15. Bölüm
Anayasa hukukundan çıkarken kafam dün gece olduğundan çok daha karmaşıktı. Dün bir şeyler olmuştu; daha öncesinde tanışmadığım bir duyguyla çarpışıp afallamıştım. Hislerim de karman çormandı. Mutlu muydum? Mutsuz? Korkmuş? Yoksa daha mı cesur hissediyordum?
Sanki Harun deneysel çalışan bir aşçıydı ve tüm duygularımı jülyen kesip tavada kavuruyordu! Belki de hislerimin tarifi tam da buydu, bilemiyordum.
Dağınık saçlarım hadsizce sırayı süpürürken hocanın söylediği her şeyi kaydettiğim ancak bir yudum anlamadığım defterimi toplamaya başladım. Eylül'e yandan bir bakış attım. Ders boyunca defterime 'Seninle konuşmam gerek!' yazıp durmuştu. Ve tabi bir de bir sürü ünlem işareti koymuştu. Damağımı emip çantamın fermuarını çektim. Eylül konuşmak için can attığından yıldırım hızıyla eşyalarını topluyordu. Herkes amfiden çıkınca Eylül çığlık atıp kahkahayla yerine oturdu. Sarı saçlarını hızla arkaya atıp mümkün olmasıyla beni şaşırtan geniş gülümsemesine baktım. Tanrı'm... Yüzünün üçte ikisini gülümseyen açık ağzı oluşturuyordu.
"Otur," Güçlü emir kipine rağmen sesindeki o hülyalı ton beni endişelendiriyordu.
"İyi misin?"
Kahkahayla geriye gidip tekrar önüne düştü. "Harikayım!" diye cıvıldadı. "Beynim patlıyor sanki! Mutluyum, korkuyorum ancak çok cesur hissediyorum." Kolumu yakalayıp yüzümü yüzüne yaklaştırırken gözleri parlıyordu. Hatta sanki gözlerine jöle dökülmüş gibi ışıldıyordu. "Aç bir kartalın önünde duran tavşanı düşün! Ya kaçar ya korkudan bayılır, değil mi?"
Doğal seleksiyonun bayılmak olduğunu sanmıyordum ancak metaforik anlatımından anladığım kadarıyla tavşan üzerinden bana bir şey anlatacaktı. Başımı belli belirsiz sallarken bunu yapmamın gereksiz olduğunu anladım. Eylül beni görmüyordu. Duymuyordu da. Onun şu an tek yaptığı anlatmaktı. Her ne olduysa. "Tavşan gibi hissediyorum! Bayılanından değil. Kaçanından da!"
"Eylül!" Kolumu ondan çekip kurtardım. Bu onu gerçekliğe çarparken yüzümdeki ifadeyi görüp aralık dudaklarını birbirine bastırdı.
"Heyecanım için üzgünüm!" Sesi çok tiz ve yüksekti ama yine de pişman görünmüyordu. "Sadece çok..." Tek kaşımı kaldırıp onu bekledim ama tekrar havalanmış gibiydi. "Çok!..." Dedi sonra tekrar ve dudaklarını ıslatıp kıkırdadı.
"Eylül, ne oldu?"
Dudaklarını ıslatıp göğsünü havayla doldurunca bu kez gerçekten bir şeyler anlatacağını anladım. Saçlarını geriye itip bana yaklaştı. "Dün yemekten döndüğümüz saat epey geçti, biliyorsun."
Dün geceyi mi soruyordu bana? Unutulacak cinsten bir final değildi.
"Evet,"
"Ben yurttan izin almamıştım ve tabii yurda giriş saatini de kaçırdım dolayısıyla."
"Keşke bana gelseydin." dedim hemencecik. Ne de olsa gece uyumam hayli zaman almıştı. Eylül sözlerime karşılık başını salladı; gülüyordu da aynı zamanda. "Barış'ta kaldım." Söylememesi gereken bir şeyi söylemiş gibi ellerini ağzına kapadı fakat kahkahasını duyabiliyordum. Boğulma hissi etrafımı sarmış gibi titredim.
"Bir şey yapmadı umarım."
"Öptü!" Çığlıkları kulağımı yırtarken biraz geri kaçtım. Gerçekten de çok sesli gülüyordu. "Bir sürü başka şey de oldu tabii ama öptü! İnanabiliyor musun?"
