12. Bölüm
İzmir'in rengarenk gecesinden uzaklaşıp otoyola girince aracın penceresini açtım. Stresin bedenimde kol gezdiğini hissediyordum. Ve dahi boncuk boncuk terlemeye başlamıştım. Bu belki hastalıktandı ama bana kalırsa daha çok Harun'un ailesi ile tanışacağım içindi. Arabanın hızından olsa gerek camdan yüzümü yalayan esinti terleyen boynuma buz gibi çarparken Harun penceremi kapattı. "Daha beter hasta olacaksın."
Elimle boynumu sıvazladım. Gerçekten de buz gibi olmuştum. "Şimdi annen ve babanla tanışacağız, değil mi?"
"Dedem ve babaannemle de tanışacaksın. Ayrıca seminer günü tanıştığın amc-"
"Çetin." diye araya girdim soluksuz bir şekilde. "Çetin amcan."
"O babamdı." Uzanıp zıplattığımı bile fark etmediğim bacağıma dokundu. Yerimden sıçrayıp bacaklarımı birbirine bastırdım. "Amcamın adı Selçuk." diye devam etti usulca. Elini tekrar direksiyona yerleştirirken vücudumu saran aşırı stres sebebiyle titremeye başladım. Evet, bu durumun hastalıkla bir alakası yoktu kesinlikle. Korkudan titriyordum. Kendimi rahatlatmak için sürekli saçlarımla oynuyordum... Ancak bu da artık işe yaramıyordu; saçlarımı kaşımaktan fena halde bozmuştum. Her yerimden saç fışkırıyormuş gibi hissediyordum ve en sonunda dayanamayarak saçlarımı açtım. Henüz tokamın düğüm olmuş kısmı ile uğraşıyordum ki Harun'un arabasını yavaşlatıp ve hafiften bana doğru eğildiğini fark ettim. Gergindim ama bir an için onun o hali oldukça komik geldi. Gözlerini kısmış havayı kokluyordu; komikti. Dudaklarıma muzip bir sırıtış konmuştu ki Harun konuştu. "Bu... Portakal değil?"
Yüzümün kızardığını hissettim. Az önceki muzip gülücük de dudaklarımda donup kalmıştı doğrusu. "Efendim?" dedim şaşkınca. Ne dediğini yani konunun nereden geldiğini biliyordum ama bu beni utandırıyordu. O gece bu tavrı beni rahatsız etmişti ancak şimdi düşününce bu aslında beni utandırıyordu. Üstelik şimdi aynısını ikinci kez yapıyor; beni kokluyordu.
"Rica etsem," dedi artık arabası neredeyse kaplumbağa gibi emekliyordu. "saçlarını savurur musun?" Benden parkayla güneşlenmemi istemiş gibi baktım ona. Bakışımı yakalayarak yüzüme baktı. "Sadece, geçen gün bardayken saçların portakal kokuyordu ama bu sefer..." Havayı derin bir şekilde koklayıp tekrar denedi ama istediğini elde edememiş gibi dudaklarını büktü. "Savursana saçlarını."
İyice kızarıp sızlandım."Sen önüne dönsene." Bu sefer arabasını durdurup bana döndü. Gözleri eğlenceyle kısılmıştı.
"Kıpkırmızısın." Sesinde hissedilir ölçüde muziplik vardı. "Utandın mı?"
"Dön önüne!" Sesim despottu ama o umursamadan saçlarıma uzandı. Bir anlığına kalbim tekledi ve afalladım. Aslında yapmam gereken eline vurup onu kendimden uzaklaştırmaktı ama doğrusu... Ben donakalmıştım. Yutkunurken ona baktım; istese tuttuğu saçlarımı burnuna götürüp koklayabilirdi. Ne de olsa saçlarım oldukça uzundu ama o havaya savurmayı tercih etti. Bu hareketle çözüldüm ve başta yapmam gerekeni yapıp eline vurdum. Aleni bir şekilde gülüp önüne döndü.
"Savurmuyor musun?"
"Sürsene sen şu arabanı." dedim hınçla. Dudağını ıslatıp gülümsedi. Sokak lambasının altında sararmış gibi duran benziyle gülümsüyordu.
"Kemerini tak." dedi yüzüme bakmadan. Sesi oldukça keyifliydi.
"Kemerim zaten takılı." dedim hınçla.
"Güzel." Bana baktı ve gülümsedi. Aynalarını kontrol etti. Arkamızdaki tır bizi geçip bir hayli uzaklaşana kadar bekledi ve ben artık durmaktan sıkıldığım bir noktada gaza yüklendi. Saniyenin onda biri kadar bir zamanda 140 kilometre ile yoldaydık ama hızımızdan emin olmak için göstergeye bakmama gerek yoktu. O kısacık anda arabanın yanlarından gri dumanlar yükseldi.
