaya çalıştım ama her şey dün gecenin tekrarı gibiydi ve bu kez tahammülüm yoktu. Oldukça yüksek bir tonda bağırdım "BIRAK!" Kantindeki herkes bize dönünce ellerini gevşeten Can'dan canhıraş bir şekilde kurtulup koridora çıktım. Eylül peşimden koşturuyordu. Bağırdı. "Naz, ders başlayacak!" "Ben seminere gidiyorum," dedim. "İstersen sende gel." "Sen bir dursana," dedi karşıma geçip. "Neler oluyor?" Yüzüne baktım arkadaşımın. Beni çok tanımıyordu evet ama ortamdaki gerginliğin de farkındaydı. "Bana dokunmasından hoşlanmadım." dedim sadece. "Ayrıca yaptıklarını da biliyorsun." Ve ayrıca bu sabah halt yiyen bir erkeğin samimi tavırlarını görünce Can'ın yapmacıklıklarına tahammülüm kalmamıştı. "Eee," dedim cevap vermeyince. "Geliyor musun seminere?" Koluma girdi. "Bu gün göz kulak olunmaya ihtiyacın var gibi." "Belki," dedim usulca. Aktan Holdingi duymamıştım. Esasında Sabancı'lardan ve Koç Holdingten başkasını bilen varsa helal olsundu onlara ama seminere olan yoğun ilgiye bakılırsa iş hayatında önemli bir yer kaplıyordu şu Aktan'lar. Önlerden yer kapıp otururken Hukuk fakültesinin tamamının burada olduğunu gördüm. İşletmeler de gelmeye başlamıştı. Acaba Harun gelir miydi? Bu düşünce aklımdan geçer geçmez kafamı salladım. Bana ne yahu Harun'dan! "Pardon, arkadaşlar" dedi kalem etekli zarif bir bayan. Kırklı yaşlarına merdiven dayamış gibi duruyordu. "Burası protokol. Sizi arkalara almam mümkün mü acaba?" Bu durumlardan nefret ederdim ama yapılacak ne vardı ki? Eylül'le beraber kalkmaya hazırlanıyorduk ki Harun'un sesini duydum. "Gönül Hanım, arkadaşların ismi zaten protokolde var." Karşımdaki kadın şaşkınlıkla elindeki listeyi kontrol ediyorken Harun kadının yanına gelip listeye bir şeyler karaladı. Bunun üzerine kadın başını eğerek koltuklarımızı gösterdi. "Umarım bilgilendirici bir seminer olur Naz Hanım." deyince Eylül heyecandan omzumu dürtmeye başladı. Bense, bir daha karşıma çıkma dediğim adama bakıyordum. sonunda bakışlarıma dayanamadı ve "Yapmam gerekeni yaptım." diyerek yanıma oturdu. Sövmekle asil bir suskunluk arasında gidip geliyordum ki yanına bir arkadaşı gelip oturdu. Sanıyordum ki geçen gece barıma gelen arkadaşıydı. Fotoğrafçı çocuk. Harun bana dahi bakmadan arkadaşıyla koyu bir sohbete dalınca tuhaf bir boşluğa düştüm. Onun yanında susmak normal gelmiyordu. Ya bana laf sokması gerekiyordu ya da benim ona had bildirmem. Bir şekilde bu aldırmazlık... Uzay boşluğuna düşmek gibiydi. Sonunda oturup Eylül'e döndüm. "O, listeye müdahale mi etti?" diye sordu. Bu soruyla aydınlandım. Gerçekten, o, listeye müdahale mi etmişti? "Şirket çalışanı olabilir mi?" dedim tahmin yürütmeye çalışarak. "Yaşını ve öğrenim durumunu hesaba katarsak biraz zor." dedi düşünceli. "Üstün zekalı falan olması lazım." Cıkladım. "Üstün zeka mı?" diye sordum hayretle. Sonra fısıltıyla kendi kendime söylendim. "Zeka pırıltısı görürsen ne mutlu?" "O zaman tek bir ihtimal kalıyor," deyince merakla ona döndüm. "Ne?" "Soyadı Aktan olabilir." dedi yanaklarını baloncuk yaparak. Parisli modacılar falan evet, adamın zengin olduğunu anlamıştık ikimizde ama bu... Kaşlarımı kaldırdım. Eylül'se beni es geçip üzerimde eğilerek Harun'a bakmaya çalıştı. Bende onu taklit edip Harun'a baktım. Hani biri size bakınca ona bakmasanız dahi hissedip size bakana dönersiniz