18. Bölüm
Harun kahveleri hazırlarken ben de çalışma masasında projelerine bakıyordum. Güzel bir çiftlik evi projesi çizmişti. Elbette çizimlerinden pek bir şey anlamıyordum ama projenin sunum dosyasında güzel detaylar vardı. Atlar için ahırlar bile çizmişti. "Eğlenceli," diye mırıldandım kendi kendime. Yanındaki bir başka dosyada kareli defter sayfasına çizilmiş iglo ev eskizleri vardı. Güldüm. Çok amatörceydi.
"Onu lisedeyken çizmiştim." dedi elinde kahve kupasıyla. "Epey kötü." Bir an duraksadım. Bunları söylemem ne kadar mantıklıydı bilmiyorum ama o an için dudaklarımdan dökülüverdi.
"Sen, böyle dışarıdan bakıldığında egosantrik biri gibi duruyorsun, biliyor muydun?"
"Beni aydınlatır mısın?"
"Nasıl desem," Uzattığı kahveden bir yudum alırken göğüs geçirdim. "dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanan o bencil adamlardan birisin sanmıştım seni ilk gördüğümde.
Yanıma bir sandalye çekerken şakadan kaşlarını çattı.
"Hele o eve davet olayında," abartıyla açtım gözlerimi. "İstediği olmayan şımarık çocuklar gibi çıldırırsın sanıyordum."
"Fikrin ne zaman değişti?" Sorusu beni afallatırken proje tüpünden devasa iki rulo çıkardı. Ne dersem diyeyim kendimi ele verecek gibi hissediyordum. O kadar çok vardı ki ayrıca, hangisinden saymaya başlayacağımı da bilemiyordum doğrusu. "Pek değişmedi," Yalan söylemeyi iyi becerirdim; sadece bunu tercih etmezdim ama şimdi işler farklıydı. Şimdi kendimi de kandırmaya çalışıyordum. "Sadece artık kibirli olmadığını, gerektiğinde özeleştiri yapabildiğini görüyorum."
Güldü. Samimiyetsiz bir gülüştü ama aldırmadım. Harun, camekanlarını kapattığı terasına geçerken peşinden gittim. Rulolardan birini masaya sermişti ve... Küçük dilimi yutmamak için epey direnmem gerekti. Elimdeki iglo eskizlerini alıp rulodaki projenin üstüne koydu. Teknik çizimlerden pek anlamazdım ama dış tasarımının üç boyutlu ve renklendirilmiş halini görünce... Gerçekten ama, işte şimdi biraz ego kasması gerekiyordu. Dudaklarının arasından dışarı üflerken "Şimdi?" dedi. Sesinde belli belirsiz bir kendini beğenmişlik vardı. Beğenmeliydi. "Hala amatör gibi mi duruyor?"
Yakalamış gibi Harun'a baktım ama hayır. Kendini övmek için sormamıştı. Gerçekten de fikrimi merak ediyordu. Tasarıma gerçekten baktım. "İlla bir şey söylemem gerekli mi?" dedim kendimden emin olamayarak. "Çünkü bir eksik göremiyorum."
Bu sefer içtenlikle gülümsedi. "Teşekkürler." dedi rahatlamış bir ifadeyle. Ruloyu toplarken diğerini sermem için bana uzattı. "Tezin için mi?" diye sordum merakla.
Derin bir nefes alırken. "Hayır." dedi. Sustu. Kaşlarımı çattım. Susmak? Hiç Harun'un tarzı değildi.
"Bu bir-"
"Tatil köyüne benziyor." Dedim çizimlere odaklanarak.
"Rehabilitasyon merkezi aslına bakarsan." Harun'a döndüm. Beni sandalyeye oturturken omzumun üzerinden çizime uzandı. "Bu benim kişisel projem." Konuşurken zorlanıyor gibiydi. Yüzümü Harun'a çevirip başımı kaldırdım.
Dağınık saçlarından asi bir tutam alnına düşmüştü. Onu geriye itmemek için kendimle savaşırken sordum. "Ne için bir rehabilitasyon?"
Yutkundu. "Mağdur edilmiş kazazedeler."
