AŞKIM
Buranın bir kumarhane olduğunu anladığımda, içimdeki kaos adeta dışarıya yansıyordu.
Kapıdan ilk adımımı attığımda gözlerim, neon ışıklarının ve hızla dönen rulet çarklarının arasında kayboldu.
Kumarhane, garip bir şekilde çekici güzelliğe sahipti; kalabalık, gürültü ve heyecanın içinde bir büyü saklıydı. Ama bu büyü, bana sadece bir şey hatırlatıyordu: Acilen kaçmam gerekiyordu.
Şaşkınlık içinde bir kaç saniye duraksadım. Nefesimi derin derin aldım, kalbim koca koca çarparken çevremde sesler yankılanıyordu.
Kumarbazların uğuldayan sesleri, çılgınca dönen jetonlar, zarların takırdaması…
Herşey bana bir çılgınlık gibi geliyordu. Ancak bu çılgınlık, saniyeler içinde korkuya dönüştü.
İçimdeki korku, panik ve endişe kumarhanenin havasına karışıyordu. Hızla dönen ışıklar, gürültü ve insanların cıvıltısı beni daha çok geriyordu.
Gözlerim renkli mekanın her noktasını inceledi, dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Bakışlarım bir an için dönüp, tek bir noktada sabitlendi: Arkadaki kapılar.
Buradan bir çıkış olmalıydı, bir çıkış yolu… Fakat o kadar çok insan vardı ki, ne yapacağımı bilemedim.
Yanımdaki adam, sakinlikle ellerini cebine sokmuş mekanı keyifle izliyordu. Ben ise onun kadar sakin olamıyorum, içimdeki korku git gide büyüyor.
Bir yandan bu mekanın tehlikeli olduğunu görüyorum, diğer yandan ise abilerimin her an buraya gelecek olmasından korkuyorum.
Buradan kaçamayacağımı anladığımda, omuzlarım yavaşça düştü ve umutsuz bakışlarım yanımdaki adamın üzerinde gezindi.
Eğlendiği her halinden belliydi, kısa bir anlığına bakışları bana kaydı ve alayla güldü. “Bedel ödemeyecek misin?”
Gözlerimi kırpıştırırken, karşısında cesur gibi görünmeye davrandım. Bedenim ise tam tersini yapıyor, titreyerek beni ele veriyordu.
Ardından buraya doğru yaklaşan bir adam gördüm, ellerini birbirine sürterek gülüyordu. Elini omzuma koyarak, dudaklarının arasındaki sigarayı çekti.
“Bu mu?” diye sordu Tayfun denilen adama, yani yanımdaki adama.
Tayfun ise başını aşağı yukarı sallayarak gülümsedi.
“Vayy!” diyerek bana bakan adam, tamamen ürkütücü görünüyordu. “Yağmurdan kaçarken doluya tutulan biri var burada!”
Ne yapacağımı bilemeden, bana doğru yürüyen adama baktım. Resmen dilim tutulmuştu.
Tayfun’a baktım, içimde hâlâ bir korku vardı. “Abilerim… Onları içeri alacak mısınız?” diye sorduğumda, dudağının kenarı kıvrıldı.
“Verdikleri paraya bağlı.” demesiyle içim titredi, karşımdaki adam ise gür bir kahkaha patlattı.
“Kıza bak! Girdiği ortamdan değil, abilerinin onu bulmasından korkuyor!” sanki komik bir olay dönüyormuş gibi arka arkaya kahkahalar attı.
Tayfun ise gözlerini devirdi. “Biraz daha ciddi olur musun, Ekin?”
Demek ismi, Ekindi. Omuzlarını silkerek bana doğru adımlayınca, ne yapacağımı bilemedim.
Korkuyla geriye doğru adımladım, arkamı döndüm ve çıkmaya karar verdim. Abilerimden bir şekilde kurtulabilirdim.
Lakin Ekin, hızla önümü kesip bana kötü bakışlar atmaya başladı. “Yuh! Burayı değil, abilerini mi tercih ediyorsun?” dediğinde sinir bozukluğuyla dişlerimi sıktım.
Tayfun, kaba bir çekilde onun önüne geçerek yüzümü inceledi. “Buraya girmek için ısrar ettin, aldım. Şimdi, oyun oynayacaksın.”
Dudaklarımı ıslatma ihtiyacında bulundum, Tayfun denilen adama baktım. Onunla bir iş birliği yapabilirim belki, ha?
“Tamam, şimdi çıkmak istiyorum. Abilerim hâlâ dışarıda, onlardan yine kaçabilirim.”