Çığlık çığlığaydım. Harun'a durması için emirler yağdırırken bir anda kendimi "Motoru yaktın!" diye bağırırken buldum.Keskin bir frenle dururken öne savruldum. Gerçekten de iyi ki kemer takıyordum. Çünkü ön penceren yuvarlanıp gitmeyeyeyim diye beni nasıl tuttuğunu oldukça iyi hissetmiştim. Hızın devam etme hissi ile aracın ben artık gitmeyeceğim tartışması son bulduğunda kafamı araç başlığına serçe bıraktım. Soluk soluğaydım.
"Hmm..." Harun kemerini açıp bana doğru eğildi; havayı kokluyordu. "Evet." dedi sonunda kesin bir ifadeyle. "Bal."
Ben korkuyla titrerken Harun'un oldukça oto kontrollü bir şekilde hareket ediyor olmasına hayretle baktım. "Deli misin sen?"
"Saçlarını savursaydın bu yönt-"
"Bizi öldürüyordun az daha!" Sesim olması gerekenden kat ve kat fazlaydı. Bunun sebebi ise trafik kazalarına karşı diğer insanlardan çok daha hassas yaklaşıyor olmamdı. Hassas yaklaşıyordum çünkü kazanın ne denli korkunç bir tecrübe olduğunu ilk elden öğrenmiştim vakti zamanında. "Bizi öldürüyordun!" diye tekrar ettim hece hece.
Dediğimi fark etmiş ve yaptığı şeyin idrakına ancak varabilmiş gibi. "Üzgünüm." dedi hızla.
Burnumdan soluyarak kemerimi açtım. "Aptal!" Kendimi otoyola atıp dizlerimin üzerine eğilirken adımlarımı takip etmişti. Benden çok daha hızlı bir şekilde arabadan inip karşıma geçmişti. Öyle ki o karşıma geldiğinde ben henüz dizlerime eğilmemiştim bile.
"İyi misin?" Dizlerim titriyordu. Doğrulurken elimi göğsümü döven kalbime bastırdım; sanki elime koşuyordu kalbim. Derin bir nefesle bedenimin kontrolünü ele almaya çalıştım ancak nafileydi. Hala titriyordum.
"Naz-"
"Su var mı?" dedim usulca. Biraz sessizliğe ve dinginliğe ihtiyacım vardı ve onun özrünü kabul etmeden onu susturmanın tek yolu onu çalıştırmaktı.
"Arabada vardır." Harun Barry Allan edasıyla arabaya koşarken bir şey dikkatimi çekti. Etraf birden mavi kırmızı ışıklarla dolmuştu. Bir elim göğsüme bastırılmış halde arkamızdan yaklaşan polis arabasına döndüm. Muhteşem zamanlamaydı doğrusu. Harun elinde yarısı boş bir şişe suyla yanıma gelirken arabasından inen polise bakıp başımı salladım. Harun'la hayat macera doluydu ve sürekli sarpa sarıyordu...
"Memur bey," Harun kendinden emin bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı. Polis elindeki cezayla Harun'a yaklaşırken ben elimi ıslatmış ve boynuma bastırmıştım. Bileklerim ferahlasın diye bileklerimi de ıslatmıştım ancak su duş için gibi olduğundan etkisini görebilmek adına ellerimi sallayıp duruyordum.
"Hız sınırını aştınız." dedi adam umarsızca. Muhtemelen radara yakalanmıştık. Bu sorun değildi ama radara yakın bir yerde bunca sürat yaparken bir de polisin durduğu yoldan geçmek gerçekten de talihsizlikti. Harun sorunsuzca cezayı kabul etti. "Ehliyet ruhsatı da alayım" Harun yine sessizdi ve tahminen evrakları tam olduğu için koca bir öz güvenle evraklarını polise teslim etti. Adam evraklarını araçta oturan partnerine götürürken Harun'a olumsuz anlamda başımı salladım. Bakışlarını kaçırmadı ama onun da mutlu olmadığını görebiliyordum."Alkol var mı?" Polis'in sorusuyla ikimizde afalladık. Geri gelmişti ve evraklar elinde değildi. Diğer polise bıraktığını tahmin ediyordum.
"Hayır." dedi Harun kararlılıkla ve ben içimden ekledim, belki biraz kafein.
Polis promilmetreyi çıkartırken ben de istemsizce güldüm. Sinirim bozulmuştu resmen ancak adam sinirle bana dönünce ellerimi iki yana açıp "Buna gerek yok." dedim ama adam çok daha fazla kıllanmış bir şekilde durup sordu.
"Direksiyonda sen vardın, değil mi?" Bana bakıyordu ancak Harun'la konuşuyordu.
"Evet," Harun olan bitene hakim bir edayla beni adamın göz hizasından çekerken sus işareti yaptı. Bu polisi daha da kuşkulandırmışa benziyordu. Öyle ki aracında oturan partneri bile şüphelenmiş, aracından çıkmıştı.
