20. Bölüm

1522 Words
20. Bölüm - Harun - Sabah her şeyin yolunda olup olmadığından emin olmak için Nazlı'yı arayacaktım ki Nazlı şaşırtıcı bir şekilde benden erken davranıp mesaj attı. "Dersim saat 10.00'da. -Naz" Güldüm. İsyankâr bir şekilde kendi kendime mırıldandım. "Naz değil, Nazlı." Bana hala kızgındı ama vicdanen çok rahattım. Bu anlaşma işini en baştan istemeyen bendim ısrarla beni kışkırtan, bu düzenbazlığı isteyen oydu. Beni suçlu hissettirmesine izin vermeyecektim. Hızlı bir duşun ardından arabaya atlarken attığı diğer mesajlara baktım. "Kulunuz hazır beyzadem. -Naz" İflah olmuyordu. Asla. Burun kemerimi sıkıp yola çıktım. Oyun içinde oyun oynatacaktı bana ama ben hırslı adamdım. Hala bunu kavrayamamış olmasına şaşıyordum doğrusu! Sınırlarımı zorlamak istiyorsa... Pişman olacaktı. "Geliyorum bir tanem. -Harun" Mesaj gidip mavi tik olunca önce bir şeyler yazdı sonra silip biraz bekledi. Tekrar yazmaya başlamıştı ki telefonum çaldı. "Siktir!" dedim iç çekerek. Bu kadar hızlı fark edeceğini ummamıştım doğrusu. "Ağabey," "Senin ben o aklına sıçayım Harun!" Poyraz'ın öfkesini telefondan bile hissedebiliyordum. Ne söylersem söyleyeyim sakinleşmeyecekti. O yüzden hiç durumu kurtarmaya çalışmadım. An itibariyle en iyi savunma itiraftı. "Ağabey sadece burs verdim; staj ayarladım." "Ne diyorsun oğlum sen?" dedi öfkeyle. "Kime staj ayarladın?" Kaşlarımı çattım. O neden bahsediyordu asıl? "Ağabey sen neden bahsediyorsun?" "Asıl sen neyden bahsediyorsun? Başka ne bok yedin?" İç çektim. "Bir öğrenciye burs verdim." dedim sıradan bir şeyden bahseder gibi. "Staj ayarladım." Belli ki Nazlı olayını henüz bilmiyordu ve ben salak gibi resmen kendi kendimi ispiyonlamıştım. "Lan deli misin sen?" Sözleri aferin, der gibi olsa da sesi resmen beni dövmek istiyor gibiydi. "Ben sana niye burs verdin diye kızayım!" dedi hemen sonra. Derin bir nefes alıp devam etti. "Sabah sabah sinirlerimi nasıl zıplattın, haberin var mı senin?" "Ağabey, ne olduğunu anlatacak mısın artık? Ahizeden bir yutkunma sesi yükseldi. Muhtemelen kahve içiyordu. Konuşmasını beklerken merakım artıyordu. Gizli saklı yaptığım tek şeyi henüz öğrenmemişti ama bir şekilde bana kızgındı. Neden? "Oğlum hadi Tuna'yı anladım. Özge'yle iş yapmak ne lan?" Özge'yle iş yapmak derken? Bu konuda kararım kesindi ve dünyadaki hiçbir güç bunu değiştirecek kadar kuvvetli değildi. Hele de Nazlı'yla durumum ortadayken. "Ben Özge'yle iş falan yapmıyorum!" dedim tek nefeste. "Kız sabahın körü şirket lobisinde elinde dosyalarla beni bekliyordu. Açacağınız şirketle ilgili bir ar-ge sunumu hazırlamış. " "Ağabey ben Özge'yle çalışmıyorum." dedim kararlı bir sesle. "Bunu Tuna'ya da söyledim." "Bu kız niye burada oğlum o zaman?" "Bilmiyorum." Ellerimi saçlarımdan geçirdim. "Hala orada mı?" "Hayır," dedi ciddiyetle. "Dosyaları bana teslim edip gitti." "Abi dosyaları odama bırakır mısın?" Arabayı Nazlı'nın evinin önüne park ederken "Ben gelince onlarla ilgileneceğim." dedim. Nazlı penceresinden geldiğimi görünce aşağı indi. Bu sırada kendi kendimi sakinleştirmeye çalışıp telefonu kapattım. Şimdi değil. Şu an değil. Bu konuyla sonra ilgilenecektim. Kontağı kapatırken Nazlı'nın yazdığı mesajı gördüm. "En azından mesajlaşırken flörtleşmesen. -Naz" Bu kız ya kördü ya da gördüğünü anlamayacak kadar saf. Nazlı arabaya bindiğinde "Ama sevgilimsin." dedim kışkırtıcı bir sesle. "Sevgilimle flörtleşmeyeceksem ne anlamı kaldı ki anlaşmanın." Gözlerini devirip kemerini taktı. "Günaydın." dedim sevimli sevimli. Sessizlik yemini etmiş gibi suskundu. "Bir günaydın da mı yok?" "Bu bir emir mi?" Diye sordu ciddiyetle. "Bu bir merak." dedim yumuşakça. Gözlerini yola dikip alnını kaşıdı. Gergindi; ama neden? "Günaydın." dedi biraz sonra. "Küs müyüz?" İç çekti. "Hayır." dedi ama sesi kontrollüydü. "Neden beni almaya geldin?" Bir şeye fena kızmıştı ama anlamıyordum. Olan biteni hızlıca gözden geçirdim ama onu kıracak bir şey yapmamıştım. "Hikayemizi yazalım istedim." "Tabii," dedi kinayeli bir şekilde. "Nasıl sevgili olduğumuzun hikayesi, değil mi?" Sesinden öfke akıyordu. Elinde olsa beni dövecekti. "Evet." "Nasıl isterseniz efendim!" dedi itaatkâr bir şekilde. Bu kez gözlerini deviren ben oldum. Bu anlaşmayı istememin sebeplerinden biri buydu. Ben onun efendisi değildim. Patronluk taslamak istemiyordum. Emir erim değildi benim. Ama öte yandan... Sesindeki o itaatkâr tını, hoşuma gitmişti. Yine de! Bana onu satın almışım gibi tavır yapmasını sevmemiştim! "Şu anlaşmayı yenilesek mi ne?" diye mırıldandım sinirle. "Ne?" "Benim emir erim değilsin Naz." dedim ardından tane tane. "Bana efendinmişim gibi davranma." Güldü ama dudaklarında keyiften eser yoktu. Dudaklarına renkli bir şey mi sürmüştü o... "Emir verip duruyorsun, yaverinmiş gibi hissettiğim için kusura bakma!" Saçları da bugün farklı kokuyordu. Tatlı baharatlı bir koku... Gözleri kızarmış mıydı? Alakasızca "Ağladın mı sen?" diye sordum. Şaşkınlıkla donakaldı. Gözlerini kaçırıp bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama emin olamayıp tekrar kapadı. Alnını kaşırken "Hayır, gec-" "Yalan söyleme." dedim hızlıca. Nazlı benim için açık bir kitap gibiydi. Alnını kaşıması gerildiğini, korktuğunu ele veren en açık hareketiydi. Utandığında bedenin yönünü değiştirip gözlerini kaçırıyordu. Kararlıyken gözlerini dikmeye bayılıyordu ama bazen, benleyken kontrolü kaybettiğinde aniden toparlanmaya çalıştığında bana âşık olduğunu anlıyordum. Ders çalışma kisvesi altında bilgisayarda takılan çocuğun aniden basılıp bilgisayarı kapatması gibi... Hemen toparlayıveriyordu kendini. Hoşuma gidiyordu bu. Toparlamasa daha çok hoşuma giderdi tabii ama... Belli başlı sebepler, dedi içimden bir ses. Hak verdim ona. Önce benim bazı şeyleri halletmem şarttı. O zamana kadar Nazlı ipleri ellerinden salmasa iyi olurdu. O salarsa ben kendimi asla tutamazdım. Kendimi tanıyordum. Arabayı kahvaltıcının önüne çekerken "Uyuyamadım." Dedi itiraf edercesine. "Neden?" "Yalan söylememi istemiyorsan sorma." dedi hemen ardından. İlk defa ondan bu kadar dürüst, bu kadar samimi bir cevap alıyordum. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Sorma." dedi tekrar kesin bir sesle. İç geçirdim. Onu çok mu fazla zorluyordum yoksa? "Tamam," Arabadan inip kapısını açtım. Burada olmayı beklemiyor gibiydi. O yüzden kemerini bile açmamıştı. "İn." "Dersim var." dedi gözlerimin içine bakarak. "Saat 10.00'da." Bazen gerçekten sınırlarımı zorluyordu. Ama keşke sınırlarımı zorlamasından ne kadar hoşlandığımı bilseydi. Bilseydi, muhtemelen benimle bu kadar çok inatlaşmazdı. "Saat daha 09.00 bile değil." deyip üzerine doğru uzandım. Yüzüne salam atılmış kediler gibi koltuğa gömüldü. Kemerini açıp geri çekildiğimde şaşkınlıkla nefes aldığını fark ettim. "Nefesini mi tuttun sen?" dedim keyifle. "Ne münasebet!" Hiddetli tavrı yine her şeyi söylüyordu. Yapma Nazlı, bu kadar belli edersen ben kendimi nasıl tutacağım? "İn o zaman." "Dersim var diyorum!" "Sabahın köründe kantinden dandik kahve alıp herkesin bizi duyabileceği banklarda sahte ilişkimizden mi konuşalım!" dedim bende karşılık olarak. Göğsünde bağladığı ellerini çözüp dudaklarını ıslatırken arabaya yaslandım. Söylediklerimi mantıklı bulmuştu; sadece beni dinlemek istemiyordu, o kadar. İç geçirip elinden tuttum. Biraz çekiştirince arkamdan koşar adım gelmesi kolay oldu. "Tamam," dedi. Elini çekmek istiyordu ama ben bırakmak istemiyordum. "Geliyorum işte! Bıraksana." Kafenin kapısından girmeden önce habersizce ona döndüm. Koşar adım geldiği için kendini frenlemesi zordu. Göğsüme çarptı. "İçeride de elimi bırak diye mızmızlanıp duracak mısın?" "Bırakırsan mızmızlanmam." "Bırakmayacağımı biliyorsun." Mavilerimi güneşi emen kahvelerine kilitledim. Anında çevirdi başını. "Burada kimse yok ki," dedi yalvarırcasına. Elini usulca bıraktım. Onun benim için kendiyle savaşmasını seviyordum ama ona eziyet etmek; istediğim en son şeydi ve görebiliyordum. Sesinden anlayabiliyordum. Dayanamayacak haldeydi. "Buyurun küçük hanım," diyerek önünden çekildim. Bana bakmadan geçip kafenin en ıssız masasına yöneldi. Saçlarını toplayıp başının tepesinde dağınık bir şekilde bırakırken çenesinin altında beyaz bir çizgi gördüm. Fark etmeksizin çenesine uzandım. Beyaz ize dokunur dokunmaz irkilip saç tokasını çıkararak saçlarını omuzlarına geri bıraktı. "Ne izi o?" "Bir şey izi falan değil." Dedi savunmaya geçercesine. "Dikiş izine benziyor." "Bir iz değil dedim ya!" Sinirli ve gergindi. Evet normalde bana sinir olurdu ama bugün, bambaşka bir öfke giymişti sanki üzerine. "Tamam." dedim teslim olurcasına. Ellerimi iki yana açıp karşısına oturdum. Garson siparişlerimizi alırken "İşten ayrıldım." dedi. “Bugün mü başlıyorum