Terasın havasının birden ağırlaştığını hissettim. Dudağımın içini ısırıyordum. "Mesela?" Trafik kazası deme, deme... Gerçekten bana acımanı istemiyorum hele de ben kendimle böylesine çetin bir mücadeleye girişmişken... Deme, Lütfen söyleme...
"Fark eder mi?" dedi bir süre sonra. "Bir insan mağdur edildiyse bunun nasıl olduğunun bir önemi yok bence."
Başımı salladım usulca. "İş kazaları gibi mi?"
"İş kazaları, trafik kazaları..." Serçe parmağımla alnımı kaşırken dudaklarımı ıslattım. Ciğerlerimi doldurup boğazımı temizledikten sonra kalkmak için hazırdım. Gerçekten de... Acıyordu bana. Eylül sinyalleri yanlış okumuş ve beni yanlış yönlendirmişti ama bunun bir önemi yoktu. Evet, canım yanıyordu ama unuturdum, ne yani. Gözlerimin yanmaya başladığını hissetsem de sesime güvenemiyordum. 'Ben artık kalkayım,' demek bu kadar zor olmamalıydı!
Bana gerçekten de büyük acıyordu!... Dudaklarım birbirine mühürlü bir halde inleyip dışarı bakarken “Sadece kaza değil." dedi usulca. Fısıldamayla devam etti. "Bir arkadaşım vardı. Babası hastaydı; atlatamadı. Arkadaşım, babasının ölümü ardından sadece altı ay sonra intihar etti."
Rahatsız edici bir sessizlik odayı doldururken “Yani depresyondaki kimseler için de bir merkez, öyle mi?" diye sordum.
"Depresyon değil sadece. Ruhani sorunlar yaşayan herkes için, engelli çocuklar için, travma sonrası stres sendromu yaşayanlar için... Bilemiyorum, kimin nasıl bir ihtiyacı varsa.
Düşüncem şu, devlet hastanelerine ihtiyaç sahibi hastaları bu merkeze yönlendirmeleri için bir yazı gönderirim ve onlar da bana isim listesi gönderir ben de hastanın ihtiyacına göre bir şeyler ayarlarım. Belki sadece tatil yapmak isterler. Neden olmasın?"
Gözlerimi kapayıp dudaklarımı birbirine bastırdım. Sakinleşmek için derin bir nefes aldım. "Neden?"
Afallayarak bana baktı. "Ne, neden?"
"Neden böyle bir tesis yapıyorsun? Bundan bir kar elde edemezsin."
"Öyle bir amacım yok zaten." Sesi derinden geliyor gibiydi. Burnunu sertçe çektikten sonra boğazını temizleyip karşımdaki sandalyeye oturdu. "Ben sadece elimden geleni yapıyorum. Hatta keşke elimden daha fazlası gelse..."
Bakışlarımı yere dikip bekledim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Nasıl hissedeceğimi bile bilmiyordum. İyi bir şey yapıp beni kırmayı nasıl becermişti, bilmiyorum! Neden kırılmıştım onu da bilmiyordum! Dilim otokontrolü ele almış gibi konuşurken kendimi de öfkeye teslim etmek istiyordum ama dilime rağmen vücudumu kontrol etmeyi başardım. Dilim zehirli davransa da bedenim sakindi. "Bana acıyorsun."
Hava kurşun gibi ağır... Diziler ne de manidardı.
Harun'un şaşakalmış ifadesine bakarken şişmiş boğazımı yumuşatmak için yutkundum. "Sana teklif sunmamın sebebi buydu; seninle aynı şeyi istememize rağmen kavga etmemizin sebebi de buydu." Gerçekten ağlamamak için kendimle debeleniyordum ama zordu. Yanağımdan süzülen ıslaklığı hissettiğimde ayağımı sitemle yere çarptım. "Hatta aile yemeğine gelmek istememin de sebebi buydu..."
"Ben... Anlamıyorum." Kapıya yönelmiş bedenimi engellemek ister gibi ayağa kalkarak kapının önüne geçti.
"Ailemi trafik kazasında kaybettim ve bunu söyler söylemez karşıma kazazede rehabilitasyon merkezinin projesini seriyorsun." Önemsiz bir şeymiş gibi yanaklarımı kuruladım. "Önümden çekilir misin lütfen?" Gri bulutların gölgesindeki lacivertlerini yüzüme dikti. Kirpikleri kaşlarına değene kadar açılmıştı.