Ekin’in sinir bozucu kahkahalarını duydum, Tayfun’u ittirerek karşıma çıktı. “Hadi canım!” dedi otuz iki diş sırıtarak. “Tam şu anda kapının önündeler, buraya girdiğini görmüş olabilirle. Dışarı çıktığında sana neler yaparlar, haberin var mı?”
İç yanaklarımı ısırarak, kaşlarımı sinirle çattım. “Onlar bana bir şey yapmazlar.” toz pembe bir yalan uydurdum.
Lakin, onlardan herşey beklenilir. “Hmmm…” diye araya girdi Tayfun. “Onlardan kaçmanın bir sebebi olmalı. Demek ki, sana kötü davranıyorlar.” diyerek beni dumura uğrattı.
Gözlerimi kapatırken, ellerimi ise yumruk yaptım. Nasıl bir şeyin içine düştüğümün çok iyi farkındayım.
Tayfun, kollarımdan sert bir şekilde tuttu. “Şimdi… Bir bedel ödeyeceksin, Aşkım.” ismimin üzerine basa basa konuştu.
“Vaooov! İsmin Aşkım?” Ekin denilen adam, gerçekten en kötü esprilere sahip bir insandı. “Gel bakalım, Aşkım!”
“Komik değilsin!” diye hiddetle bağırdım yüzüne karşı. “Yabancılar Aşkın diyor! Sizde Aşkın diyeceksiniz!”
“Olmaz Aşkım.” dedi Tayfun, tane tane. Korkuyla yutkundum, gözlerindeki o karanlığı gördüm. “Burada kuralları biz koyarız. Şimdi, sakince bizi takip ediyorsun.”
Fısıltısı sakindi ama bir o kadar tehlikeli. Bakışları açık ve netti, onu takip etmezsem başıma kötü şeyler geleceğini söylüyordu.
“Aslına bakarsan, kuralları bizde koymuyoruz.” Ekin, elindeki çikolatayı ısırdı ve bana yakınlaştı. “Lider koyuyor, o da bizim dostumuz maalesef.”
Boynundaki zincir kolyeye takıldı gözlerim, kaşlarımı çattım ve zincir kolyesinden yakalayarak yüzüme doğru çektim. “Benimle uğraşma!” dişlerimin arasından tısladım.
Geri çekilerek, kolyesini çekti. “Ruh hastası, vahşi! Yabani!” yüzünü buruşturdu ve çikolatasını uzattı. “İster misin?”
Benimle alay ettiğini anlamamak için mal olmam gerekiyordu. Ne yazık ki, malda değilim. “Bende öyle düşündüm.” diyerek çikolatasını geri çekti ve ısırmaya yöneldi.
Hızla elinden kaparak, çikolatayı ağzıma attım. Gözlerinin içine baka baka, çikolatayı inatla yedim ve yuttum. “Pisliksin!”
Başımı aşağı yukarı sallayarak ona hak verdim, evet bazen pislik olabiliyorum. Doğru.
Masalara ilerledikçe, insanların bana bakışlarını yakalıyorum. Bazı masalardan küfürlü sesler gelirken, bazı masalardan kahkaha sesleri yükseliyordu.
“Yemin ederim ödeyeceğim borcumu, bırakın beni… Benim yedi tane evladım var!” duyduğum ses ile adımlarım duraksadı.
Yavaşça soluma doğru döndüm, adamın alnına bir silah dayanmıştı. “Yürü!” dedi tepesindeki adam, gözlerim korkuyla irileşti.
Artık adım atmayı kesmiş, kurtulmak için bir çıkış noktası arıyordum. Nefeslerim düzensizleşirken, korkuyla geriye doğru adımladım. “Kaçacak bir yer mi arıyorsun?”
Ekin’in sorusuyla bakışlarım ona döndü, seslerin geldiği yöne zevkle baktı.
“Ben… Gitmek istiyorum.” dedim kelimelerim bulanık bir şekilde çıkarken.
Ekin’in gülümsemesi daha da belirginleşti. Gözlerimi kapattım, bir an için her şeyin gerçek olmadığını düşündüm.
Sandalyelerde oturan insanlar, sandalyeler, masalar, atılan zarflar, çevirilen ruletler… Her şey kayboldu.
Lakin omzumda hissettiğim el, beni gerçekliğe çekti. “Gitmek?” gözlerimi açtım, yüzüne baktım.