Coşkusuna katılmak kolaydı. Onun adına seviniyordum çünkü Barış'a olan ilgisi aleniydi ama ne bileyim... Fazla hızlı olmamış mıydı bu öpücük işi?
Kendini koklatana da bak hele, dedi iç sesim. Karşılık olarak titredim.
"Beraber uyuduk." diye devam ederken Eylül mırıldanmaya devam eden iç sesime kulak tıkamak amacıyla Eylül'e katıldım. Coşkusu her yerdeydi ve coşkusuna sarılmak bir çarşafa dolanmak gibiydi. Onu öptüğüne inanırdım, beraber uyuduklarına ve şarap içtiklerine... Beraber film izleme fiili romantik bir gece için güzel bir alternatife benziyordu. Peki biz ne yapmıştık? Koklaşmıştık.
Öpüşmek mi isterdin, diye sordu iç sesim.
Dişlerimi sıkıp Eylül'e odaklanmaya çalıştım.
"Sanırım sevgiliyiz. Yani, bu işler lisedeki gibi yürümüyor, onu fark ettim ama öpüştük, bence bu 'Benimle çıkar mısın?' sorusundan çok daha samimi bir sevgili olma yolu. Sence de öyle değil mi?"
Başımı yana eğdim. Lisede yabaniydim, kimse bana yaklaşıp 'Benimle çıkar mısın,' sorusunu sorma cüretini bulamamıştı kendinde. Doğrusu bende hayatımın herhangi bir evresinde sevgilim olsun diye bir arzu duyumsamamıştım içimde.
Emin misin?
İç sesim bugün gereksiz bir gevezelik peşindeydi ama onu umursamayacaktım. "Seni öptüyse başka bir veriye ihtiyacın yok bence." dedim. Eylül kıpır kıpır bir şekilde yerinden kalkarken gülmekten kasılan dudaklarını birbirine bastırmaya çalışıyordu. "Sevgilisiniz."
"Bence de!"
Çığlığıyla birlikte geri kaçıp sınıfın kapısına yöneldim. Çocuksu bir haylazlıkla peşimden koşup sırtıma çarptı. Koluma girerken sevgilisine mesaj atmakla meşguldü. Barış aramızın beşinci dakikasında yanımıza damlayınca artık çiftin yanındaki sap olduğuma kesin kanaat getirmiştim. Kesinlikle sevgililerdi. Elleri masanın altında birleşmiş haldeydi; birbirlerine bakıp gülümsüyorlardı ve masadaki hazır kurabiyeleri birbirlerine yediriyorlardı.
Cicim ayları gerçekten de utanç vericiydi. Öyle ki sandalyemde çöküp onlar adına utanmanın zevkini tadıyordum. Dışarıdan kendilerini görseler acaba bu kadar çok cilveleşirler miydi?
"Ve beklenen oldu ha?" Sesin geldiği yöne doğru döndüm. Harun elinde kahve dolu bardakları taşıdığı tepsiyle masamıza doğru geliyordu. Bedenimde olduğunu bile bilmediğim bir dürtüyle sarsıldım. Sıcak, bacaklarımdan kasıklarıma, boynumdan kulaklarıma tırmanıyordu. Dengemi kaybetmiş gibi oturduğum yerde sallandım. Olduğundan çok kırpıştırdım gözlerimi ama öyle göz süzmek gibi değil. Görsellere odaklanamıyormuşum gibi her şey bulanıktı. Sadece bir saniye kadar dünya saçma bir şekilde sallandı ama ben yutkununca her şey yerli yerine oturmuştu. "Mutlu oldum adınıza." Harun her birimize kahveleri uzatırken Eylül ve Barış utanmış gibi birbirlerinden ayrıldılar. Gözlerimi kısarak onlara meydan okudum. Ben varken de biraz utanamazlar mıydı yani?
Barış kahvesini dudaklarına götürdü; Eylül ise şeker açarken ki vaktini teşekkür etmek için kullanmıştı. Dudaklarımı ıslatıp yana düşen saçlarımı kulağımın ardına ittim. Bu esnada bardağıma uzanmadığım için Harun ortadaki bardağı alıp önüme koydu.
Yüzüne bakmak çok zordu. Güçlükle yutkundum. Hadi, dedim kendi kendime. Bir şey olmamıştı ki! Sadece... Sen bir soru sormuştun ve o da cevabını vermişti. Kendimi çok rezil hissediyordum... Kaburgalarım birbirine batıyormuş gibi, nefes almak öylesine zor geliyordu tam da şimdi.
Utanç verici bir özelliğim vardı. Ergen kitaplarına bayılırdım; okumak için sessiz sakin, kimsenin bulamayacağı köşeler bulur ve bir gecede okurdum ama sonra tüm o romantik saçmalıklara gülerdim. Ahmakça bulurdum ve eğer dün yaşadıklarımı okumuş olsaydım bugün hala gülüyor olurdum.
Fakat ben gülmüyordum. O ergen karakterlerin aşk acısı çekerken yahut aşkı keşfederken betimledikleri o an; kaburgalarım birbirine batıyordu ve nefes alamıyordum. Tanrı'm onu özlüyordum... Yani öylesi anların gerçek olduğunu keşfetmek... Bu deli saçmasıydı. Ona aşık değildim. Saçlarımı savurarak Harun'a döndüm. Barış ve Eylül ballı güllü ilk dönemlerine daldıklarından bizi fark edecek halde değillerdi ama Harun fark etti. Bu ani tavrım Harun'da şok etkisi yaratmış olmalıydı ki tuttuğu bardağı ani bir refleksle sallandı. Donakaldım. Bugün blazer ceketini giymemişti ancak onu etkileyici kılan başka bir görünümün içindeydi. Asker yeşili lacoste bir Paris Polo giymişti. Sürekli gördüğüm siyah kotu üzerindeydi ama bu sefer saçlarındaki özenli dağınıklık kalbimi sıkıştırmıştı. Her zaman böylesi güzel miydi yoksa ben mi gözden kaçırmıştım. Belki de bugün başka bir şey yapmıştı. "Traş mı oldun sen?"
Kocaman mavi gözlerini bilye gibi açtı. Kirpikleri kaşlarını okşuyordu. Ansızın gülünce gamzeleri içine kaçtı. Köpek dişleri diğerlerinden daha mı uzundu? Peki bunu niye fark ediyordum. Detaylar beni yoruyordu ve detayları fark etmek de öyle. Sinirlenerek kahveye sığındım.
"Her gün traş oluyorum." Gülüyordu. Neden gülüyordu. Komik bir şey söylememiştim ki! Neydi peki ondaki bu değişiklik? Manikür mü yaptırmıştı? Kimi erkekler el ve ayak bakımına dikkat ederdi. Harun'da öyle bir taraf vardı. Bakımlıydı. Ellerine baktım. Bakımlı duruyordu ama manikürlü gibi değildi. Beni ona çeken... Yeni bir tarafı vardı sanki. Yeni bir... "Yakınlıktan şikayetçi değilim ancak ne aradığını söylersen yardımcı olabilirim."
"Ne?"
Güldü. "Bilim ödevine bakar gibi inceliyorsun beni."
Siktir! Neredeyse çocuğun dibindeydim. Utançla geriye yaslanırken kafamı salladım. "Önemli bir şey değil."
Önce gözlerini kısıp beni bekledi ancak yapacağım tek eylemin eylemsizlik olduğunu fark edince bu sefer de göz kırpıp başını yana eğdi. Hareketiyle birlikte tükürüğüm boğazıma kaçtı. Öksürük nöbetlerimle birlikte yumruğumla kursağımı dövmeye başladım yumuşakça. Eylül ve Barış merakla ne olduğunu görmek için bana döndüler. Harun'sa sarsılan omuzlarımdan tutup endişeyle beni izledi. İyiydim aslında. Sadece tükürüğüm boğazıma kaçmıştı. Neden kaçmıştı ki?... Gözlerim yaşarırken öksürük tufanım da kesildi.
"İyi misin?"
Kendi tükürüğümde boğulacak kadar sakarlaştım, sana bakarken kaburgalarım birbirine geçiyor ve anlamlandırmakta zorlandığım bir girdabın çekimine yakalandım. Hayır, iyi değilim. Dehşet içindeyim!... "Harikayım."
Harun kaşlarını kaldırıp sandalyesinde geriye yaslanırken saçlarımı karıştırıp dudaklarımı birbirine bastırdım. Aklım karman çormandı ve bu beni geriyordu. Onun yanında olmak; varlığının beni sersemletmesi... Sakarlaşmam... Bu durum beni açıklayamayacağım ölçüde korkutuyordu. Alnımı kaşıyıp yavaşça yerimden kalktım. Herkes dönüp hareketime baktı ama elbette taze çiftin önceliği ben değildim. Harun hareketimi taklit ederek karşımda doğrulduğunda havalanan kalbime lanet ettim.
"Nereye?"
Bahanem hazırdı. "Kütüphaneye." Çantamı boynuma asarken devam ettim. "Cicero ve Roma Hukuku ile alakadar yazılı bir ödev hazırlamamız gerekiyor."
"Evet," Eylül dehşetle ayağa fırlarken ben de korkarak birkaç adım geriledim. Arkamdaki sandalye oturan öğrencileri unutmam kesinlikle sakarlığımın aklımı geçip eylemlerime sirayet ettiğinin lanet bir göstergesiydi ve şayet Harun kolumdan tutup arkaya devrilmemi engellemeseydi rezillik çıkabilirdi. "O ödev vardı, değil mi?"
Kolumu Harun'dan kurtarıp gülümsedim. Elini indirirken bana kuşkuyla bakıyordu. Eylül'se çantasını toparlanmaya koyulmuştu. "İyiyim ben," diye fısıldadım Harun bakmayı sürdürünce. Kantin yoluna çıkıp hafiften yol almaya koyuldum. Eylül sevgilisiyle akademik kariyeri arasında esaslı bir bocalamaya girişmişti. Onu bırakmaya dostluğum elvermiyordu kalmaya ise garip bir şekilde kalbim. Oysa Harun, ipleri kalbimin elinde, tasmalanmış bir köpek gibi peşimden geliyordu. Ne çirkin bir ifadeydi bu! Harun köpek değildi! Öte yandan... O gelmese peşine ben takılacaktım sanki. Ya köpek olan bensem!
Ondaki bu farklılık neydi?!
"Kişisel alanını ihlal ediyorsun."
Kafamı kaldırıp ona baktım. Gerçekten de öyleydi! O bana bu kadar yaklaşsa kıyametleri kopartacak olan ben, çocuğun burnunun dibindeydim! Üstelik... Durup dururken peşimden gelmesine söylenmemiş, bir de dibine kadar sokuluvermiştim.
"Sen bir şey mi yaptın?"
Savunmaya geçti. Ellerini havaya kaldırırken önüme geçip geri geri yürümeye başladı. Yüzünde gayet ciddi ve kendinden emin bir ifade vardı. "Dünden sonra ne zaman olur, diye bekliyordum zaten. Haydi başla! Nereden vurmak istersin kahpeye?"
Kaşlarımı çattım. Başımı yana eğip dediğini anlamaya çalıştım ama manasızdı.
"Konu o değil." Şaşkınlık yüzüne bir kova su gibi dökülüvermişti. Yüzünde aynı anda hem şaşkınlığın hem de heyecanın bir gölgesi vardı. "Tamam," Bileğimden yakalayıp beni bir ağacın ardına itti. Kızıp bağırmalıydım, değil mi?
Lisede yabaniydim, kimse bana yaklaşıp 'Benimle çıkar mısın,' sorusunu sorma cüretini bulamamıştı kendinde.
Belki de artık yaban çiçeği gibi davranmamalıydım. Yılkı atı değil de ev kedisi olmalıydım. Tırnaklarımı geçirmek yerine tüylü patilerimi sevdirmeliydim. Eylül'ün boynuna gömülen Barış'ı gördüm. Eylül'ün sol profilinde huzur ve arzunun müthiş karışımını görüp özlemle iç çektim. Biri tarafından böylesi bir sevgiye maruz bırakılmak insanı nasıl mutlu ediyordu kim bilir?
Harun beni sever miydi? Ya içimdeki bu tuhaf hissin adı neydi? Sevgi mi? Ya değilse? Ya onu da kendimi de kandırıyorsam? Ya acıtırsam? Ya beni acıtırsa?...
"Konu ne?"
Sırtım ağacın gövdesine yapışmış halde Harun'a baktım. "Hm?"
"Konu dün gece değilse ne?"