"Ben gerçekten anlamıyorum,"
"Boş ver. Gerçekten çekilirsen, evime gideceğim."
"Bu yağmurda mı?"
"Yine mi acıdın? Eve mi bırakmak istiyorsun. Ne?"
"Pes ediyorum." Harun kapının önünden çekilip kapıyı açarken gayet sakin bir şekilde kapıya yöneldim. Tam çıkacaktım ki koluyla beni durdurup ona bakmamı sağladı. "İstiyorsan git ama yargısız infaz yaptığın son seferinde özür dilemek için evime geldiğini unutma."
O kadar yumuşak ve o usulca söylemişti ki... Fevri bir şekilde söylese karşılık vermek için duraksamazdım bile ama o kadar aklı başında davranmıştı ki...
"Ayrıca ne hata yaptığımı bile bilmiyorum."
"Yani?"
"Yani... Birisi için sadece bir defa ne yaptığımı bilmeden özür dilerim ve bu sefer senden özür dilemek için çabalamam.
En azından ne olduğunu söyle."
"Ne yaptığını bile bilmiyorsan özür dilemenin anlamı yok demektir zaten."
"Belki ortada özür dilenecek bir durum yoktur. Belki konuşarak halledilebilir."
Sessizliğimi sürdürüp yere bakarken o fısıldadı. "Orman kanunları, hayvanlar koklaşa koklaşa diyebilir. Ama biz insanlar konuşa konuşa anlaşırız." Tıkalı burnumdan nefes almaya çalışırken Harun'a döndüm. Bende fısıldadım.
"Ailemi trafik kazasında kaybettiğimi söyledim ve sen de hayatımı yakından inceleme fırsatı bulmuş bir insan olarak ne kadar zorlandığımı gördün."
"Evet..."
"Ve bana acıdığın için böyle bir şey yaptın."
"Hayır."
"Peki ya ne?"
"Anlattıklarınla fark ettim ki benim bir gücüm var; kâr amacı gütmeyen bir işletme, böyle bir tesis kurabilirim. Ve bu sayede maddi manevi köşeye sıkıştığını düşünen insanlara yardım edebilirim. Bunun nesi kötü?"
"Bana acıma kısmın!" Sesim bu kez kontrolünü kaybetmişti. Kirpiklerimin daha hızlı bir şekilde ıslanması sinirlerime dokunuyordu. Elimin tersi ile silip bir adım geriledim. "Ben sadece ailemi kaybettim, tamam mı? Çalışıyorum, okuyorum. Diğer yaşıtlarım gibi yaşayabiliyorum! Sadece ailem yok, bu yüzden bana acıma!"
"Sana acımıyorum!" Bu kez o da sesini yükseltmişti. Kapının önüne sandalye çekip oturdu. "Bak, seninle tanışmam ancak ve ancak bu projenin şansı olur, tamam mı? Ama bunun sebebi sana acımak falan değil. Senden ilham aldım."
İlham derken... Şimdi değil kedicik...
"Hayattaki dik duruşun, pes etmeyişin... Devam etmek için ilham verdi bana! Arkadaşım da devam etseydi... Toparlar mıydı? Gidecek başka bir yeri olsaydı, içinde olduğu durumlara dışarıdan bakabileceği... Yaşar mıydı? Sadece düşündüm ve yaptım. Sana acımadım Nazlı. Senden ilham aldım."
Ambale olmuştum. Beynim durmuştu sanki. "Bana acımadın mı?"
"Sana neden acıyayım?" dedi dehşetle. "Sana sadece hayran olabilirim."
Burnumu çekip birkaç adım geriledim. Bu sırada Harun odasından peçete alarak yanıma geldi. Peçetesini aldım. "Bak, konuşunca ortada bir sorun olmadığını gördün." Sesindeki kadife tını benliğimi yumuşakça sararken hafifçe salladım başımı. "Ama şunu kabul et," dedi daha sonra hızlıca. "Asla aşamadığın bir aşağılık kompleksin var."
"Nnn--"
Kekelemekten ne diyeceğimi unuttum ama bir önemi yoktu. Teşekkür mü yoksa küfür mü etmem gerektiğini bilemediğim bir andı. Tam da o anda kapı zili çaldı.
