Armina annesinin sözlerinden cesaret bulup beyaz çiçek desenli açık su yeşili sade elbisesini giydi. Saçlarını yüksek topuz yaptı. Sade makyajı da bitince aynanın karşısında bir an kendine baktı, alnındaki hafif solgunluk dikkatini çekti. Yüzü bembeyaz dudakları solgun Göz altları çökmüş hafif morluk vardı makyajin bile kapatamadíğı bir yorgunluk hâkimdi bedeninde. Ama gülümsemeye çalışarak derin bir nefes aldı.
Evin içinde hazırlık telaşı sürerken abisi Bekzat sabırsızlanmaya başladı:
“Vallahi saat dokuzu geçti, kahvaltıya gidiyoruz derken öğle yemeğini kaçıracağız. Siz kadınlar hazırlanmayı bir türlü bitiremediniz!”
Dilruba abisine ters ters baktı:
“Hadi oradan! Biz olmasak kimse şık görünmezdi. Sen hazırlandın diye herkes hazır olmak zorunda değil. Sen kalkmış Quaresma sünnetlemesi yapmış oturmuş sun buraya konuşuyorsun boş boş”
Bekzat kahkaha attı:
“Tamam, tamam. Yalnız söyleyeyim, araba bekliyor. Ben hazırım. Kim gecikirse ona bakmam.”
İmran hemen elini kaldırdı “Ben hazırım dayo! Ben senin tarafındayım.”
Bekzat küçük yeğenini kucağına alıp öptü:
“Aferin sana benim akıllı prensesim. İşte örnek çocuk budur!”
Shukran dudaklarını büzdü:
“Ben de hazırım ama saçım bitmedi ki… Kimse de yardim etmedi”
Dilruba gülerek kızının saçını son hızla ördü, tokayı taktı ve “Tamamdır” deyince Shukran sevinçle zıpladı.
Nihayet herkes hazır olduğunda evin içinde kısa bir sessizlik oldu. Bekzat kapının önünde kollarını bağlamış, ciddi bir ses tonuyla “Şimdi söyleyin bana, hazır mıyız gerçekten? Yoksa çıkınca biri ‘ay unuttum’ diye geri mi dönecek?”
Armina kahkaha atarak çantasını gösterdi:
“Her şey tamam, artık çıkabiliriz. Hem çok güzel bir kahvaltı bizi bekliyor. Ondan sonrada rehabilitasyon merkezinde gezeriz bir sonraki durağımız Çekmeköy”
Saida da çantasını alıp kapıya doğru yürüdü “Haydi çocuklar, fazla uzatmayın. Kahvaltıya geç kalırsak günümüz dağılır. Allah kahvaltımızı bereketli kılsın.”
Böylece kalabalık aile neşeyle kapıdan çıkarken, Bekzat içinden “bu kadar telaşın içinde bile onların varlığı huzur veriyor” diye düşündü. Arabaya bindiklerinde kahkahalar, küçük tartışmalar ve tatlı şakalar eşliğinde yeni bir gün başlamış oldu.
Araba anayol üzerinden ilerlerken sabah güneşi şehri altın gibi parlatıyordu. Saida pencereyi hafifçe açmış, yüzüne çarpan temiz havayı içine çekiyordu. Armina koltuğa yaslanmış, gözlerini dışarıya dikmişti. Yol kenarındaki ağaçların yeşili, serin sabahın tatlı kokusu ve arabada yankılanan çocuk kahkahaları onun yorgun ruhuna ilaç gibi geliyordu. Dilruba arka koltukta iki kızıyla uğraşıyor, onların kavgasını tatlı sert uyarılarla susturmaya çalışıyordu. Bekzat direksiyon başında sabırlı bir edayla gülümsüyordu.
Bekzat gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.
“Bakın çocuklar, oraya vardığımızda ilk önce kahvaltımızı yapacağız. Koşuşturma yok, ortalığı dağıtmak yok. Anlaşıldı mı?”
İmran hemen cevap verdi.
“Dayo, ben söz veriyorum, hiç yaramazlık yapmayacağım. Ama Shukran söz veriyor mu acaba?”
Shukran dudaklarını büzerek ablasına baktı.
“Ben zaten hiç yaramazlık yapmıyorum. Sen hep bana iftira atıyorsun.”
Araba kahkahalarla doldu. Armina gülerek onların tartışmasına karıştı.
“Tamam kızlar, bugün barış günü olsun. Kahvaltıya gidiyoruz, keyfimizi bozmayalım.”
Yarım saatlik yolculuktan sonra araba şehir içinde olmasına rağmen şehirden tamamen soyutlanmış, yemyeşil bir vadinin içinde saklanmış kahvaltı mekânının önünde durdu. Mekân, ahşap masaları, üzerlerine serilmiş işlemeli örtüleri ve kenarlara asılmış saksılardaki rengârenk çiçekleriyle sanki bir tablo gibiydi. Bahçeden içeri girildiğinde küçük bir dere şırıltısıyla kulağa tatlı bir melodi çalıyor, kuşların cıvıltısı mekânı dolduruyordu. Mekan aynı zamanda bir hayvan rehabilitasyon merkezinin içinde yer aldığından ormanlık bir alanda ve manzarası rengarenk çiçeklerle dolu bir bahçeydi ayriyeten kuşların cıvıl cıvıl ötüşü insanin ruhuna dinginlik veriyordu.