ya. Harun yavaşça bana döndü. Sonra arkasından Harun'un arkadaşı Eylül gibi eğilerek bize döndü. Üç saniye kadar tuhaf bir an yaşandı sonra ilginç bir atmosferle herkes sırtını koltuklara yasladı ve tam iki saniye sonra Eylül yine üzerime eğilip elini ortalığa uzattı."Merhaba arkadaşlar," dedi "Ben Eylül." Harun sessizdi, arkadaşının ise memnun bir ifadesi vardı. Eylül'ün elini sıktı. "Barış." dedi. Ben Eylül'e onaylamaz bir bakış atarken Harun'da arkadaşına bakıyordu. Her ikisi de pek bakışlarımızdan etkilenmiş gibi görünmüyordu. Öyle ki Barış hemen sonra yerinden kalkıp Eylül'le konuşabilmek adına benden yer istediğinde bir an gerçekten beynim durdu. Makine off'a geçti resmen. "Tabii..." dedim usulca ve başka çarem olmadığını bilerek Harun'un yanına geçtim. İstikrarla sessiz kalıyordu. "Bir şey demeyecek misin?" diye sordum sonunda dayanamayarak. "Konuşma dedin." Hemencecik. Sorumu resmen havada kapmıştı. Gözlerimi kıstım ve tam ağzımı açacaktım ki devam etti. "Karşıma çıkma, arama, mesaj atma, bara gelme. Talimatlar alındı." Kısa bir an bana baktı ve gülümsedi. "Göreve hazırım hanımefendi." "Az önce görevini ihlal ettin bile." dedim önüme dönüp. "Karşıma çıktın, işime karıştın." "Yerime oturmuştun Naz." Sesi iğneleyiciydi. "Bu hareketin alternatifi sizi rencide edici bir biçimde yerinizden kaldırmak olurdu." "Pek rencindiğim söylenemezdi." "Tamam o zaman." Bana döndü. "Kalk yerimden." "Ne?" Kolumdan tuttu ve kalkmam için zorladı. Şaşkın bir ifade takınıp kolumu kurtardım. "Delirdin mi?" "Evet," dedi üzerime doğru eğilerek. "Ortada bir delilik var. Kısmi benim, kısmi senin eserin ama artık anlam vermeye çalışmayı bıraktım. Dilediğin gibi olsun küçük hanım." Kafasını aksi istikamete çevirip bağırdı. "Gönül Hanım," Yerimde zıplayıp koluna vurdum. "Tamam be!" dedim sinirle. Gözlerime bakıp "Ne tamam?" diye sordu. Nefesimi dışarı üflerken dişlerimi sıkıyordum. "Eylül'le Barış." dedim zorla. "Eee," "Ne eee?" hareketleriyle beni taklit ediyordu ve kesinlikle kötü bir oyuncuydu. "Keyiflerini bozma!" dedim açık seçik. Görüneni kavramak bu kadar zor muydu? "Benim Eylül'le bir sorunum yok ki?" Ellerini geniş göğsünde bağlamıştı. Bakışlarını hazırlanan kürsüye çevirirken "Eylül demiştin değil mi arkadaşının adına ?" diye beni teyid edince sinirle çantamı kavrayıp ayağa kalktım. "İyi seyirler! " Cevabımın bu olmasını beklemediği aşikardı. Asil terk edişimi sabote etmek ister gibi bileğimi yakaladı; tutup koltuğa geri çekerken "Senle de sorunum yok ama sen sorunlusun; orası kesin!" dedi. Sorunlu olamak üzerine uzun bir söylev çekebilirdim, eğer koltuğa geri oturabilseydim... Ama ben kalkınca oturma kısmı toplanan koltuk yüzünden koltuğa değil yere yapıştım. Kıç kemiklerim mideme misafirliğe gitti resmen! Dişlerimi sıkıp ağrımın çığlıklarına kulak tıkarken acıdan yaşaran gözlerimi kısıp Harun'a baktım. Yere yapıştığımı gören diğer herkes gibi dehşetle açtığı gözlerini bana dikmişti. Bu normal bir düşme değildi. Normal düştüğünüzde popişiniz kızarırdı ama benim kıçım kesin moraracaktı. Dilimi ısırarak Harun'a baktım. Yerinden fırlayıp karşıma geldi "Ah ama hayatım!" dedi herkeslerin duyabileceği bir sesle. "Dikkat etsene, kıymetlin moraracak." Elimi yumruk yapıp sertçe vurdum göğsüne. Beni yerden kaldıran kolundan güç alsam da, herkes bizi izlese