Benim ne gibi bir aşağılık kompleksim vardı acaba? Ben sadece... Her şeyi etraflıca düşünen ve belki biraz pesimist bir insandım. Her şeyin en kötüsünü düşünmek benim için mecburiyetti. Tamam, bu düşünceleri zamansız konuşuyor olabilirdim... Ama bu bir kompleks değildi. Değildi!
Harun'un peşinden hırsla giderken içimdeki yaralı aslanın yaramaz kediciğe dönüştüğünü hissettim. Bu merdivenlerden deli gibi inerken beni duraksattı. Beni kırabilecek gücü ona ne zaman vermiştim?...
"Yalnız geleceğini sanıyordum!"
Harun içeri aldığı misafirlerine söylenirken ben hala merdivenlerde şaşakalmış haldeydim. Atmosfere yayılan yabancı erkek sesi ve tatlı kadın parfümü ile irkilerek kendime geldim.
"Lojistik ve finansal destek verip veremeyeceği hakkında ilk ve son kez konuşmalıyız diye düşündüm. Yine olmaz dersen--"
"Bana bir şans ver Harun," Yumuşak ama kışkırtıcı bir kadın sesi, yabancı erkeğin sözünü keserken kulak kesildim. "baştan sona konuşuruz ve biter."
Harun'un sesli iç geçirişini duyabiliyordum. "Haberi bile olsun istemiyordum!" diye tısladı Harun. Bu tonu ilk defa duyuyordum. Ürkütücüydü. Tıkırdayan topuk sesleriyle birlikte yaklaşan ses beni kendime getirirken hafif adımlarla terasa kaçtım. Ses hala duyulabilir haldeydi. "Ayrıca bıkmadın mı sürekli bir profesyonel gibi davranıp beni iş hayatına sokmaya korkmaktan?
Korkma, yemem seni."
"Ağabey, Özge yok dedik! Özge- Misafirim var! Özge!"
"Mmmm, " Adının Özge olduğunu anladığım kadın, çenesine değen bukleli saçları ve vamp havasıyla terasa girdiğinde Harun da koşar adım peşinden gelmişti. Koruyucu bir duvar gibi kızla arama etten bir duvar örmüş ve gerçekten de beni korumak ister gibi ellerini geriye alarak beni sırtıyla elleri arasında bir çembere almıştı.
"Özge lütfen," dedi. Sesi buz gibi sertti. "Seni bu evde istemiyorum." Netliği, soğukluğu... Harun çok farklıydı. Çok çok farklı davranıyordu.
Sükût-u hayal havayı basmıştı sanki. Kısa bir sessizlik sonrası kız afallamış bir sesle “Hala mı?" diye kekeledi. Harun'un cevabı sessizlikti. Bana omzunun üzerinden yumurtalarını koruyan bir serçenin ciddiyetiyle bakarken Özge öne eğilip bu kez titrek bir sesle sordu. "Gerçekten mi?"
"Özge, evet!" Harun sert bir halde dönüp konuştuğunda irkildim. Beş dakika önce bana nasıl anlayışlı ve sabırlıysa bu kıza o kadar sabırsız ve anlayışsızdı. Ve o an anladım. Harun beni hep alttan almıştı ve biz hiç karşı karşıya kalmamıştık. Biz hep tatlı atışmıştık. "Seni hala bu evde istemiyorum!" Cümle o kadar gaddarcaydı ki, Özge adına üzüldüm. Kız bir adım gerilerken, kısık bir sesle "Tamam." dediğini duydum. Harun önümde Çin seddi gibi dikilirken kız başını yana eğip bana selam verdi ama bu bile Harun için büyük bir hamleymiş gibi beni kanatlarının altına çekmesine sebep olmuştu. Bu hareketi görüş alanımı kapatırken "Git Özge!" dedi.