Saida etrafına bakarak gülümsedi.
“Ah ne güzel bir yer seçmişsin Armina. Hem huzurlu hem de gözümüz gönlümüz açıldı.”
Armina gururlu bir şekilde başını salladı.
“Mam senin için en iyisi neyse onu seçmek benim görevimdir.”
Masaya oturduklarında garsonlar hemen Güler yüzle yaklaştılar ve siparişleri aldılar. Serpme kahvaltı servisine çoktan başlamışlardi. Hafta içi olduğundan dolayı kalabalık olmayan bu mekanda çalışanlar da Güler yuzle önce çaydanlıkları, peynir tabaklarını, taze pişmiş ekmekleri getirmeye başladılar. Masanın ortası kısa sürede zengin bir sofra halini aldı. Dilruba kızlarına peynir uzatırken seslendi.
“İmran, önce küçük kardeşine ver, sonra sen al.”
İmran biraz suratını ekşitti ama tabağı Shukran’a uzattı. Shukran sevinçle tabağını doldururken annesine baktı.
“Babushka, ben büyüyünce de böyle sofralar kurabilecek miyim?”
Saida tebessüm ederek torununa karşılık verdi.
“Sen büyüyünce bundan çok daha güzel sofralar kuracaksın yavrum. Önemli olan sofranın bereketi değil, etrafındaki insanların sevgisidir.”
Armina çayından bir yudum alırken annesinin sözleri kalbine dokundu. Gözlerini kısa bir an masanın etrafında gezdirdi. Annesinin huzurlu bakışları, abisinin sakin gücü, ablasının şefkati, küçük kızların masum kahkahaları… O an içinden “işte mutluluk bu” diye geçirdi.
Sofra boyunca arada tatlı tartışmalar devam etti. İmran zeytin çekirdeğini tabağın kenarına koyacağına masaya koyunca Dilruba hemen uyardı.
“İmran, hanımefendi gibi otur dedim sana. Çekirdeği tabağına koy.”
Bekzat araya girip gülerek konuştu.
“Bırak abla, daha çocuk. Hem bu haliyle sofrayı şenlendiriyor.”
İmran hemen dayısının yanına sokuldu.
“Gördün mü anne, dayom beni seviyor.”
Shukran da dudak büküp kıkırdadı.
“Ben de seviliyorum ama.”
Herkes gülmekten kendini alamadı.
Kahvaltı uzadıkça sohbet daha da derinleşti. Saida çocukluğundan, Tatar geleneklerinden bahsetti. Dilruba kendi evinde yaşadığı küçük sorunları anlattı. Bekzat iş hayatındaki yoğunluğu dile getirdi. Armina ise bir süre sessizce dinledi, sonra tıp fakültesindeki son sınıf hayatını, yaşadığı stresleri anlattı. Ailesi dikkatle onu dinlerken, içten gelen bir sevgiyle destek verdiler.
Mekânın ortasında çalan hafif müzik, dere şırıltısı ve kahkahalar birleşince bu kahvaltı onların hafızasında tatlı bir anı olarak kazındı.
Kahvaltı sonrası herkes orada bulunan hayvanları görmek için gezmeye çıktılar. Bilet gişelerinde beklerken çocuklar hayvanlara bizzat dokuna bilecekleri için çok heyecan doluydular. Yerlerinde durmuyor neşeyle zipliyorlardi.
"Shukran biliyor musun teto dedi ki içeri de küçük kaplanlar varmış ve dokuna bilecekmişiz"
"Ayyy ben çok heyecanliyim kedi gibidir dimi o"
"Evet ve ve şey varmış şey neydi ya o Beşiktaş varmış onuda gösterirmişler"
Bekzat kahkaha atti: "Yavrum o Beşiktaş değil Kartal kara Kartal evet varmış gorecez birlikte sabirli olun tamam ve hayvanlara nazik davranın zaten onlar biraz hasta hayvanlar canları yanmasın fevri hareket etmeyin tamam"
"Dayo neden hastalar?"
"Burasi bir rehabilitasyon merkezi burada doğada bulunan hasta ve hayatta kalma mücadelesi veremeyecek olan hayvanları getiriyor ve iyilestiriyorlar"
"Dayo burası hastanemi?"
"Evet minnakim burasi bir nevi hastane"
Aile yavaş yavaş merkezde dolanmaya başladılar çocuklar lamalari develeri görünce sevinç çığlıkları atıyor hayvan bakıcıları ile birlikte onları beslerken sevinçle dolup taşıyorlardı. Küçük ayı yavrusuyla kurdukları ilk temas çığlıklar ve mutluluklarla doluydu