"Üfle," Polis alkolmetreyi Harun'un burnuna tutarken ben de saçlarımı topladım. Kollarımı göğsümde bir ederken fark ettiğim şey artık sakinlediğimdi. Yani elbette polislerle olan durum hala gerginlik yaratıyordu ancak arabayla yaşadığımız macera kaynaklı titremem geçmiş, kalbim durulmuştu. "Alkol yok." Polis şaşkın bir biçimde alkolmetreye bakarken Harun haklı zaferinin tadıyla gülümsedi. Bu polisi daha da sinirlendirmiş gibiydi. Polis bir şey demiyor, hareket etmiyor, gitmemize de izin vermiyordu ancak başarılı bir şekilde bakışlarıyla bizi rahatsız ediyordu. Sonunda konuştuğunda ağzı bozuk bir kahve dayısı gibi ağzını bozmuştu. "Niye öyle deli dürtmüş gibi sürdün o arabayı sen?"
Deli dürtmüş derken... Kaşlarımı çatıp dudağımı ısırdım. Polis sinirlenmişti; belli ki Harun'un içkili olmasını bekliyordu çünkü arabayla yaptığı o akrobasik hareketlerin başka bir açıklaması olamazdı. Düşüncesi doğruydu. Aklı başında hiç kimse böyle tehlikeli bir biçimde saçmalamazdı. Ancak Harun normal bir adam değildi.
Neymiş? Saçlarımı savurmak içinmiş. Aptal!
"Biz biraz tartışmıştık da." diye girdim araya. Sinirliydim, hem de çok ama polis ve bizim aramızdaki gerginliğin manası yoktu. O yüzden kısa kesmek en iyisiydi. Üstelik Harun böyle afallamışken birimizin durumu kurtarması iyi olabilirdi.
"Burası şehirler arası otoban." Konuşan diğer polisti. Başından beri sessizdi ve az önceye kadar araçtan dahi inmemişti. Elindeki evrakları Harun'a uzatırken devam etti. "Kavganızı evinizde yapın." Şimdi tekrar aracındaydı ama eviniz derken kastettiğinden hoşlanmamıştım. "Kadir," Diğer polis hala Harun'la horoz dövüşüne hazırlanıyor gibi duruyordu ama belli ki araçtaki adam amiriydi ve ona seslenince bizden uzaklaşmaktan başka çaresi kalmamıştı. "Hadi,"
Harun'u kolundan tutup arabaya doğru sürüklerken fısıldıyordum. "Hadi artık gidelim." Harun adam aracına binene kadar orada öylece durmayı tercih etmesine rağmen onu arabaya doğru iteklemeyi başarmıştım. Elimdeki su şişesini ellerine döküp bileklerini ovdum. Bunu neden yaptığımdan emin değildim ancak Harun gergin görünüyordu.
"İyi misin?" Başını belli belirsiz salladı ama bunun evet mi yoksa hayır mı olduğunu anlayamadım. Elimdeki su şişesini alıp hızla ağzını kapattıktan sonra hiçbir şey söylemeden arabaya bindi. Peşi sıra onu takip ederek yanındaki yerimi aldım. Bir şey söylemeden dudaklarını ıslattı ve yolculuğun geri kalanı boyunca sessiz kalmayı tercih etti.
***
Burası gerçekten de hayal ettiğimden çok daha sadeydi. Aklımda yüksek bahçe duvarları, güvenlik kodu ile açılan kapılar ve zambak figürlerine oturtulmuş aydınlatmalar vardı. Belki birkaç mitolojik heykel... Burası daha çok bir yazlıkçı evi gibiydi. Ahşaptandı ve ne yüksek bahçe duvarları ne de güvenlikli kapısı vardı. Doğrusu, yerde bahçe cüceleri vardı. Ürkütücüydü... Pekala, ev geniş görünüyordu. Üç katlıydı ve tahminimce her katta üç oda falan olmalıydı ama öyle gözümü korkutacak kadar şaşalı olmadığını kabul etmeliydim. "Gel," Harun elini uzatınca bir an anlamsızca bir eline bir de Harun'a baktım. Bakışlarımı anlamış gibi yanıma gelip elimi yakaladı ancak konuşmama izin vermeden durumu açıkladı. "Sevgiliyiz ya hani."
Aniden gelen güncelleme ile kafa sallarken elimi kavrayan elinin ne kadar sıcak olduğunu fark ettim.
Lanet kuş! Yine oradaydı ve göğsümü yırtmak için olanca gücüyle uğraşıyordu sanki.
"Şey," Gözlerimi yere dikip dudağımı kemiriyordum. Polisler düşüncelerimi dağıtmıştı ama şimdi her şey bir kümülüs bulutu gibi omuzlarıma çökmüştü. Bunun bir tarifi yoktu. Biraz sonra hiç deneyimlemek istemediğim bir durumun ortasına düşecektim. "Bana bir dakika ver." Elimi Harun'dan kurtarıp derin bir nefes aldım. Yüzüm ellerim ardına saklanırken göğsümü yırtan serçeyi umursamamaya çalışıyordum. Arabanın kaputuna yaslanıp bir elimle göğsüme bastırdım. Diğer elimle kaputtan destek alıyordum ki Harun tam yanıma geldi ve o da kaputun boş tarafına yaslandı. İkimiz de bir süre sessiz kaldık ama sessizlik uzadıkça durum saçma bir hal alıyordu. Gerginliğimi anladığını biliyordum ancak yine de bu kadar anlayışlı olması tuhafıma gidiyordu. Derken hiçbir şey demeden kaputta geriye düştü. Kollarını başının ardına yerleştirmiş, bir dizini kırıp ayağını kaputa koyarken diğer bacağını sarkıtmıştı. Göğüs geçirirken dönüp ona baktım. "Ne yapıyorsun?"
"Seni beklerken vaktimi değerlendiriyorum." dedi dümdüz. Gözlerini direk yıldızlara dikmişti. Berrak bir geceydi, gökyüzü az ötemizdeki deniz kadar karanlık ve dahi o denli aydınlıktı. Kara bir yorgana dökülmüş yıldızlar birer ateş böceği gibi asılı kalmışlardı gökte. Ay dairesi içince bir hilali barındırıyor, karanlık geceye ışığını düşürüyordu.
"Yıldız kaydı!" Harun hızla yerinden kayarken bedenimi kendisininkiyle beraber döndürdü. Yıldızın gökten düşüp gözden kayboluşuna ucu ucuna yetiştim. Sırtım göğsüne yaslanmış haldeydi ve kokusu adeta burnumun önünde dans ediyordu.
"Dilek tuttun mu?" Kekelemiştim. Neden kekelemiştim ki?
"Evet."
Ona döndüm ama hala dip dibeydik ve ona dönmek istememdeki sebebin ondan ayrılmak olduğunu ondan ayrılamayınca anlamış olmak saçmaydı. Vay canına, bu cümle de en az durum kadar saçmaydı...
Bacaklarım arabaya değiyordu ve burnumun dibinde de Harun vardı ve içeri girip büyüklerle tanışmak şimdi Harun'la bakışmaktan çok daha kolay geliyordu. Yutkunup Harun'un eline uzandım. "Hadi, seninkilerle tanışalım."
Boştaki eliyle beni yönlendirirken tuttuğu eli ile elimi destek verircesine sıkıyor, sözünü unutmadığını gösteriyordu.
Soluğum boğazıma takılıyordu her nefeste... Bu denli büyük bir tepki vermem belki saçmaydı ancak... Mevzu sadece ana, baba da değildi. Ben... Büyüklerin, dilediklerinde ne denli gaddar birine dönüşebildiklerini biliyordum. Korkuyordum apaçık. Zar zor yutkunurken elimi sıktığımı fark ettim ancak bu Harun'un umurunda değil gibiydi. Hemen sonraydı, elimi hissettirecek ölçüde sıkıp bana döndü.
"Bunun bir oyun olduğunu biliyorsun,"
Biliyordum. İçim böylesi bir ateşle alev alev kavrulurken beni rahatlatan tek şey buydu. Evet, bu yaşananlar ödümü kopartıyordu ama iyi haber şuydu ki bunlar gerçek değildi. Başımı emme basma tulumba gibi sallarken "Evet," dedim. Heyecanlıydım. Korkuluydum. Dehşet içerisindeydim.
Harun endişeliydi. "Buraya kendi özgür iradenle geldin," Ne oluyordu? Geleyim diye çabalamış ardından beni özgür bırakmıştı. Şimdi buradaydım ve gitmemi mi istiyordu?
"Evet."
"Bak." Tuttuğu elimden beni çekiştirerek kendine çevirdi. "Bu oyunun kurallarını ben koymuyorum."
Mevzu bu muydu yani? 'Bak Naz, şimdi senden içeriden bir şeyler isterler ama gelip bana ekşime!'
"Seni bir yerlere davet edebilirler," Bu benim de aklıma gelen bir ihtimaldi ve doğrusu göze almıştım. "çifte tatiller ayarlayabilirler," Bu konu hakkında ne düşüneceğimden emin değildim. Açıkçası, Türk aile toplumunda bir aile, evli olmayan çocuklar için niçin tatil planlaması yaparlardı ki? Bu ihtimal Harun'un abartması gibi gelmişti doğrusu. "Düğün davetleri olabilir,"
"Anladım," diye girdim araya. "Davetler için seni suçlamayacağım."
Harun'un derdi bu değilmiş gibi büktü dudaklarını. Parmaklarıma kenetlenen parmaklarını bir açıp bir kaparken dudaklarından mütevelli içe göçen gamzeleri o kadar çekiciydi ki...
"Tamam ama gelecek misin?"
Neye gelecek miydim? Durumu analiz etmeye çalışırken kaşlarımı çattım. "Neye?" diye sordum en sonunda anlamayarak.
"Davetlere, düğünlere, tatillere..." Omuz silkti. Tam da şu an aklına gelmeyen milyon tane başka ihtimal varmış gibiydi.
Durdum. Bu gece buraya gelmek bir şeydi, Harun'la düğünlerde foxtrot yapmak ayrı şeydi. Ayrıca ana babasıyla tanışacağım diye girdiğim stres göz önüne alındığında davetlerde boy göstermek... İmkansıza yakın diyebilirdim. Tatil konusuna değinmiyordum bile. Yutkundum.
"Denerim."
***
Deniz önümüzde uzanıyordu, bahçe cüceleri ve çim aydınlatmalarıyla çok tatlı bir hava yakalanmıştı. Uzun, meşeden masanın üzerinde çeşit çeşit salata ve meze vardı. Holding sahibi bir ailenin çok daha başka bir imajı olur sanıyordum ama Çetin amca mangalın önünde gömlek düğmeleri açık bir şekilde oturuyor, ateşi yelliyordu. Yanındaki kamp sandalyesinde göbekli, tepesi dökülmüş, beyaz saçlı, gür bıyıklı yaşlı bir adam oturuyordu. Önündeki bel çantasına telefonunu koyarken derinden öksürdü. Biraz sonra yanlarına minyon, kumral bir kadın geldi. O da orta yaşlıydı. Elindeki tepside ters çevrilmiş mantarlar vardı. Kimse henüz gelişimizi fark etmemiş olmasına rağmen tablo karşısında ayrık otu gibi görüneceğimden emindim. Eylül ve Barış, Poyraz ve karısı olduğunu tahmin ettiğim genç ve yuvarlak hatlara sahip bir kadınla kamelyada oturup şarap yudumluyorlardı. Sertçe yutkundum. Karşılık olarak Harun elimi sıktı. Sonrasında Selçuk amca üç dört yaşlarında bir kız çocuğunun elinden tutarak evden çıktı. Omzuna sardığı aydınlatma kablolarını zapt etmek küçük kızı zapt etmekten zor görünüyordu doğrusu.
"Harun abi!" Küçük kız attığı çığlıkla bize doğru koşmaya başlayınca başladığını anladım. Herkes bize dönmüştü. Çetin amca mangalı arkasına alırken yaşlı adam da oturduğu yerden doğrulup bize dönmüştü. Mantarları yerleştiren minyon kadın heyecanla döneyim derken elini yakmış ama bu onu durdurmamıştı. Gerilen dudaklarımda olmasını umduğum şey bir gülümsemeydi ancak şu an ifademin neye benzediğinden emin değildim.
"Abisinin sütlacı!" Harun bukleleri iki yandan toplu kızı kucağına alırken elimi bırakmıştı. Bir an. Sadece bir an düştüğümü sandım. Ellerimi nereye koyacağımdan emin değildim. Kollarım iki yandan sallanıyorken ne kadar da aptal görünüyordum acaba? Sonunda hareket etmeye karar verdim. Kulaklarımın ardından firar eden saçlarımı geriye atarken kitlenmiş ifademi bozdum. Eylül ve Barış bize doğru geliyordu. Yanlarındaki kızın suratında meraklı bir ifade vardı ama Poyraz onaylamıyor gibi bakıyordu. Neden öyle bakıyordu? Bir şey mi yapmıştım?.
Derken Eylül'ün geldiğini bile fark etmeden bana sarıldığını anladım. "Çok sevindim!" Gerçekten çok sıkı sarılıyordu. Başımı kerpetenle sıkıştırıyorlarmış gibiydi. Kulaklarım uğulduyordu. Eylül benden ayrılırken Barış elini uzattı.
"Hoş geldin."
Elini sıktım ama gözlerimin önünde gri baloncuklar dolaşmaya başlamıştı. Kendimi iyi hissetmiyordum.
Belime sarıldı. Can simidi gibi... Boğulduğumu bile fark etmemiştim ama elini tuttum. Bana bakıyordu. Kucağında küçük kız vardı. Gamzeleri ortaya dökülmüştü yine ama gözleri meraklıydı. Bir şeyler olduğunu sezinlemiş gibiydi. Bara ilk geldiği günü hatırladım. Seminerde onu nasıl ittiğimi, arabasında neredeyse kriz geçirip kendimi dışarı attığım geldi aklıma ve birden şaşkınca şimdi neden ona sokulduğumu sorguladım. Onun kolları altında bu gergin ortam daha berraktı. Bedenimi ona yaslarken gülümsemeye çalıştım.