de vurmaktan geri kalmadım. "Adisin!" dedim kulağına fısıldayarak. "Böyle adinin de ucuzusun ama. Ele alır almaz bozulanından. Böyle dünyanın en defolu malıyla seni yan yana koymuşlar ama yine de defoluyu seçmişler gibi, öyle adi, öyle pis bir şeysin. En dandik, en işe yaramaz eşyanın en kalitesizisin." dedim keyifle. Beni yerime oturtup tekrar yanımda yerini alırken, "Olsun," dedi gülerek. "Az önce bir oda dolusu insan, yardıma muhtaç güzel kadını nasıl kurtardığımı gördü." Elimi yumruk yapıp sol bacağına sağlam bir tane geçirdim. Ağzını açıp konuşacakken elimi ağzına dayadım. "Tek kelime etme, ödeştik!" dedim tehditkar bir tonda. Aynı anda içeri ensesi kalan bir grup adam girdi. Kimisi kürsüye çıkıp konuşurken kimisi de bizler gibi protokolde yerini aldı. Bu esnada Harun ağzına dayadığım elimi yumuşak bir hareketle kavrayıp çok usulca bacağıma geri koydu. Bakmadan, konuşmadan, nazikçe ve usulca... Yutkunma ihtiyacı hissettim ama sanki Harun beni dinliyormuş gibi geldiğinden yutkunamadım. "Kuzen," İçeri son dakika genç bir kişi girdi. Üzerinde pahalı olduğu her halinden belli, koyu lacivert bir takım elbise ve elinde bir evrak çantası vardı. Çantasını benim koltuğumun yanına dayarken Harun'a baktı. Harun da çocuğa bakıp hızlı bir el hareketiyle selam çaktı. Kürsüde açılış konuşması yapan adam genç girişimci takdimi ile "Poyraz Aktan," deyince çocuk oturmadan kürsüye çıktı. Yerimde rahatsız bir şekilde kıpırdanıp yap-boz parçalarının yerine oturduğunu hissettim. Holding-Aktan-Kuzen-Poyraz Aktan. Harun Aktan. Güzel. Harika. Harun'a yandan bir bakış attım ama benden tarafa bakmıyordu. Konuşmaları dinlemeye odaklandım ama bir türlü algılayamıyordum. Ayrıca bunun tek sebebi bütünü oluşturan yap-boz parçalarının neyi resmettiğini görmekten ziyade kıçımdı. Gerçekten acıyordu. Yerimde rahatsızca kıpırdanıp acımayı azaltacak bir pozisyon edinmeye çalıştım Sonunda pes edip arkama yaslanınca Harun'un parmağı kolumu yukarıdan aşağı doğru çok belirsiz bir şekilde okşadı. Ona baktım. Bakmamla diğer elinde tuttuğu yırtılmış bir kağıt parçasını bana uzattı ama kesinlikle bana bakmadı. 'Suçumu öğrenmek istiyorum hakime hanım.' Derin bir nefes alıp kağıdı buruşturdum. Tepkimin bu olduğunu görünce bu sefer telefonundan bir şeyler yazmaya başladı. Kısa süre içinde mesaj benim telefonuma ulaşmıştı. 'Günü baştan alalım, sabah bir sorunumuz yoktu. Akşam senin barına geldim. Telefon olayına mı sinirlendin yoksa?' Harun'a saçmalama bakışı atıyordum ki onun çoktan beni izlediğini fark ettim. Sonra telefonumu elimden alıp benim telefonumdan kendininkine mesaj attı. 'Saçmalama Harun'cuğum, senin o maviş gözlerine kim kızabilir?' Gözlerimi devirip telefonu elinden aldım ve bir mesaj da ben yazdım. 'Saçmalıyorsun Harun.' Harun yine bana bakıyordu. Sonunda dayanamayarak çenesinden tutup kürsüye çevirdim. Olayı benden Harun'dan ve kuzeni Poyraz'dan başka kimse görmemişti ve kürsüde yerini şirketinin hukuk bürosuna bırakan Poyraz ve Harun belli belirsiz gülümsüyorlardı. Seminer sonunda Harun'u beklemeden kalktım. Kıçımmm... "Acıyor mu?" diye sordu peşimsıra ayaklanıp, "Sence?" diye sordum abartılı bir sesle. "Morarmış olabilir," dedi peşimi bırakmadan. "İstersen bir baktıralım." "Kelimenin tam anlamıyla yapışkansın." İronik bir gülümsemeyle Harun'a döndüm. "Tahmini