"Dün gece..." Mırıldanmıştım. Gözlerim çimlere odaklı yutkundum. Bakışlarımı Harun'a çevirip bir kez daha yutkundum. "Konuşmalıyız, değil mi?" Gözlerimi kapatıp benliğime işleyen değişimi çözmeye çalıştım. Ufacık bir şeydi ama... Aklımı başımdan çekip alıyordu.
Neydi bu?!.
"Nazlı,"
"Naz." Dedim hızlıca ve sonra fark ettim. Elimi havaya kaldırıp iç çektim. Bir kez daha kokladım havayı. Sonra parmak uçlarımda yükseldim ve başımı ona doğru ittim. Gözlerim hala kapalıydı ama aradığımı bulmuştum. Fark kokusuydu! Babam gibi ya da traş losyonu kokmuyordu. Yani traş losyonu kokuyordu elbette ama parfümünü değiştirmişti. Çok yoğun değildi. Hatta çok hafifti. Öyle ki Harun'un teninin kokusunu duyabiliyordum... Beni içine çekiyordu sanki. Yutkunup bir kez daha kokladım.
Elleri belimi kavradı ve bedenini bedenime yasladı. Gözlerimi açtım ama onunkiler kapalıydı. Kalbim göğsümü evire çevire dövüyordu. Korku, birlik askerlerine bedenimi zapt ettirmişti ve ilk defa bedenimin arzu taburu ellerinde silahlarla karşı taarruza geçmişti.
Çırpınıp kaçmak istemedim. İstediğim..
Sertçe yutkunurken titrek parmaklarımla önce omuzlarını kavradım sonra üzerime kapanmakta olan dudaklarına parmaklarımı yasladım. İstiyordum aslında. Çok istiyordum ama durdurdum onu.
İstiyordum ama çok korkuyordum! Bir şey yapacağından değil... Sadece geçmişin izlerinin esip küllerini bu günüme taşımasından korkuyordum.
Çünkü galiba ona rağmen bu adamı seviyordum... Dudaklarımı ıslatırken hareketimle duran adamı izledim. Belimi tutan parmakları hala çok sıkıydı. Gözlerinde benim içimde yanan arzuya benzer bir alevin dans ettiğini gördüm.
'Senden Hoşlanmıyorum.' Sesi zihnimde yankılanırken içimde, zihnimde dans etmeye başlayan çelişkiler yüzünden dudağımı ısırdım. Öte yandan... Kendimi itiraf etmekten alıkoyamadığım bir sürü düşünce aktı içimden.
Özür dilerim... Sen beni öperken o geceyi hatırlarsam, diye korktum. Korktum... O gece korkudan ağlayamayan küçük kız bugün tırnaklarını çıkarır da gamzelerini pençeler diye korktum. Sever, diye korktum öpücüğünü. Sen sevmezsen, diye korktum. Korktum. Çok korktum...
Ellerini belimden çekip dudaklarındaki ellerime götürdü. Ellerimi indirirken yüzünden ne hissettiği anlaşılmıyordu. Dudaklarını ıslattı. Şimdi kaşları da çatıktı. Kızmış mıydı?
"Güzel kokuyorsun." dedim bir müddet sonra. Bir şey dememi bekliyordu ve ben bu işlerde iyi değildim. "Ne bu?"
Kahkahası karşı fakülteden duyulabilirdi. Kıpkırmızı kesildim. Bu işlerin kadını değildim. Kaşlarımı çatıp beni alaya alan çocuğa baktım. Gözlerim sinirden dolmuştu. Ne var yani doğru kelimeleri bulamıyorsam? Bu o hisleri yaşamadığım anlamına mı gelirdi sanki? O hissetmezken bile benimle o kadar iyi flört ediyordu ki bir de ben denemek istemiştim. Ama olmuyordu. Allah'ın herkese lütfettiği o işve bende yoktu. Seksi değildim. Güzel? Basit zevklerin varsa işte o kız bendim ama genel de ilk tercih edilen olmazdım. Agresif bir yapım vardı. Duygularım kendileri dile gelirse ancak o zaman var olabilirlerdi. Ben tam bir kapalı kutuydum. Beni neden sevecekti ki?! Sürekli tırmıklamaya hazır, agresif bir yavru kedi gibi... Kimse ilişkisinde bir vaşak istemezdi!