staja?” “Birkaç gün dinlenmek istersin diye düşündüm.” Göğüs geçirip dudaklarını ıslattı. Memnun olmadığını görebiliyordum. Boşa harcayacak bir dakikası bile olmadığını düşünüyordu. Derin bir nefes alıp "Tamam." Dedim. Garson kahvelerimizi bırakırken dalgın gözlerine baktım. "Bana ders programını verirsen sana uygun bir program hazırlatırım." "Burada" Yaverim olmadığını söylüyordu ama yaverimmiş gibi sürekli hazırdı. Her şeye hazır; her duruma adapteydi. Ders programını telefonuma yollarken bende üzerime düşeni yaptım ve ilişkimizin detaylarına indim. "Barış hafta sonu bende kaldığını biliyor." dedim. Ateş saçan gözlerle döndü bana. "Barış'a söyledin mi?" "Sen Eylül'e söylemedin mi?" dedim kurnazca. Söylediğinden emin değildim. Kızlar bu tür şeyleri konuşmaya bayılırdı ama Nazlı kesinlikle o tür kızlardan değildi. Yine de gözlerini kaçırışına ve sandalyede geriye yaslanarak benden uzaklaşmasına bakılırsa, haklıydım. Söylemişti. İşin doğrusu, blöf yapan bendim. Barış'a hiçbir şey söylememiştim. "Söyledim..." dedi biraz sonra. Utanç sesinden bana akıyordu. Güldüm. "Ama detay vermedim!" "Güzel," dedim içtenlikle. "Muhtemelen bu akşam o detayları soracaklar." Ürkek bir şekilde masaya yaklaşırken korkulu bakışlarını dikti gözüme. "Sorarlar mı?" "Ben olsam sorardım." Kesinlikle sormazdım! Gizlilik, en sevdiğim şeydi ama Nazlı'yı köşeye sıkıştırmayı seviyordum. Sadist olduğumdan değil; sadece, onu sıkıştırmayınca duvarların ardındaki Nazlı'yı görmek imkânsız oluyordu. "Ne diyeceğiz?" "Bence projelerimi gördüğün ana kadar olan kısmı değiştirmemize gerek yok." dedim gözlerinin içine bakarak. Kızardı. Şu çiftlik olayını düşündüğünü biliyordum ama geri adım atmadım. "Hatta Tuna'nın geldiği kısmı da çıkarmayalım." "Bence kahvaltıda duygularımızı itiraf ettik desek daha kolay olur," diye araya girdi hızlıca. Konunun gittiği yeri anlamıştı. O anı tekrar yaşamak istemiyordu. Ama ben... Unutamıyordum ki. "Bence Eylül detay soracaktır. O zaman ne diyeceksin?" "Bence Eylül, sıradan aşk cümlelerine tav olur. Detayları klişelerle süslesek de fark etmez." "Aileme de vıcık aşk hikayesi anlatmayı düşünmüyorsundur umarım." Muhabbetimiz, masada rakiplerinin raketlerine savrulan bir pinpon topu gibi sekerken, aniden yakalamıştım onu. Bu oyunu arkadaşlarımızdan çok ailemize oynadığımızı unutmuştu hanım efendi. Tek kaşımı kaldırıp kahvemden yudumlarken dudağına yapışan bir tel saçı uzanıp kurtardım. Dehşetengiz bir şey yapmışım gibi geri kaçarken koltuğumda geriye yaslandım. "Biliyor musun," dedim onu utandırmamak adına bakışlarımı pencereye dikerken. "Yalanların gerçekçi olmasını istiyorsan içine gerçekten de gerçeklerden bir parça koyman gerekir." "Ne-" Kekeleyip yutkundu. "Ne demek istiyorsun?" "Bence o geceyi olduğu gibi anlatalım." Kan yüzünden çekilmiş gibi afalladı. "O gece bir şey olmadı ki..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD