Rüya+18
Almila;
İnsan en çok yetim kaldığı yerden kırılır, en çok o sızlayan boşluğu doldurmak istermiş. Babamın ani ölümünden sonra Başkomiser Volkan benim sığındığım dağ olmuştu. Askeri okulu birincilikle bitirip babama verdiğim sözü tutmuştum ve şimdi, tam altı aydır görmediğim sevgilime kavuşuyordum.
Valizimi arkamda sürükleyerek çıkış kapısına koşarken kalabalığın arasında o heybetli cüsseyi gördüm. Volkan, hasret dolu gülümsemeyle kollarını açmıştı. Koşup boynuna atıldım.
"Sevgilim..." dedi, beni göğsüne öyle sıkı bastırdı ki nefesim kesildi. "Sonunda yanımdasın Almila... Kadınım."
Arabaya yürürken elimi öyle sıkı kenetledi, gözlerimin içine öyle aşık baktı ki... "Hadi bakalım güzelim," dedi kapımı açarken. "Önce boğazda bir mezuniyet yemeği, sonra da yuvamıza." Onu her anımda babama benzetiyordum; o güven veren, korumacı gölgeye körü körüne bağlıydım.
Boğaza nazır lüks restoranda Volkan’ın elini bir an bile bırakmadım. Masanın üzerinden ellerimi tutup, "Her gün bu anın hayaliyle dayandım yokluğuna," dediği an birden ayağa kalktı ve önümde diz çöktü.
Cebinden çıkarttığı kadife kutudaki tektaş yüzük ışıl ışıl parlıyordu.
"Seni çok seviyorum Almila. Benimle bir ömür geçirir misin? Evlenir misin benimle?"
Nefesim kesildi. Doğru adamdı o, daha ilk gün verdiği sözü tutmuştu. "Evet!" diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Beni kucaklayıp havada döndürdüğünde, dünyanın en şanslı kadını bendim.
Yemekten sonra Volkan, "Güzelim, hesabı ödeyip geliyorum, sen kapıda bekle beni," diyerek masadan kalktı.
Heyecanla restoranın çıkışına doğru yürürken, parmağımdaki yüzüğe bakmaktan önümü göremiyordum. Tam kapıdan çıkacakken, sert bir göğse çarpıp geriye doğru sendeledim. Düşmek üzereyken, çelik gibi güçlü bir el belimi kavrayıp beni hızla kendine çekti.
Burnuma keskin bir rüzgar, barut ve erkeksi bir koku doldu. Başımı kaldırdığımda, ömrüm boyunca unutamayacağım o gözlerle karşılaştım. Karşımda, resmi üniforması içinde, heybetli bir asker duruyordu. Gözlerinde adeta fırtınalar kopuyordu ve bakışları doğrudan ruhuma işliyordu.
"Dikkat et, teğmen," dedi derinden gelen, pürüzsüz ama emredici bir sesle. Bakışları bir an parmağımdaki parıldayan yüzüğe kaydı, ardından yeniden gözlerime sabitlendi. "Fazla dalgınsın."
"Ben... Özür dilerim," diye mırıldandım, kalbimin ritmi garip bir şekilde altüst olmuştu.
Beni yavaşça serbest bıraktı, askeri selamını verip yanımdan geçerek restorana girdi. Arkasından bakakalmıştım. Volkan yanıma gelip elimi tuttuğunda bile, o askerin bıraktığı buz gibi ürperti hâlâ tenimdeydi.
O gecenin devamı evimizde, Volkan’ın kollarında geçti. Beni yatak odasına sürüklediğinde her şeyden emindim; o benim kocam olacaktı. Ancak üstüme eğildiğinde, o sakin halinin yerini tuhaf bir acelecilik almıştı. Henüz tam hazır olmadığımı fark edince komodinin çekmecesinden bir kayganlaştırıcı çıkardı.
"Senin için hazırlık yaptım güzelim..." dedi hafifçe gülerek.
İçimden buz gibi bir ürperti geçti. Neden evinde böyle bir şey hazır duruyordu ki? Şüpheyi hemen zihnimden kovdum, gözlerimi kapattım.
"Biraz acıyacak ama sen askersin, dayanıklısın değil mi? Lütfen beni durdurma!"
Ne olduğunu anlayamadan, ani ve sert bir hamleyle kendini içime itti.
"Ahh!"
Dudaklarımdan dökülen acı inilti odada yankılandı. Canım çok yanmıştı ama o durmadı, sert ritimlerle devam etti. Dakikalar sonra, tam doruk noktasına ulaştığı an hızla geri çekildi ve nefes nefese yükünü bacaklarımın üzerine bıraktı. İçime boşalmamıştı.
Hemen ıslak mendille beni temizleyip alnıma bir öpücük kondurdu. "Seni seviyorum hayatımın anlamı." Aşkın uyuşturucu sarhoşluğuyla onun geniş göğsüne kıvrıldım ve gözlerimi kapattım.
Ancak o gece, ruhum huzuru ilk kez kaybetti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, beni kan ter içinde bırakacak bir kabusun ortasına düştüm. Bedenim kasılıyor, sanki görünmez bir el boğazımı sıkıyordu.
Birden, o zifiri karanlığın içinden bana doğru yürüyen, az önce restoranda çarptığım o üniformalı askeri gördüm. Aynı barut kokusu, aynı fırtınalı gözler... Bana doğru o güçlü elini uzattı.
"Gel," dedi aynı derinden gelen sesle. "Uzun zamandır seni bekliyorum..."
"Hayır!" diye çığlık atarak yataktan fırladım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. O asker bana rüyamda "Gel" derken, aslında "Uyan artık! Bu gaflet uykusundan uyan!" der gibiydi.
Bakışlarımı yanımda huzurla uyuyan Volkan’ın yüzüne çevirdim. Ama o an, karanlığın içinde onun yüzü bana ilk kez yabancı, hatta ürkütücü geldi. Sırtımdan aşağı buz gibi bir ter süzüldü.
"Sadece heyecan..." diye fısıldadım kalbimi bastırarak. "Çok mutlu olduğum için korkuyorum."
Oysa kader, acı gerçeği rüyaların ve o gündüzki karşılaşmanın diliyle kapıma bırakmıştı. Henüz bilmiyordum; bu sahte yuva çok yakında yerle bir olacak ve o restoranda çarptığım üniformalı gölge, beni bu tuzaktan çekip alacak tek gerçek olacaktı.