Armina için fakülte koridorları artık bir kaçış limanı gibiydi. Evde durursa kafayı yiyor dışarı çıkınca ise sokaklara sığmıyor du. Sanki yerde gökte ona yer yokmuş gibiydi
Her sabah erkenden okulun kalabalık koridorlarına adım attığında, beyaz önlüğünü gururla giymese bile, içinde kırılmış bir yanını gizlemeyi başarabiliyordu. İnsanlar onun güçlü, çalışkan, inatçı yönünü görüyordu. Oysa kimse, geceleri yastığına yüzünü gömüp sessizce ağlayan kızı bilmiyordu.
Alp’le yüzleşmesinden sonra günler geçmişti. Artık Armina daha soğuk davranıyordu ama Alp bunu gormezden geliyor sanki her şey eskisi gibiymiş gibi davranmaya devam ediyordu. Her görüşmelerinde konuşmalar kısa ve yavan olmuş, aralarındaki bağ giderek solmuştu. Armina bunu bilerek kabullenmişti; çünkü kalbini tamamen kesip atacak cesareti yoktu. Bunun yerine, kendini derslerine gömmeye karar verdi.
Anatomi salonunun soğuk taş duvarları arasında saatlerce kalıyordu. Kadavra başında çalışırken gözleri bir noktaya kilitleniyor, hocaların sesi bir uğultu gibi kulağında dolanıyordu. Sadece öğrendiklerini pratikte yapmaya devam ediyor sanki dış dünya diye bişey yokmuş gibi davranıyordu Arkadaşları arada ona takılıyordu:
“Armina, senin beynin bilgisayar gibi oldu. Hangi siniri sorsak ezbere söylüyorsun.”
O ise gülümsemekle yetiniyor, gerçeği saklıyordu. Çalışkanlığı bir kaçıştı; her kitap sayfasında, her çizimde, her notta Alp’in hayaletini bastırmaya çalışıyordu. Çünkü beynini meşgul etmezse delireceğini biliyordu. Ama farkında değildi ki böyle yaparak daha çok kendine zarar veriyordu. Acılarıyla yüzleşmek yerine onlardan saklanmaya çalışıyordu resmen. Ama bu bir çözüm değildi... hiç bir zaman olmadı...
Ama geceler… Geceler en zayıf olduğu vakitlerdi. Yurt odasında ışıkları kapattığında, tavana bakarken zihnine hep Alp’in yüzü düşüyordu. Kahkahaları, sözleri, gözlerinin ışığı… Ve ardından ihanetin karanlık yüzü. İkisinin arasında sıkışıp kalıyordu. Ağlayamiyordu... gözyaşları çoktan kurumuştu ama kalbinin acısı dinmekte bilmiyordu. Bağırmak ağlamak kırmak dökmek isterken sessizce oturup kahve yudumluyor ve ya sadece bir noktaya bakarak uzanıyordu
Bir gece defterine şu satırları yazdı:
“İnsan en çok sevdiği kişiden yara alıyor. Sevdiğim herkesin canımı acıtmak zorunda olacağını bilseydim asla sevmezdim. Belki de bu yüzden bu kadar acıyor. Ama yine de onu sevmeyi bırakmıyorum. Bu benim en büyük zayıflığım mı, yoksa gücüm mü, bilmiyorum. Bende olduğundan beri
ne zaman aynaya baksam; kendimi bulamıyorum. Gözlerimde gözlerini, dudaklarımda gülüşünü görüyorum. Hep nefesini soluyorum, tenimde bir ürperti beliriyor. Koca şehir susuyor sadece sesin çınlıyor kulaklarımda. Bakabildiğim kadar ileride, dokunabildiğimce yakındasın ama hasret kalıyorum Canımı yakıyorsun durmadan ama bende duramıyorum ben galiba cehennemime aşığım...”
Gözleri doldu, kalemi sayfanın kenarında titredi. Sonra defteri kapatıp ışığı söndürdü.
Dışarıda yağmur yağıyordu. Pencereye vuran damlaların ritmi kalbinin çarpıntısıyla yarışıyordu. Armina battaniyesine sarılıp gözlerini yumdu. Uyumak istiyordu, ama zihni yine Alp’in hayaliyle doluydu. Onun sesini duyuyormuş gibi oldu:
“Ben seni seviyorum, Armina…”
Bir an gülümsedi, sonra acı bir tebessümle yutkundu. Çünkü o sözlerin ardında başka yüzlere de aynı cümlelerin söylendiğini biliyordu.
Sabah olduğunda yine erkenden kalktı. Aynanın karşısına geçti. Göz altları morarmış, yüzü solgun görünüyordu. Ama saçlarını topladı, önlüğünü giydi, dudaklarının kenarına sahte bir gülümseme yerleştirdi.
Kendi kendine fısıldadı:
“Daha güçlü olmalısın, Armina. Bir gün bu acının üstünden kalkacaksın. Bir gün…”
Ama içten içe biliyordu ki, o gün hemen gelmeyecekti.
Son sınıfın ağırlığı, Armina’nın omuzlarına görünmez zincirler gibi çökmüştü. Sabahın ilk ışıklarıyla kütüphaneye giriyor, gecenin karanlığında en son çıkan o oluyordu. Ellerindeki notlar, sayfaları tükenmiş defterler, yorgunluktan düşen göz kapakları… Her şey ona zamanla savaş açtığını hissettiriyordu.
Ama Armina pes etmiyordu. “Başaracağım.” diyordu her seferinde. İçinde tarifsiz bir hırs vardı; belki kendini, belki Alp’i, belki de ailesini ispatlama isteği.
Arkadaşları çoğu zaman onu uyarıyordu:
"Armina, biraz dinlen."
"Uykusuz kalıyorsun, bu sana zarar verecek"
O ise gülümseyip başını sallıyordu:
"Dinlenecek çok zamanım olacak. Önce mezun olmalıyım."
Ne var ki, kalp öyle bir organdı ki; insanın iradesine boyun eğmezdi.
Bir sabah anatomi sınavından sonra arkadaşlarıyla kantine gitmeyi reddetti. “Biraz daha çalışmam gerek.” diyerek kütüphaneye kapandı. Sayfalar gözlerinin önünde bulanıklaşıyor, harfler birbirine karışıyordu. Kalemi elinden kayıp masaya düştü. Tam toparlanmak için başını kaldırdığında göğsünde keskin bir ağrı hissetti. sol tarafının uyustuğunu hissetti. Sol kolunu neredeyse hissetmiyordu. Parmakları garip şekilde eğildi ama hissetmiyordu
Nefesi daraldı. Elini kalbine götürdü, ter alnında boncuk boncuk belirdi. “Geçer…” dedi kendi kendine fısıltıyla. Ama geçmedi. Ağrı derinleşti, omuzlarına yayıldı. Yerinden kalkmak istedi ama sol kolunu hissetmediği için dengesini tutamadi. Bir anda yere yığıldı.
Kütüphanedeki öğrenciler panikle etrafına toplandı. Birisi çığlık attı:
"Ambulans çağırın, çabuk!"
Armina bilincini kaybederken tek düşündüğü şey Alp’ti. “Acaba şimdi yanımda olur mu?”
Ambulans sirenleri kampüsün sessizliğini yardı. Onu hızla sedyeye alıp götürdüler. Göz kapaklarının arasından gördüğü tek şey, gri gökyüzü ve koşuşturan ayaklardı.
Hastaneye vardığında kalbi yeniden ritim dışına çıkmıştı. Acil serviste doktorlar seferber oldu. Serumlar, oksijen maskesi, monitör sesleri… Hepsi bir kargaşa içinde birbirine karışıyordu.
Alp haberi alınca apar topar geldi. Kapının önünde beklerken yüzünde telaşlı bir ifade vardı ama içten içe öfke taşıyordu. İç monoloğu onu ele veriyordu:
“Neden kendine dikkat etmez ki? Hep bir şeyleri abartmak zorunda. Benim hayatımı da böyle zorlaştırıyor. Bide gelde şimdi bununla uğraş offf şimdi bu var ya hiç çekilmez naz niyaz yapar hep hay sikeyim böyle işi” diye mırıldandı kendi kendine
Saatler sonra doktorlar dışarı çıktı.
"Siz hasta yakını misiniz?"
"Evet erkek arkadaşıyım"
"Ailesine haber vermelisiniz. Birinci dereceden yakınları imza vermeli acil ameliyat gerektire bilir ciddi bir kalp krizi geçirdi"
"Ailesi yurtdışında kendisi yabancı herhangi sorumlulukta ben yanında olacağım"
"Şimdilik stabil. Çok yoğun tempoda çalıştığı için kalp krizi geçirdi. Dinlenmesi gerek, aksi halde tekrarlar."
Alp başını salladı, ama gözlerinde gerçek bir endişe yoktu. Daha çok, “Bu durum bana yük olacak.” der gibi bakıyordu.
Armina gözlerini açtığında odanın beyaz tavanını gördü. Burnuna ilaç kokusu çarptı. Yanında Alp’i görünce dudaklarında zayıf bir gülümseme belirdi.
"Geldin…"
Alp elini tutmadı. Sandalyeye yaslanıp soğuk bir sesle konuştu:
"Armina, kendini bu hale sokman çok saçmaydı. Ben sana hep söyledim, fazla yükleniyorsun. Ne gerek var sanki bu okulu bitirsen Nobel vericekler ne gerek var böyle salak salak şeylere Allah aşkına"
Armina’nın gözleri doldu. Kalbini sanki ikinci kez sıkıştıran bir cümleydi bu. İçinden “Beni merak ettin mi?” diye sormak geçti ama sesi çıkmadı.
"Ameliyat lazım olurmuş bypass mi ne yapacaklar doktor dedi seninlede konuşmaya girecekler zaten birazdan evdekilerine haber vermen lazım ameliyat biraz yüklü miktarda para ister şimdi durduk yere masraf oldu ailenede ya anlamıyorum zaten son sınıf ortalamanın üstündesin her türlü mezun olacaksin neyi zorluyorsun ki hâlâ..." alp söylenmeye yine memnuniyetsizce konuşmaya devam ediyordu
O an şunu fark etti: Alp onun yanında olsa bile, aslında yapayalnızdı.