olarak beni ne zaman salarsın? Açık kapı bırakmamak adına altını çizerek söyleyeyim, tamamen." "Sorunu söyle, seni azad edeyim." dedi arkamızdan çıkan kişilerden uzaklaşmak adına kolumdan tutup uzak bir köşeye çekerken beni, "Sorun sensin," dedim. "Sülük gibi yapıştın." Harun ağzını açmak üzereyken arkada Can'ı gördüm. Hayretle gülümsüyor ve bize yaklaşıyordu. "Şimdi anlaşıldı." dedi Harun'dan önce davranıp. "Bende bir kız olsam Harun varken Can'a bakmam." Harun anlamsız bir ifadeyle arkasını dönünce Can'ın abartılı oyunculuğuyla karşılaştı. "Harun Aktan!" Abartılı bir sesle noktayı koyarmışçasına karşıma dikildi. "Arabasına mı bindirdi seni?" Omzumdan dürtüyordu. "Belki evine götürmüştür. Nasıldı?" Bu sefer Harun'a döndü. "Güzel miydi? Peşinden koşmaya değer mi?" Kulaklarımın idrak ettiği şeyi yanlış anladığımı umarak Can'a döndüm. "Ağzını topla." dedim sessizce. "Aaaa," dedi üzülmüş gibi yaparak "Harun'la takılmak sorun değil ama bunu ilan etmek sorun, öyle mi?" "Dostum," Harun sessiz kalmasına rağmen sonunda dayanamamış ve konuşmaya karar vermiş olmalıydı ama suratında tehlikeli bir ifade vardı. Yavru köpek tekmeleyen birini gördüğünüzde yüzünüzde oluşan o tiksinti ve öfke karışımıydı. "Karşındakinin bir kadın olduğunu unutma." Can gülüyordu ama irite olmuş bir hali de vardı. Bana baktı ve sertçe kolumu yakalayıp "Senle konuşacağız." diye çekiştirmeye başladı. Bir en fazla iki saniyede gerçekleşmişti her şey. Harun Can'ı ensesinden yakaladı. Can'da can havliyle beni iterken Harun'a yumruk salladı. Harun yumruğu ekarte etmişti ama aynı şeyleri yapması için Can'a fırsat vermemek adına beni yakalayıp götürmeye çalıştı. Belimden yakalamıştı ama onunla gitmek istemiyordum. Gitmek için hamle yaptığımda beni sıkıştırmadığını ama gitmeme engel olacak kadar güç kullandığını anladım. "Bırak beni!" diye bağırdım canhıraş bir şekilde. O an sanki her şey gün yüzüne çıkmış gibi baktı bana. Belki her şeyi anlamamıştı; resmin bütünü halen karanlıktı ama bir şeyleri sezinlemiş gibi bakıyordu. "Dokunma." dedim tükürürcesine. İki elini de benden uzaklaştırıp havaya kaldırdı. "Tamam." dedi sakince. "Teslim oldum. Tamam." O anda koridordan köşeyi dönen Eylül ve Barış arkasında Poyraz'la birlikte karşımıza dikildiler. Onlar görüntünün şaşkınlığı içinde bize bakarken arkalarından iki adam daha geldi. Poyraz ve Harun'dan çok daha yaşlıydılar. Belki kırklı yaşlarının başlarındaydılar. Gözleri gök kadar mavi olan bir tanesi "Oğlum," deyince Harun toparlanarak ellerini indirdi. "Baba," Adam bir bana bir de Harun'a bakıyordu. Resmin saçmalığı karşısında bende afallamıştım. Açıklanamayacak kadar saçma bir görsel değildi ama saçmaydı. Dudaklarımı birbirine bastırırken Harun konuşmaya hazırlandı ama tam o anda Can yanımızda biterek "Mutluluklar ikinize!" dedi sitem dolu bir sesle. "Taze çift!" Dünyayı bilemem ama o an o koridordaki herkes için zaman durmuştu sanki. Taa ki Harun yavaşça elini benim elime kilitleyip havaya kaldırana kadar. Mana veremeyerek Harun'a baktım. "Baba," dedi kadifemsi bir sesle. "Size söylemek için oldukça erken olduğunu biliyorum. Hele de bu şekilde öğrenmenizi hiç istemezdim. Annem bile yok ama" durup bana baktı. Gülümsüyordu. Hayalarını sıkmak istedim. "Bu Naz. Sevgilim."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD