13. Bölüm
Başım ağrımaya başlamıştı. İlaçları öyle kafama estiği gibi bırakmamalıydım gerçekten de. Üstelik Zeynep babaannenin imaları da tetiklemişti ağrımı. Mangal kokuları ne kadar cezb edici olursa olsun hassas midemi de ayağa kaldırmıştı. Bu yüzden şimdi klozetin üzerinde oturup ellerimi başımın üzerine dolarken derin nefesler alıyor ve kendimi bunun bir oyun olduğuna dair telkin ediyordum. Gözlerim neredeyse kaymıştı; hastalık resmen 'ilaçları içmezsen, gitmem.' diye diretiyordu ama düşününce bu inatçılığın ne yeriydi ne de sırası. Kapı tıklatılınca başımı ellerimin arasından çekip usulca sordum. "Harun?"
"Benim," dedi tiz, meraklı bir ses. Kaşlarımı çatıp lavabonun kapısını araladım. Adının Pelin olduğunu öğrendiğim, Poyraz'ın eşi, meraklı bir tavırla beni süzüyordu. "İyi misin, diye merak ettiler de." Kaş hareketlerim ağrımı tetikleyecek bir hale gelmişti ve doğrusu pek iyi sayılmazdım.
"Aslında pek iyi hissetmiyorum," diye itiraf ederken ayakta kalmak giderek güçleştiğinden klozete oturdum tekrardan. Pelin endişeli tavrını sürdürüp ne yapacağını düşünürken arkada Harun peyda oluverdi. Harun Pelin'i aşıp yanıma geldi. Başımı geriye itip elini alnıma yerleştirdi. Gözlerinde kızgın bir ifade vardı. Barda söyledikleri aklıma geldi. Pek bir şey söylememişti. Aslında tek dediği, 'İlaçları almayı unutma.' idi ama başımda dikilmiş bana bakarken bu kadar kısa bir ifadenin bile bir insanı nasıl da utandırabileceğini tecrübe ediyordum adeta.
"Pelin ya," dedi kısa bir süre sonra. "ağrı kesici ve ateş düşürücü bulabilir misin?" Pelin onaylamaz bir ifadeyle Harun'a dönerken ben de yavru köpek bakışlarımla Pelin'e baktım. Bu gece bir oyun oynayacaksak gerçekten de o ilaçlara ihtiyacım vardı. Burada olmaya hevesli olmasam da Harun beni hiç yüz üstü bırakmamıştı ve doğrusu itiraf etmesi can yaksa da bunu ona borçluydum.
"Bir hemşireden istenecek en son şeyi istiyorsunuz." Pelin'in sesi kızgın çıkmıştı ama muhtemelen sulanan gözlerim ve bir domates gibi kızaran tenime daha fazla dayanamadı. "Sen Naz'ı odana çıkar, ben geliyorum."
Harun dirseklerimden yakalayıp beni klozetten ayırırken bende minnettar bir şekilde ağırlığımı Harun'un kollarına bıraktım. Hiçbir şey demeden beni merdivenlere doğru sürüklüyordu. Hızıma ayak uydurmuş bile olsa merdivenlerin başına geldiğimizde dinlenmem için es verip bekledi. Ne kadar süre dinlenirsem dinleneyim asla yetmeyecekmiş gibiydi... "Çok fazla basamak var." diye mırıldandım. Gözlerimi açamıyordum. Tırabzanlara tutunup yaslanırken başımı olur olmadık sallamaya çalıştım ama bu bile dehşet verici bir ağrıya sebep oluyordu. Harun derin bir nefes alıp çenesini sıvazladıktan sonra bana kızgın bir ifadeyle baktı. Bir şey söylemeyi çok istiyor ama kendini frenliyor gibiydi. Yine de frene ne kadar sert basarsa bassın sanki araba kaymaya devam ediyormuş gibi konuşmaya başladı. "Anahtarını bu yüzden almıştım." Dişleri sıkılıydı. Eğer başım migrene kafa tutar gibi olmasaydı ben de alengirli mimikler yapabilirdim ama şimdi? Sadece boş bir ifade takınabiliyordum. "İlaçlarını al, demeye gelmiştim ama-" Elimi yavaşça kaldırdım ve gözlerimi usulca kapadım.