"Dışarıda kıyamet kopuyor," Harun'u kolundan iterek kızın peşinden gittim ancak Harun buna izin vermedi. İlk kez beni zapt edecek kadar sert bir tutuşla beni geri çekti. "Sen karışma," Beni terasta bırakırken kızın arkasından gitti. Şaşkınlıkla kalakalmıştım. Azalan sesini hala duyabiliyordum. Ayaklarımı merdivenlere yönlendirsem de Harun'un hiç tanışmadığım bu sert tarafıyla karşı karşıya gelmekten korktum. Açılan kapı sesinden ve eve dolan yağmur seslerinden anladığım kadarıyla kızı gerçekten de evden kovmuştu. Sonunda dayanamayarak peşinden gittim. Bu sırada Harun, kapının önünde kendinden neredeyse daha uzun, kızıla çalan sarı saçlı bir adamla konuşuyordu. Adamın, yanaklarını boydan boya kesen gamzeleri, Harun'un kör kuyularının aksine gülümsemeden de ortaya çıkıyordu.
Yutkunup açık kapıdan yükselen yağmur seslerini duydum. Onca gürültünün arasından ayırt etmeye çalıştığım konuşmalardan anlaşılan, Harun'un kontrolünü kaybedecek kadar kızgın olduğuydu. Uyuşuk adımlarımla yanlarına vardığımda varlığımı hisseden adam bana hızlıca bir selam verip gülümserken Harun elimden tutup beni kendine doğru çekti. Israrcı ve korumacı Harun, hiç tanımadığım o Harun, gitmeme izin vermeyecek gibi, gitmemeden korkar gibi kanatlarının altına çekti beni bir kez daha. Beni sarmalayan o adam içimi eritirken buz gibi, ürkütücü bir sesle konuştu. "Ve Tuna," gözlerini kapatıp her bir kelimesini özenle seçiyor gibiydi. "ortaklık konusunda bu kadar ısrarcıysan ben yokum arkadaşım!"
Açık kapının önüne düşen iri yağmur taneleri ayaklarıma sıçrıyordu ve tuhaftır; az önce Özge'yi boğazlamak isteyen o adam beni sıçrayan damlalardan korumak istiyordu. Beni herkese, her şeye karşı korumak için kendini gard ediyordu sanki. Tam da o anda bir şimşek çakınca beni kollayan kollarının arasında kayboldum.
"Harun, işle özel hayatını birbirinden ayırmalısın. Özge harika bir ar-ge çalışması hazırladı. Ayrıca finans departmanı için bulunmaz bir CEO olduğunun da farkındasın."
Şimşek kalbimde çakıyordu sanki... Adının Tuna olduğunu öğrendiğim adam varlığımdan etkilenmemiş gibi sıraladıkça sıralıyordu ancak Harun arkasındaki yavru kedinin kalp atışlarını duymuş gibi koluyla beni yanına çekti. Kolunun altına alırken yeniden o tanıdığım Harun'a döndüğünü görebiliyordum.
"Bunu en başta söyledim Tuna." dedi net bir tınıyla. "Özge varsa ben yokum."
"Har-"
"Seni kırmak istemiyorum ağabey. Lütfen daha fazla konuşmayalım."
"Tamam." Çocuğun tavırları vazgeçmediğini gösteriyordu ama şimdi ısrar etmenin mantığı yoktu. Belki varlığım belki de başka bir şey şimdilik onu durdurmuştu o kadar. "Bana dosyaları ver."
"Bana kalırsa dosyaları boş ver." Harun iç geçirdi. "Önceliğin, kimlerle iş yapacağına karar vermek olsun."
Bir şimşek daha çaktı. Kolları arasında sindim. Şimdi gökyüzü gri bir çarşaf gibiydi. Ara ara çakan şimşeklerle veranda aydınlanıyordu ama bu bile Harun'un yüzüne düşen karanlığı silmiyordu.
"Özge haklı," dedi Tuna. "İş hayatında profesyonel gibi görünüyorsun ama gerçek bambaşka."
"Tuna-"
"Ver şu dosyaları da işimize bakalım!"
"Ben getireyim." dedim ve fırladım çatıya.
Arkamdan sitem dolu sesiyle “Nazlı.” Diye bağırdı ama duraksamadım. Neyi götüreceğimi bilmiyordum ama şimşekten ne kadar korkarsam korkayım Harun'un öfkesinden daha korkunç gelmiyordu. Koşar adım çatıya çıktım. İglo ev çalışmasının ilkel çizimini ve son halini proje tüpüne koydum. Rehabilitasyon merkezinin toplarken Tuna'nın dediğini hatırladım. Çizimler muhakkak ki önemliydi ama ne demişti çocuk? Dosyalar. Masa o kadar dağınıktı ki... Beyaz ve sarı bir dosyayı iki farklı yerde buldum. Kitaplığı ise masasından daha karmaşıktı ve işin kötüsü kitaplıktaki her şey toz tutmuştu. Siyah ve kırmızı iki dosya hariç. Muhtemelen yakın zamanda incelenmiş ya da çalışılmış dosyalardı. Her ikisini de yanıma alıp aşağı yöneldim. Sesler kısılmıştı. Hala konuşuyorlardı ama anlaşılan Harun ve Tuna artık kavga etmiyordu.
"Kimseye değil, sadece sana güveniyorum." dedi Harun tereddütlü bir tınıyla.
"Güven bana." dedi. Tuna kendinden emin bir sesle. Sonra merdivenlerden gelen ayak seslerine döndü. "Çok teşekkürler Nazlı." Sesi oldukça sevecendi.
"Ben," Nazlı değil, diyecektim aslında ama Harun'un keskin bakışlarını görünce kendimi tuttum. Proje tüpünü ve dosyaları uzattım. "Rica ederim." dedi usulca. Çocuk dosyaları kolunun altına ve proje tüpünü de boş omzuna atıp Harun'un koluna dokundu. "Pişman olmayacaksın." dedikten sonra açık kapıdan çıktı. Çıkmadan hemen önce bana dönüp derin çizgilerini ortaya serercesine gülümsedi. Karşılık olarak gülümsedim. Harun antrede durup bana bakarken ben olduğum yerde hala gülümsüyordum. Aniden çakan bir şimşeğe kadar gülümsüyordum... Harun şimşekten sıçrayan bedenime bakıp tepkisizce yukarı çıkınca bende onunla beraber terasa geçtim. Masayı topluyordu.
"Yanlış bir şey mi yaptım?" diye sordum usulca. Sormam hataydı. Harun bu kadar kızgınken ve muhtemel iş ortaklığını istemiyorken ben bütün çalışmalarını dosyalarıyla birlikte Tuna'ya vermiştim ama aşağı indiğimde anlaşmış gibiydiler! İç geçirdi. Bardakları topladığı tepsiyi masaya bıraktı. "Onlarla iş yapmak istemediğini anladım ama aşağı indiğimde Tuna'yla anlaşmış gibiydin?..."
Alt dudağını ıslatıp sofrayı toplama işine geri döndü. "Sizi tanıştırdığımı hatırlamıyorum." Dedi bir süre sonra yumuşak bir tonla. Merdivenleri inerken peşinden gittim.
"Sen söyledin."
"Hayır, söylemedim." dedi dümdüz. Kahvaltılıkları dolaba yerleştiriyordu.
"Direk bana söylemedin zaten. Konuşuyorken ona hitap ettin."
Bir kez daha iç geçirdi. Kahve makinesini hazırladıktan sonra bu kez bulaşıkları makineye dizmeye başladı.
"Seni çok mu kızdırdım?" Sesim amma da titrekti. Ama Harun o kadar sakindi ki. Fırtına öncesi sessizlik gibi... İnsanı korkutuyordu. "Özür dilerim." Sesimin cüretkâr çıkmasını umuyordum ama bir miyavlamadan farksızdı. Harun cevap vermeden girişin solundan aşağı inen bir merdivene yönelince öncelikle şaşırdım ardından ise onu takip ederek çok daha temiz ve düzenli bir yatak odasına geldim. Sabah geldiğimde Harun'un üzerinde olan eşofmanla tişört koyu gri çarşaflı yatağın en ucunda düzgünce katlanmış bir şekilde duruyordu. Fırtına mavisi duvarları çıplaktı ama sadelik odayı o kadar muazzam sarmalamıştı ki, duvarlardaki en küçük hareketlilik ahengi bozacak gibi geliyordu.
"Daha takip edecek misin? Banyoya gireceğim çünkü." dedi ansızın arkasına dönerek. Neredeyse ona çarpacaktım ama mesafeli takibim sayesinde bir kazaya sebebiyet vermeden durabildim. Yine de aramızda yok denecek kadar az bir mesafe vardı. Öyle ki nefesindeki kahve kokusunu duyabiliyordum.
"Ben-" diye kekeledim. Başımı yere eğince banyo kapısına yöneldi. Kolundan tuttum. Hareketim onu durdurdu ama başka bir şey yapmadı. Sonunda dayanamadım. "Özür dilerim," diye tekrar ettim. "Her ne için olduğunu bilmesem de..."
İşte bu söz onu ateşledi. Yakaladığım kolundan kuvvet alarak beni önüne, banyo kapısıyla kendi arasına, çekti. Koca bir adımla burnumun dibine kadar girmişti. Gözlerinin mavisi siyaha düşmüş, gözbebekleri ise ay gibi büyümüştü. "Bana izin vermiyorsun!" Her ne olduğunu anlamasam da az önce o kız Harun'un gizli yarasına dokunmuştu. Anlamasam da Tuna denen o çocuk bir şekilde Harun'u sakinleştirmişti. Ben ne yaptığımı bilmeden onu kızdırmıştım. Ne diyeceğimi bilemiyordum! Ama bu yakınlık... Dizlerimi titretiyordu. "Ama o sana Nazlı, diyebiliyor."
Alnı neredeyse alnıma değiyordu. Anlamamıştım. "Kim?"
"Ben sana neden Nazlı diyemiyorum?" Neredeyse isyan ediyordu. Ağzımı açtım ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Kirpiklerinin altından dudaklarıma baktığını fark edince kanın kulaklarıma hücum ettiğini hissedebiliyordum. Zar zor yutkunup
"Ona da izin vermedim ki..." diye fısıldadım.
"Sen beni sevmiyorsun, anladım. Hatta belki nefret ediyorsun!" dedi ansızın benden uzaklaşarak. "Annemin dediği gibi... Bir insan bir işi yokuşa sürüp duruyorsa o işte gönlü yoktur."
"Ne alakası var?"
"Sana arkadaşça davrandım, senle flört ettim, sana dostluk için kollarımı açtım. Sana-" Derin bir nefes alıp sertçe yatağa oturdu. " Sana içimi açtım ama az önceki samimi gülüşünü hiçbir zaman zaman görmedim. Sen bana hiç o kadar içten gülmedin Nazlı-"
"Adım Naz," diye kestim gayri ihtiyari. Beklediğini duymuş gibi baktı gözlerime. Çanakkale'de havada çarpışan iki kurşun gibi çarpıştı bakışlarımız. "Özür dilerim!" diye atıldım ama sanki Harun tüm gemileri yakmıştı.
"Dileme!" Ayağa kalktı. Varlığımı umursamadan tişörtünü vücudundan sıyırdı. "Samimiyetime inanmıyorsun ki."
Ben banyo kapısından ayrılmamış olmama rağmen önüme kadar geldi. Yüzüme bakmıyordu ama kolumdan çekip kapıyı açtı. "Samimiyetine inanıyorum."
"Bu söylediğine inanmadığım için beni affet." Tişörtünü kirli sepetine atıp fiş fırçasına uzandı. Belki mantıksızcaydı ama onu bu kadar kırmış olmaya dayanamadım. Aklıma ilk gelen şeydi; saçmaydı. Onunla sevgilicilik oyunu oynamak kadar saçma... Ama dayanamadım! "Şirketinde staj teklifini kabul ediyorum." dedim. "Senin şartlarınla."
Elinde diş fırçası ile karşıma dikildi. "Hayır," dedi beni şaşırtarak. "Bu kez ben kabul etmiyorum. Çünkü artık ben senin samimiyetine güvenmiyorum."
"Nasıl yani?"
"Eğer yanımda çalışacaksan bu sefer ben sana ayak uyduruyorum." Gök gürültüsüyle kesildi sözleri. Bodrum katta olduğu için bu kez patlayan bir ışık görmemiştim. Ani gelen gürültü beni yerimde hoplatmıştı ama ellerimi buz gibi terleten ve beni ürperten gök gürültüsü değil Harun'un sözleriydi. "İstediğin gibi olsun," dedi kapıyı üzerime kapatmadan önce. "Bunu bir iş anlaşması gibi görelim. Sen benim sevgilim ol ve bende seni şirkete aldırayım, Naz."
Ve kapıyı kapadı. O an. O saçma an itiraz etmek istedim! Naz değil, Nazlı diye düzeltmek istedim.