"Titreme." Dudakları kulağıma yapışıktı. Asıl bu beni titretmişti. Sonra göğsünün titrediğini gördüm. Gülüyordu. Bana mı yoksa bir başka şeye mi?
"Boynumla oynamaman karşılığında alıyorum seni kucağıma," Dedi keyifle ama dudakları hala kulağımdaydı. Ona döndüm ama çoktan küçük kıza dönmüştü. Muhatabı ben değildim kesinlikle; küçük kızla oynuyordu.
"Ama gülüyorsun," Küçük kızın konuşmalarını anlamak güçtü. İlk beş yaş, bebeklerin kendi arasında geliştirdikleri o dilden konuşuyordu ama sevimliydi. Sadece sesi biraz yüksekti. Sonra kız parmaklarıyla iki yanağından da makas alıp aşık aşık Harun'a baktı. Ardından yüzünü Harun'un boynuna sakladı ve orada kaldı. Bu esnada Harun'un eli belimdeydi ve bana bile bakmadan belimi kendine doğru çekti.
Minik serçe çırpınıyordu bir kez daha.
"Bu kadar güzel bir kız olduğundan bahsetmemiştiniz beyler," Mantar dizen kadın Çetin ve Selçuk amcayı geçerken Harun'da küçük kızı ayaklarının dibine bıraktı. Fakat kız bir kedi yavrusu gibi bu sefer de Harun'un bacağına sarılıp Harun'a bakmaya devam etti. Sallanarak nefes alırken bu sefer güldüm. Kadın ellerimden tutup beni kendine çekti. Gençti; oldukça da güzel bir kadındı. Kumral saçlarını benim saçlarımla baş edemediğim zamanlarda olduğu gibi örüp omzundan sarkıtmıştı. Önünde 'Ben Aşçının Tatlı, Tuzlu ve Lezzetlisini Severim' yazılı bir önlük takılıydı. Pürüzsüz teninde ki beyazlık kumral saçlarıyla muazzam bir hoşluk yakalamıştı. Badem biçimindeki gözleri ve geniş çerçeveli gözleriyle gerçekten çok hoş bir kadındı. İnce dudakları ve kemikli çenesinden anlamıştım. Harun'un annesiydi ama o kadar gençti ki... Kadın için en fazla otuz beş derdim ama Harun'un son sınıf öğrencisi olduğunu ve okulunu da bir sene uzattığını biliyordum.
"Haydi," Kadın beni Harun'un tek elinden kurtarırken içimi bir panik kapladı. Kadınla beraber sürükleniyordum ve ne olacağı konusunda en ufak bir fikrim yoktu doğrusu. Neyse ki Harun beni bırakmadı. Sadece serçe parmaklarımız kenetlenmişti ama yetiyordu. "Masaya geçin siz biz hemen geliyoruz."
Alnımı kaşırken dudaklarımı ıslattım. Bu esnada yaşlı adam masanın baş köşesine oturmuş, Selçuk amca kamelya ve aydınlatma direği arasına aydınlatma kablosu çekmekle meşguldü. Hemen arkamızda Barış ve Eylül, onlarında arkasında Poyraz ve karısı vardı. Minik kız Harun'a ne kadar hayran olursa olsun bir bahçe cücesine takılmış onunla oyun oynuyordu. Harun'un annesi tekrar eve girip gözden kaybolmuştu. Harun sandalyemi çekerken beyaz bıyıkları sararmış yaşlı adama baktım.
"Zeynep Hatun hala gelmedi dede." Konuşan Poyraz'dı ve girişte bana baktığı bakışından ne kadar çekinsem de şimdi oldukça sevecen görünüyordu. "Yine neler döktürüyor mutfakta?"
"Hepinizin istediğini yetiştirmek kolay mı?" Adam gülerken bel çantasından piposunu ve tabakasını çıkardı. Hiç anlamadığım bir şeyler yaparak tabakadaki farklı renklerdeki tütünleri birbirine karıştırıp doğrudan bana baktı. "Karanfil mi? Vanilya mı?"
Hangi konuda?
Dudak büküp omuz silktim belli belirsiz. "Şey," dedim ama ardından gülümseyerek önüne döndü.
"Karanfil olsun o zaman."
Hemen ardından piposuna esans şişesinden bir damla damlattı. Piposunu yakıp derin bir iç çekti. Geceye ansızın bir karanfil kokusu çökmüştü. Demek istediğini anlamıştım ancak bu biraz geç olmuştu tabii. Harun bana bakıp gülümserken ilk kez ben uzandım onun ellerine. İhtiyacım vardı. Korkmuyordum. Yazın geldiği ama henüz denize girilmediği dönemler gibi. Su soğuktu ama içinde durdukça alışıyordun. Eve, kişilere, atmosfere alışmıştım yavaş yavaş ama hala ihtiyaç duyuyordum can simidine.
Eline dokunduğumda irkildiğini hissettim ama anlık bir şeydi. Hemen geçti ve elimi tüm sıcaklığıyla kavradı. Ortada hiçbir sebep yokken gülümsedim birden. Havada güzel bir karanfil kokusu, mangal kömürünün cızırdayan hafif ateşi ve denizin gel-gitlerinin huzur verici sesi vardı. Minik kız dedesinin kucağına koşarken bahçe cücesinin düşen burnunu da getirmişti yanında. Yaşlı adam minik kızı dizine oturturken bende Harun'a döndüm. Barış ve Eylül birbirlerine dalmışlardı, Yaşlı adam ve minik kız da zavallı bahçe cücesine estetik ameliyat yapıp yapmayacaklarını konuşuyorlardı. Sedat amca aydınlatma işini halletmiş, Çetin amcanın yanına geçmişti. Poyraz ve karısı nerede olduklarını bilmediğim bir yere geçmişlerdi. Harun'a döndüm. Beni bekliyordu. Ne zamandır bana bakıyordu?
"Bir şey mi oldu?" Gözlerini üzerime düşürmüştü; nedenini merak etmiştim. Ağzını açmıyor, tek kelime etmiyordu ama sonra göz kırptı. Hızlıca ve muzip bir şekilde.
Kulağıma eğildi, "Nasıl gidiyor?"
Aradığım fırsatı vermiş gibi ona döndüm. "Bilmiyorum," diye inledim usuldan. Hem heyecanımla birlikte konuşmak istiyordum hem de fazla dikkat çekmemem gerekiyordu. "Sence nasıl gidiyor?"
"Bana kalırsa," diye fısıldadı. "Muhteşem gidiyor."
"Öyle mi? Çetin amca bir şey demedi ve Poyraz'ın da suratı asıktı geldiğimizde... Yani, belki burada olmamdan hoşnut değillerdir."
"Sanmam," Çenesiyle mangal başını gösterdi. Çetin ve Sedat amca biber ve patlıcanları közlerken Poyraz üzerinde eski bir pikabın bulunduğu tekerlekli masayı itiyor hemen arkasındaki karısı ise taş plakların arasından güzel bir tanesini seçmeye çalışıyordu. "Baksana," dedi sonra gerçekten fısıltıyla. "Herkes kendi dalgasında."
İtiraf etmek istemesem de kesinlikle haklıydı. "Yardım etmeli miyim?" dedim biraz sonra. Biz gençler böyle aylaklık ediyorduk ama Harun'un annesi sürekli girip çıkıyor, masaya bardakları diziyor, patates salatası getiriyor ve pişmiş biber ve mantarları soymak üzere mutfağa götürüyordu.
"İzin vermezler." Harun gayet rahat bir şekilde arkasına yaslanırken Harun'a döndüm.
"Neden?"
"Mutfak bir kadının mabedidir." Konuşan Poyraz'ın eşiydi. Elinde Zeki Müren'in taş plakları vardı ve henüz seçememiş gibi görünüyordu. "Mabede de öyle abdestsiz girilmez."
"Anlamadım?" Ben mi bilmiyordum bu Aile Kızı Dili ve Edebiyatını yoksa bu aile kendi dilini mi geliştirmişti?
"Senin bu mutfağa girebilmen için önce" Göz kırpıp Harun'la ikimizi gösterdi.
"Ne?" Hala anlamıyordum. Anlamamda bir kıtlık olabilir miydi?
"İşin özü güzelim," Harun bana baktı; masanın altındaki birleşmiş ellerimizi kaldırdı ve parmaklarımı tek tek ayırdı. Sonrasında yaptığı şey yüzünden göğüs kafesimdeki kuş ters takla attı sanki midemde. "Sen beni almadan onlar seni mutfağa sokmaz."
Yüzük parmağımı öpmüştü.
Kulaklarıma kadar kızarmıştım. Dudaklarımı birbirine bastırırken "Hah!" dedim şakayla karışık. "Yok daha neler?"
"Ne o?" Dedeleri masaya geri gelirken küçük kız bahçe cücesinin önüne oturmuş ona çimlerden bir tabak yemek uzatıyordu. "Yoksa bizim oğlanla gönül mü eğliyorsun güzel kızım?"
"Eee... Eh." Gözlerimi kaçırdım. Ne diyecektim ki? Sizin oğlunuzla gönül eğleyebilmek için önce gönlünü gönlüme koymam gerekir ama... Bizimkisi çok da öyle değil işte.
"Dede..." Harun gözlerini devirince bende derin bir nefes alıp tebessüm etmeye çalıştım.