"Özür diliyorum," diye mırıldandım. "Tamam mı? Abarttım." Gözlerini devirip ellerini salladı sinirle.
"Saymıyorum!" Sesi sert ve çocuksuydu. "Sen benim ağzıma sıçtın o gün! Bir kuru özrü aftan saymıyorum!"
Başımı yana eğdim ve sulu gözlerimle Harun'a baktım. Yalvarır bir pozisyondaydı ve ifadesi neredeyse, 'Lütfen bana öyle bakma...' diyordu. Sonunda pes etti ve beklemediğim bir anda ellerini altıma geçirirken mırıldandı, "Eğer bana sapık muamelesi yapmasaydın şimdi çok daha iyi hissederdin." İç çekip başımı omzuna sakladım. Verdiğim tek tepkinin bu olduğunu görünce bu sefer o iç geçirdi. "Bu özrü kabul etmiyorum." dedi sonra çok daha sert bir tavırla. "Kendini affettirmek için çabalaman gerekecek."
Beni tekrar ayaklarımın üzerine bırakırken bu sefer yüzüm ifadesiz değildi. Vermek istediğim tepki gülümsemekti ama tabii ne kadar başarabildiğimi bilmiyordum. Sonunda beni omuzlarımdan yatağa doğru ittirince başarısız olduğumu fark ettim. "Sana özürlerden özür beğendirteceğim."
"Sevgilin oldum ya." dedim hiç beklemediği bir anda. Kaşlarını kaldırıp bana baktı. Usulca omuz silktim. "Bence bu bir özür sayılır."
"Kefaret ödemeyi özürden saymıyorum." dedi hince. Gülümsedim ama sanıyorum bu kez başarılıydım. Yatağına uzanıp gözlerimi kapadım. O da bu esnada perdesini araladı. Amcasının aydınlatma ışıkları odasına kadar geliyordu. Kafam ağrıdığı için ışığı açmamıştık ama bu kadarcık ışığa da hayır diyemezdim.
"Üzgünüm," diye mırıldandım yastığına gömülürken. Yoğun değildi ama yastığına kokusu sinmişti. Bir an için baş ağrımı unutup ani bir refleksle yatakta döndüm. Fark etmemesini umarak burnumu yastığına gömdüm. Ağrım hala vardı. Aslında yadsınamayacak kadar da çoktu ama merakım ağrımın önüne geçmişti sanki. Neydi bu? Bir baharat gibi aynı zamanda yumuşacık. Parfüm değil kesinlikle ama bir şey... Hafızamın kör noktalarında yırtınan bir anı gibi beynimi delip geçen bu koku... O koku değil kesinlikle ama benzer bir esans sanki ve...
Babamın traş losyonuna benziyordu kokusu. Aniden gözlerimi açtım. Çok aniydi. Dehşet verici bir sancının beynime saplanmasını bile umursamayacak ölçüde sansasyonel bir gerçek dürtmüştü sanki beni. Dudaklarımı ıslatıp dirseklerim üzerinde doğrulurken utanıp sıkılmış gibi duran ama aynı zamanda da kararlı bir ifadeyle bana bakan çocuğa baktım. Sert bir yumruyu yutkunurken beni neyin bu kadar gerdiğini merak ediyordum doğrusu.
"Bana kek yap o zaman." Dediğim gibi kararlı ama utangaç bir ifadesi vardı. Gözlerindeki kararlılığın ve dudağındaki tekinsiz titremenin hoş bir karışım olduğunu kabul etmeliydim.
Meraklı bakışlarımla sordum. "Anlamadım."
"Portakallı kek." dedi sonra. Artık kararlı bakmıyordu gözleri. Tereddütten titrek dudakları gibi gözleri de kaçamak bakışlar atıyordu etrafa. "Özür olarak."
Boğazımı temizledim usulca ve gergin bekleyişi sonlandırmak adına başımı sağa yatırıp konuştum usulca. "Benim evimde fırın yok."
Gözleri ışıldadı sanki bir an. "Bende var." dedi heyecanla. "Kek kalıbı, malzemeler, fırın. Hepsi mevcut."
Gözlerimi kapıya diktim bu sefer. Doğrusu hayatımda pek çok kez kek yemiştim ama hiç yapmamıştım ve yapabileceğimden emin değildim. Yapmak istediğimden de. Boğazımı temizledim bir kez daha. "Şey," dedim. Durumu nasıl açıklayabilirdim? En iyisi olduğu gibi söylemekti. Herkes de anasının karnından usta aşçı olarak doğmuyordu ya. "Ben daha önce hiç kek yapmadım."
"Hiç mi?"
"Hiç." Safirlerini odanın karanlığına dikmişken dudaklarını büktüğünü fark ettim. Gözlerimi kısmış onu izliyordum. Başka parlak fikri var mıydı?
"O zaman," dedi kısa bir süre sonra bu kez su götürmez bir kararlılıkla. "Ben kek yaparken bana yardım edersin?"
Tüm ağrıma ve halsizliğime rağmen kaşlarımı kaldırmadan edemedim. "Sen kek mi yapıyorsun?" Omuz silkip yatakta diğer tarafa oturdu. Omzunun üzerinden çapraz bir gülücükle baktı bana.
"Ben tek yaşayan, ünlü, yakışıklı, bekar bir erkeğim." dedi derinden gelen alaycı bir sesle. "Aşçılığım mı seni şaşırtıyor?"
"Mütevaziliğe ne dersin?" diye sordum merakla. "Ünlü, yakışıklı, bekar bir erkeğe pek yakışır doğrusu." Bu sefer samimi bir şekilde kahkaha atıp bana döndü. Bu esnada Pelin elinde minik bir tepsiyle içeri girdi. Yanında Eylül vardı. Meraklı gibiydi. Pelin elindeki tepsiyi yatağın kenarındaki komodine bırakırken ben de olabildiğince doğruldum. "Teşekkürler." diye mırıldandım hapları yuttuktan sonra. Harun ayağa kalkmış Pelin ise tepsiyi geri almıştı. "Biraz uzan sen," dedi genç kadın birkaç adım gerileyerek. "Eğer iyi hissetmezsen Harun seni hastaneye götürür." Gülümsemeye çalıştım. Götürürdü, biliyordum. Harun göz kırpıp odadan çıkarken Eylül gelip yanıma oturdu. Pelin'de çıkmıştı. Yastığa sarılarak Eylül'e doğru döndüm. Hemen yanıma oturmuştu.
"Ne konuşuyorlar?"
"Ben varken pek bir şey konuşmadılar." dedi yavaş yavaş. "Konuşmak için benim gitmemi beklediklerine eminim." Gözlerimi kapatıp hafifçe başımı oynattım. Mantıklıydı. "Naz," dedi biraz sonra. Gözlerimi araladım çünkü ses tonunda farklı bir renk sezmiştim. Meraklı bir renk.
"Hm?"
"Neden geldin?" Dudaklarımı araladım ama sonra duraksadım. Yutkundum.
"Bilmem." dedim uzun bir süre sonra. "Sanırım ona haksızlık ettim. O yüzden de..." Doğru kelime neydi? Üzmek, zor durumda bırakmak? "Yüz üstü bırakmak istemedim onu" diye tamamladım. Eylül yanıma geçip uzanırken güldü.
"Sana demiştim," dedi bir süre sonra. "Harun senin düşündüğün gibi bir şeyin peşinde olamaz." Elimi alnıma bastırırken yutkundum. Pekâlâ, abartmıştım ama bir insanın hatası başına bu kadar çok kakılmazdı ki. "Ondan özür diledin mi?"
"Buraya geldim ya!" diye inledim. Niye herkes Harun'un ayaklarına kapanmam gerektiğini düşünüyordu? Oldu olacak 'Dile benden ne dilersen, sahip.' deyip Harun'un eteğinde dolaşayım.
"Bu sayılmaz," Eylül yan dönüp kafasını eline yasladı. Yüzüne düşen bir tutam saçı geriye atarak konuştu. "Ona güzel bir yemek hazırlayabilirsin." Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum. Birincisi, bu Harun'un fikrine benziyordu. İkincisi, seminer çıkışı Poyraz, yemek fikrinin klişe olduğunu söylememiş miydi?
"Ben yemek yapmayı bilmem." diye yapıştırdım cevabı. Buzdolabımda bile sadece peynir ve zeytin vardı. Maddi olarak gücümün yetmemesi de değildi üstelik sebep. Sabahları okulda kahvaltı ediyordum, öğlenleri ise yemekhaneden yiyordum ve akşamları, barda ne bulursam onu mideye indiriyordum. Çok nadir bir şekilde evde yemek olayına girişirdim. O zamanlarda bile yaptığım tek şey peynirli spagetti oluyordu.
"Peki pikniğe ne dersin?" dedi bu kez çok daha büyük bir heyecanla. "Kordon boyunda-" Tekrar ağzımı açıp 'Yemek yapmayı bilmiyorum!' diyecek oldum ama Eylül gözlerini kocaman açıp teşebbüsümü engelledi. Bu esnada elbette kendi kendinin sözünü de kesmişti. "Ekmek arası hazırlayabilirsin gayet tabii."
Alnımı ovuşturup üfledim. Beceriksiz biri değildim, elbette sandviç yapabilirdim. Hatta eminim denesem portakallı kek de yapabilirdim ama bunlar çok şey değil miydi?... Randevuvari! Biz Harun'la randevulaşmıyorduk. Randevulaşmamalıydık! İkimizin arasında randevu ihtimali olmamalıydı. Kumaşlarımız farklıydı, hayat tarzlarımız taban tabana zıttı, dominanttık her ikimizde. Ayrıca en önemlisi, birbirimize dair bir şeyler hissettiğimizi hiç mi hiç sanmıyordum. Dişlerimin arasından soluk alıp Eylül'e döndüm.
"Buna..." Eylül'ün suratında neredeyse yalvarır bir ifade vardı ama ifadesini görmezden gelerek devam ettim. "Gerek olduğunu hiç sanmıyorum."
Başını yana eğip gözlerini devirdi. "Seni anlamak zor," dedi bir süre sonra. "Yani önce çocuğu paylıyorsun sonra da suçsuzluğuna kanaat getirip buraya kadar geliyorsun ama kabahatli olduğunu kabul edip bir özür yemeği yapmayı bile çok görüyorsun."
"Buradayım ya!" dedim bir kez daha ama bu kez sesim oldukça fazla çıkmıştı. Eylül'se çıkışımı duymamış gibi kafasını salladı olumsuz bir şekilde.
"Şu sert duvarlarını kır bir an önce." dedi bir süre sonra. "Ön yargılarından da kurtul. Aşağıdaki çocuk çok iyi biri. Kasıntı değil, eğlenceli ve tek derdi senle birlikte olmak da değil. Üstelik seni ailesi ile bile tanıştırdı."
"Sevdiğinden değil ya," diye araya girdim. "Mecbur oldu tanıştırmaya. Hem olayın bütünü ele alındığında beni sevgilisi olarak tanıştırmasaydı böyle bir yemek daveti bile olmayacaktı." Eylül yanımda doğrularak kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözlerinden ateş fışkırıyordu.
"İstese ayrıldık diye palavra da sıkardı." dedi sonra en önemli nokta orasıymış gibi.
"Sıksaydı!"
"Konu da o ya!" Anlamıyormuşum gibi omzumu dürtükledi. "Ayrıldık demedi, buraya gelmeni istedi." Hafiflemeye meyilli ancak hala deli gibi ağrıyan ve dönen başımla doğrulmaya çalıştım. Bence olan biteni anlamayan Eylül'ün ta kendisiydi.
"Ayrıldık demedi çünkü Harun oyunları seven, yalancının teki!" dedim hırsla. Ben aptal biri değildim. Eylül'ün durup durup Harun'u savunması sinirlerime dokunmaya başlamıştı doğrusu.
"Bak" dedi sonra Eylül sabrını tazeler gibi derin bir nefes alırken. "bu konular hakkında konuşmak benim haddime değil belki de ama seni anlıyorum. Zor bir hayatın olmuş." Dedi omzuma yayılan saçlarımı geriye iterek. "Hep bir savunma pozisyonunda kalmışsın. Gerektiğinde senin için kavga edecek baban ya da komşunun kızını ittiğinde seni savunacak bir annen olmamış. Kendi ebeveynin olmuşsun ama artık şu mantıkçı tarafını biraz kenara iter misin lütfen!" Yumuşak ve şefkatli başlayan tiradı kavgacı bir tavırla son bulurken anlamsız gözlerle Eylül'e baktım. Anlamadığımı fark ederek bir kez daha denedi. "Bir şey olduğunda, bir durum, kavga ya da tartışma... Hemen oturup matematik hesabına girişiyorsun. Sanki insanlarla ticari alışveriş yapar gibi iletişim kuruyorsun."