“Buraya bir kez girdin, Aşkım.” Tayfun’un sesi, kulağımda yankılanıyordu. “Çıkmak için tek şansın var, bu masalardan birine oturur ve oyunu kazanırsın.”
Bacaklarımın bağı çözülmüş gibi hissettim. Gözlerim korkuyla doldu. “Buradan gidebilecek kadar, cesaretli misin?” Ekin, konuştu.
Her şekilde beni köşeye sıkıştırıyorlardı, bu masalardan birine oturmak zorunda olduğumu vurguluyorlardı.
Herşey bulanık ve karmaşık geliyordu gözüme, bir süre izleyici olarak masaların etrafında dolandım. İnsanları izledim, oyunlarını izledim, stratejilerini izledim, kaybettiklerindeki o çaresizliği izledim. Kazandıklarında ise gür kahkahalar attıklarını.
Gücümü topladım, sakince karar vermeye çalışıyordum. Riskliydi, hemde fazla riskli. Yinede bu masalara oturmak tek çaremdi.
Çok düşündüm. Hangi masaya oturursam, hangi oyunu oynarsam, kazanma riskim daha yüksekti ve hangi masalara oturursam kaybetme riskim daha yüksekti?
En sonunda bir masanın önünde durdum, tüm cesaretimi topladım. “Sanırım… Bu oyuna bir şans vereceğim.” dedim yanımdaki ikiliye bakarak.
Tam bu sırada, yanımıza bir adam geldi. “Dışarıdaki üç beyefendi, yeterli miktarda para verdi. İçeri alalım mı, efendim?”
Tayfun ve Ekin’in bakışları artık benim üzerimdeydi. “Alın.” dedi Tayfun, son darbeyi vurdu.
Ben ise korkuyla onlara bakıyordum. “Masaya otur, oyunu oyna ve kurtul.” dedi Ekin.
Tayfun ise masaya doğru eğildi. “Biriniz kalksın.” adamlardan biri isyan ederek, hoşnutsuz bir tavırla ayağa kalktı.
Burada sadece erkekler değil, kadınlarda vardı. Benim aksime, hepsi fazlasıyla şık görünüyordu. Ben ise tayt ve kazak ile buraya girebildim.
Tayfun omuzlarımdan tutarak, beni sandalyelere yöneltti ve sert bir şekilde oturttu. Sağımda duruyordu, Ekin ise solumda.
Oyun başladı ve ben, jetonları masanın üzerine dizmeye başladım. Gözlerim kartlara kilitlenmişti ama bir yandan da, masadaki adamlara dikkatle bakıyordum.
Sonra abimin sesini duydum. “Burada olduğunu sanmıyorum, gidelim.”
Tam bu sırada Ekin ve Tayfun, üzerime doğru eğildi. Tam bu sırada, ağabeyim bir nefes kadar yakınımdaydı.
Tayfun ve Ekin, artık tamamen önümdeydi ve abilerimin görüş açısını kapatmıştı. “Aşkım adında bir kız girdi mi buraya?” küçük abim konuşuyordu.
“Aşkım mı?” dedi Tayfun, ardından ise Ekin araya girdi.
“Aşkım kim ya? Sevgilini burada arıyorsan boynuzlanıyorsun kral.” Ekin yüzünden dişlerimi birbirine bastırdım.
“Eğer Aşkım buradaysa, onu hemen getirin!” büyük abim konuştu.
“Siz kimsiniz?” dedi Tayfun.
“Abileriyiz.” ortanca abimdi.
“Ooo.” alayla güldü Ekin. “Birinizin adı ise Mecnun olmalı o zaman. Aşkım ne lan?!”
“Ekin, sus ve ciddi ol!” Tayfun, onu uyardı.
Onları göremediğim için sadece seslerini duyuyordum, aynı zamanda etrafımdaki adamların oyunlarını takip ediyordum.
Yinede abilerimin beni görmelerinden korkuyordum. “Of Tayfun! Lütfen esprilerime güler misin? Ne zaman espri yapsam, sanki ruhun ağır vergiler ödüyor!”
Dudaklarımdan hafif bir kıkırtı çıktı. Büyük ağabeyimin sinirli sesini işittim.
“Bana bak delikanlı! Seninle dalga geçmiyoruz, o esprilerinide bize değil başkalarına sakla! Kız kardeşimiz burada mı, yoksa değil mi?!”
Dudaklarımı korkuyla ısırdım. “Bak kardeşim, burası karakol değil. O gündüz izlediğin programlar hiç değil. Kayıp ilanı vermiyoruz, ha çok madurum diyorsan senin için yapabilirim. Altına ise ‘En son kumarhane çevresinde görüldü, peşinde maço kılıklı abileri var’ diye eklerim.”