"Anladık, tamam. Konuşmayız da insan ister istemez düşünüyor; kız olsa turşusunu kurardık, diye." Dedesinin ani söylemi karşısında kalakaldım ama daha duyacaklarım vardı.
"Erkek olunca farklı mı oluyor sanki Halil Bey," Bu hiç duymadığım bir başka sesti. Altmışına merdiven dayamış gibi görünen bu kadının kumral saçlarında birer inci tanesi gibi parlayan beyazlıklar hemen göze çarpıyordu. Elinde bir tepsi içinde tahinli kabak tatlısı vardı. Koca bir tabaktı. Masanın tam ortasına tabağı yerleştirirken Harun'a sert bir bakış attı. Harun'ununkine benzer mavi gözleri vardı ama kesinlikle Harun'un gözleri çok daha koyu bir maviydi. Eh, bir de kadın yarım ay şeklinde gözlükler takıyordu. "Bu haliyle tohuma kaçmadı sanki."
"Buraya beni, düğün düğün diye başımı yemeye mi çağırdınız?" Sözler asice olsa da tavır umursamazdı. Daha da umursamaz olanı tüm erkeklerin masaya çökmüş olmasıydı. Herkes tatlıya girişmiş durumdaydı. Yemeği ben gerginlikten ölüyorken mi yemişlerdi acaba? Yooo. Etleri tatlı gelmeden hemen önce dizmişlerdi ve köze düşen yağ taneleri cızırdayarak yanıyor ve geceye muazzam bir koku bırakıyordu. Peki bu adamlar neden tatlıya girişmişti? Matematik problemini tersten çözmeye çalışıyormuşum gibi hissediyordum.
"Ne var yani şurada koşuşturup kıkırdayan bir uşak olsa?" Yaşlı kadın burnunun ucundaki gözlüğü iterken Harun küçük kıza dönüp seslendi.
"Beyzoş koş, babaanne seni sevmek istiyormuş." Adının Beyza olduğunu anladığım küçük kız saçlarına dağılmış çimenlerle bahçe cücesinin elinden çekiştirmeye çalışıyor aynı zamanda da Harun'un çağrısına doğru bölünüyordu. Ne Harun'dan ne de cüceden vazgeçemiyordu. Arada kaldığı ikilem dolayısıyla ister istemez kıkırdadım.
"Aman aman ne marifet!" Yaşlı kadın da tatlısından bir çatal alırken bir Harun'a bir Poyraz'a bakıyordu. "Torun diyoruz evlatçığım.
Poyraz'dan ümitliydik ama nerede? Evleneli dört ay oluyor. İnsan bir torun haberi bekliyor canım," Zeynep babaanne çaktırmadan Poyraz'ın eşine bakınca içimde yükselen kıkırdamayı zapt etmek daha da zorlaşıyordu doğrusu. "Hani haberi olmasa da 'Biz çocuk düşünüyoruz,' falan demenizi bekliyoruz, o da yok!"
"Zeynep babaanne, ben ama çalışmak istediğimi söyledim. Siz de bana 'Çalış tabii evladım, elin oğlunun parası elin oğlunun olur. Sen kendi paranı kazan,' demediniz mi?"
"Dedim!" Kadın sert çıkınca ben sıçradım yerimden Harun'da gülüyordu. Zeynep babaanne sertçe Harun'a dönünce aniden ikimizde doğrulduk. Sanki hazır ola geçmiştik. "O yüzden ben Harun'a diyorum. Evlatcığım, ben torun istiyorum!"
Sonra kadının gözleri bana kaydı. Koluma kızgın maşa basmışlar gibi çığlık atmak istedim ama dilimi ısırıyordum. Hem de dilimi kanatacak şekilde.
"Babaanne biz torun değil miyiz?" Harun'un sonunda sabrı taşmıştı ama sözler dudaklarından kayarken gülüyordu.
"Valla benim babaanneliğimin miladı doldu evladım. Siz de torunluktan emekliye çıktınız." Durup ellerini beline koyup öne doğru eğilince gülmemek için kolumu çimdiklemek zorunda kaldım. "Karta kaçtınız siz," Kadın burnunu göğe dikerken masadaki herkes gizliden gizliye gülmeye başlamıştı. "ben tazecik bebe istiyorum!" Lafını ortaya söylemişti ama üzerine alınması gerekenler ortadaydı. Poyraz ve eşi. "Ha," Sonra masada bizim olduğumuz tarafa geçti. Şimdi gözleri tam direk Poyraz ve eşine dönüktü ama birden ellerini yavaşça benim ve Harun'un omuzlarına koydu. "bundan sonra lafım bir tek Poyraz'la Pelin'e de değil." Dedi ve sonra da omuzlarımızı sıkarak sessizliğe büründü. Ortamda komik sayılabilecek bir sessizlik vardı; omuzlarımda ise babaannenin ellerinin ağırlığının ötesinde saçma bir gerginlik.
***