Dudağımın içini ısırıp kısık gözlerimle Harun'u izledim. Yüzünde eğlenen bir ifade ve coşkulu bir tavır vardı ama beş dakika boyunca bu salak bakışma devam edince omzumdan kayan çantamı düzeltip yoluma devam ettim. Peşimden koşup geldi ama burnumdan soluyordum doğrusu.
"Ne oldu şimdi?"
Omuz silktim. Ne diyecektim? Şu saçma durumun bir izahı var mıydı sanki? Ben bile ne yapmaya çalıştığımı anlamamışken Harun'a neyi açıklayacaktım? "Bir şey olmadı." dedim dümdüz.
"O zaman neden kaçı-"
"Kaçmıyorum," diye kestim sözünü. "Bir sürü ödevim var ve tabii işim de. Ödevlerimi erken bitirmek istiyorum bu yüzden."
"Bak eğer konu dün geceyle ilgiliyse-" Bu kez ona döndüm ama o kadar ani dönmüştüm ki bana çarparak durdu. Hızla üstümü başımı düzeltirken "Ne olmuş dün geceye?" dedim. Lanet gözlerim dolu doluydu. Neden diye sormak istemiyordum artık kendime. Bu soruları ne zaman sorsam çarpıcı bir gerçek canıma kast ediyordu.
Afallayıp kekeledi. Derin bir nefes alıp duygusuzca sıraladım olanları. "Sizinkilerle yemek yedik, muhabbet ettik sonra evlere dağıldık."
Bu onu daha da afallatmıştı. Küçük bir adım gerilerken çenesini sıvazladı. "Hepsi bu mu?"
Dudağımın içini ısırıyordum ve aniden ağzıma gelen metal tatla irkildim. "Ah doğru," dedim hemen sonra. Rahatlar gibi oldu. Taa ki konuşmaya tekrar başlayana kadar. "Bir de şu bebek meselesi var." Gülmeye gayret ederken devam ettim. "Bu arada Erdem ismini sevdim, sarıyı da. Bana uy-"
"Parfümü değiştirmedim." dedi aniden. Kalbim takla atmıştı. Hep böyle yapıyordu. Lanet olsun! Konuları yöneten hep oydu. Belki zaman zaman onu kandırmama izin veriyordu ama hepsi buydu. "Sadece duş aldım."
"İyi." dedim sertçe. Neden serttim? Neden yumuşayamıyordum? Neden içimi kemiren duyguyu onunla paylaşamıyordum? Paylaşmaya korkuyordum...
"İyi?"
"İyi." dedim tekrar ve o benden bir açıklama beklerken gözlerim dolu dolu bir şekilde yoluma devam ettim. O benden hoşlanmıyorsa, tamam. Denklem kurulmuş demekti. Her şeyin sınırları çekilmişti. Burnumu sertçe çektim ve şişmiş bir ceset gibi su yüzüne çıkan duygularımın içine taş doldurup dibe ittim. Henüz çok uzaklaşmamıştım ki beynimde yanan bir ampulle Harun'a döndüm. Hala meraklı gözlerle arkamdan bana bakıyordu. "Şirketinizde staj istiyorum." Çenem dik, bakışlarım keskindi. Gözlerim dolu olsa da sesim o kadar gür ve kendinden emindi ki onu afallatmıştım. "Beş yıl boyunca."
"Anlamadım?"
Onu gerçekten şaşırtmıştım. Dudaklarımı ıslattım. "Yoruldum. Seninle savaşmayacağım." dediğim anda kaşları çatıktı ama beliren gamzelerine bakılırsa gülümsemesini saklamaya çalışıyordu. "Akıntına kapılacağım ama çalışmaya ihtiyacım var."
"Sana şirkette iş ayarlayabilirim." dedi biraz memnun biraz afallamış.
"İş istemiyorum." dedim dümdüz. "Mezun olduğumda elimde beş yıllık bir tecrübe olsun istiyorum ve evimin kirası ve okul harçlığım kadar burs."
Ne diyeceğini bilemeyecek kadar dumura uğramıştı. Gülümsedim. "Sana açık çek." dedim boğazıma oturan yumruya meydan okuyarak. "Beş yıl boyunca seninim. Ne istersen o."