Gözlerimi kısıp sordum. "Başka nasıl iletişim kuracağım ki?"
Dudaklarını ıslattı bu kez. Bir şeyleri anlamadığım ortadaydı ama açık bir kitapta neyi okuyamıyor olabilirdim ki? "Hiç âşık oldun mu?" diye sordu sonunda. "Aptalca şeyler yapmana sebep olacak kadar uçuk kaçık hissettin mi?" Alaycı bir kahkaha fırladı dudaklarımdan. Gözlerimi devirdim bir de üstüne. Sonra ellerimi başıma götürdüm tabii. İlaçlar tesir etmeye başlamış olsa bile hala ağrıyordu başım.
"Kalbime hiç o kadar izin vermedim." dedim gururla. Hasta olduğum ortada olsa bile parmağıyla alnımı dürtüklemekten alıkoymadı kendini. Kaşlarımı çatıp ona kötü kötü baktım.
"Anla işte, Harun izin veriyor!" dedi sonra çileden çıkmış gibi. Nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilmiyordum. Tepki vermeli miydim onu da bilmiyordum çünkü Eylül neyi anlatmaya çalışıyorsa ne yazık ki ben anlamıyordum! Sonunda kız inleyerek yataktan kalkıp odada dolaşmaya başladı. "Barış hakkında benden özür dileyişini hatırlıyor musun?" diye sordu sonra pes edercesine.
"Birbirinizden hoşlandığınızı ben söylediğim için özür dilemiştim." dedim gözlerimi devirerek.
"Evet, şimdi de ben özür diliyorum." Ellerini iki yana açmış, dolabın üzerindeki Harun ve Poyraz'ın fotoğrafının yanına gitmişti. Bir eliyle Poyraz'ın yüzünü örterken diğer eliyle Harun'u işaret ediyordu. "Senden hoşlanıyor."
Sessizlik aniden odaya çökmüş gibiydi. Eylül'e bakıyor ve dediklerini anlamaya çalışıyordum. Benden hoşlanmak mı? Neden? Yani tabii, bu doğal seleksiyon. İnsan doğar, büyür ve ölür. Ve araları çeşitli duygu ve eylemlerle doldurur. Örneğin sevmek ve sevişmek. Bense... Yani şey... Ben düşünce insanıydım. Dediğim gibi, kalbimin duygu ve düşüncelerim hakkında pek söz sahibi olduğu söylenemezdi. Ayrıca matematik yapmanın bir zararı yoktu ki. Hatta olası hata ve tahribatı en aza indirgemek için yapılması gereken tam olarak da buydu. Eğer Eylül'ün dediği doğruysa şimdi oturup matematik hesabı yapmak sonra dağılan hayatları toplamaktan çok daha iyiydi.
"Yo," dedim bir süre sonra Eylül'e bakıp. "Yani," Elimle alnımı kaşırken Eylül'e gülümsemeye çalıştım. "Bu tek seferlik bir oyun. Teşekkür açısından yani. Aslına bakarsan... Gelmesem Harun sorun etmezdi."
"Elbette etmezdi" dedi tekrar yanıma oturup. "ama üzülürdü." Kaşlarımı çatıp dudaklarımı sarkıttım. Gelmeyişime üzülür müydü? Asla! Barın önündeki muamelesini hatırladım. Sinirden beni parçalayacak gibiydi. "Sinirlenirdi." Ama sonra, gelmeyi düşünüyordum ama en iyisi gelmemek, dedikten sonra nasıl kırıldığını hatırladım. Yumuşayışını ve ani yalvarışını. Yutkunup saçlarımı geriye ittim. "Sonra yüzüne bile bakmazdı."
"Bakmaz mıydı?"
"En azından bir süre." dedi hemencecik. "Tabii sonra daha beter bir noktaya evrilirdiniz; arkadaşlık."
Bir süre daha sustum. Bakıldığında arkadaşlık fena bir son durak gibi görünmüyordu. Evet, bu iyiydi. Harun'la arkadaşlık, sınırları bilmemiz açısından iyiydi. Demek ki yapılacak olan belliydi. Arkadaş olmak.
"Eh, sonuçta farklı insanlarsınız, talep görmeniz olası. Tabii seni denklemin dışında bırakıyorum. Malum, sen biraz aşktan uzaksın ama durduğun şu noktada Harun yanında sevgilisiyle yanına gelse ve arkadaşı olarak sana sevgilisini taktim etse-" Elimle hayali toz bulutu içerisindeki görselleri savuşturup Eylül'e döndüm.
"Ne yapmaya çalıştığını biliyorum!" dedim hırsla.
Göz küreleri yusyuvarlak ve yüzünde tatminkâr bir ifadeyle bana döndü. "Öyle mi?"
"Evet!" dedim üzerine basa basa. "Ama Harun'u kıskanmıyorum."
"Maksadım o değildi." Yüzündeki tatminkâr ifade giderek büyürken devam etti. "Ama anlattıklarımdan sonra aklına ilk gelen buysa..."
Harika, baş ağrım hafiflemişti ama şimdi de midem bulanıyordu! Arkadaş olacak bir de! Tüm dengelerimi alt üst etmişti. "Çıkar mısın odadan?" Hayal ettiğimden daha sert ifade etmiştim duygularımı ama utanmadım. Eylül'de alınmış görünmüyordu zaten. Hatta dudaklarındaki ince tebessüm geniş bir gülümseme biçimini almıştı.
"Son bir şey," dedi kapı kolunu indirirken. "Senle ilgili keşfettiğim yeni bir şey," Kaşlarımı kaldırıp beklemeye başladım. "Duygularınla baş edemediğinde ya gidiyorsun ya gönderiyorsun." Başımın altındaki yastığı alıp Eylül'ün kafasına hizalayarak fırlattım. Kapı açılmıştı ve Pelin kapının önündeydi. Eylül yastığın gelişini gördüğü için eğilmişti ancak Pelin o kadar şanslı değildi. Kız burnunu tutmuş acının geçmesini beklerken Harun arkadan gelmiş ve Pelin'i kenara çekmişti. Ayağa fırlayıp Pelin'in yanına gittim. Hepimiz kızın etrafında bir daire oluşturmuştuk. Pelin ise iyi olduğunu söyleyerek aramızdan ayrılmıştı.
"Gerçekten iyi mi?" diye sordum ortaya doğru. Çünkü yastığı gerçekten de sert fırlatmıştım doğrusu.
"Bana kalırsa sadece bununa denk geldi." dedi Harun tahminini ortaya koyarken. "Neyse, daha iyi misin diye sormaya geldik biz çünkü yemek hazır." Elimle ensemdeki saçları çekip kafa salladım usulca.
"Ağrı katlanabilir bir durumda." dedim yavaşça. Bu esnada Eylül resmen hayalet ayaklarıyla ortamı terk etmişti. Ne zaman gittiğini bile fark etmediğim arkadaşımın yokluğuyla gerildiğimi hissettim. Harun'a bakıp "İnelim." dedim dümdüz. Kaşlarını çattı. Bir şey yapmışım gibi bana bakıyordu. Sonunda sordu.
"Bu mesafenin sebebini öğrenebilir miyim?"
"Hangi mesafenin?"
Harun dudak büküp durumu anlatamıyormuş gibi zorlanırken bende yastığı alıp yatağına geri koydum. Tekrar kapıya yönelmiştim ki bu kez de Eylül'ün işaret ettiği fotoğrafı görüp duraksadım. Önüme düşen saçları geriye atarken dudaklarımı ıslattım usulca. Harun tam karşımdaydı ve çıkmak için beni bekliyordu. Duraksadığımı fark edince karşıma geldi. Ben konu hakkında ne hissedeceğimi şaşırmıştım ancak Harun'un konu hakkında bile fikri yoktu. Meraklı ifadesindeki safirleri gecenin karanlığında daha bir koyu görünüyorlardı. İç çekip yutkundum. "Bir şey soracağım?"
"Lütfen," dedi merakla. Kendi sorusuna cevap bulamamış olmasına rağmen benim soruma bu kadar hevesli olmasına anlam veremiyordum. Belki de bir soruya karşılık bir soru, diye düşünüyordu. Gözlerimi diktiğim yerden kaldırırken onunda önüme düşmüş saçlarıma uzandığını fark ettim. Bir adım geri kaçarken sordum.
"Sen benden mi hoşlanıyorsun?"