Tayfun’un sesini işittim. “Ekin, bir gün başın belaya girdiğinde ve seni öldürmek istediklerinde, bu senin suçun olacak.”
“Neyse ki o gün, bu gün değil Tayfun’um.”
Hızlı nefesler alıp vermeye devam ettim, ikilinin arkasında görünmüyordum. Beni gizlemeyi başarmışlardı.
Tayfun az öncekinden daha sert ve öfkeli konuştu. “Bakın beyler, burası sizin oyun alanınız değil. Eğer birini arıyorsanız, sessizce arayın. Ha oyun oynamak istiyorsanız, buyurun oynayın. Aksi takdirde buradan çıkmanız çok zor olur.”
“Evet, arkadaşım doğru söylüyor beyler.” Ekin, konuşmasa ölür zaten. “Tayfun sinirlenince ben bile onu durduramıyorum, adamın yüz kasları gerildiğinde etraftaki cansız nesneler bile korkuyor.”
Kendimi gülmemek için zorluyordum ama Ekin, her seferinde biraz daha komik olmayı başarıyordu. İkili bana döndüğünde, onlara saf bir şekilde gülümsedim.
Tayfun oldukça ciddi görünürken, Ekin ise otuz iki diş sırıtıyordu. “Allahım!” diye hayıflandı Ekin. “Tayfun, o üçlünün içeriye girişlerini gördün mü?” diye sordu.
Tayfun ise oldukça ciddi bir şekilde arkadaşına baktı. “Henüz kör olmadım, Ekin.”
“Ha pardon! Ben kör olduğunu düşündüm bir anlığına. Adamların yürüyüşünde, ‘Biz maçoyuz, mağaradan çıktık, bela çıkarmaya geldik, namusumuzu korumaya geldik!’ bir ifade vardı.”
Kıkırtılarım devam ederken, Tayfun’un kaşları çatıldı. “Birazdan o gülüşlerin solacak, kaybediyorsun.” Tayfun’un söyledikleriyle masaya döndüm. Yüzümdeki gülüş soldu.
Kaybediyordum. Evet, kaybediyordum!
“Kaybettin, Aşkım.” dedi Tayfun, Ekin ise ağzının içinden küfür mırıldanmıştı. “Artık çıkışın yok!”
Lakin tam bu sırada ortam bir anda gerildi.
Hemen arkamızdaki masada oturan bir adam, büyük bir kumar oynayan diğerine bağırdı.
Yere jetonları fırlatarak, kavga etmeye başladı. Korkuyla gerildim, ne olacağını anlamaya çalıştım.
Tayfun ve Ekin, sessizlikle onlara bakıyordu.
İkili büyük bir kavgaya tutuşurken, kumarhanedeki herkes bir anda kavgaya tutuştu.
“Sikeyim bunların yapacağı işi!” Tayfun, öfkeyle bağırdı.
Ekin, bir anda ciddileşerek belindeki silahı çıkardı ve ortamın karmaşasını çözmeye çalıştı.
Olaylar bir anda gerçekleşmeye başladı, herkes kavgaya tutuştu. Elimdeki kartları hızla masaya koydum, oturduğum masanın hemen solunda bir kapı açıldı.
Ekin ve Tayfun, olaylara müdahele etmeye çalışıyordu. Fırsat, bu fırsattı. Oyunuda kaybetmiştim, buradan ancak böyle çıkabilirdim.
Hemen yanımda duran valizi kucakladım, eşyalarımı asla bırakmazdım! Çıplak mı gezeyim?
Sandalyeyi devirerek ayağa kalktım, karmaşanın içinde kimsenin beni fark etmeyeceğine emindim.
Adım atmayı kestim ve koşmaya başladım, öyle koşuyordum ki… Canımı bir an önce kurtarmak istiyordum.
Adrenalin patlaması yaşıyordum, bütün kaslarım korkuyla gerilmişti. Kimsenin beni fark etmemiş olması tuhaftı.
Omzumun üzerinden geriye doğru baktığımda ise üç kişinin kapıdan bana baktığını gördüm.
Tayfun ve Ekin, ortalarında biri duruyordu ama kumarhanenin karanlığından yüzü görünmüyordu. Sadece parlayan mavi gözleri görünüyordu.
Ellerini cebine sokmuşlar, öylece kaçışımı izliyorlardı. Beni takip etmiyorlar, peşimden gelmiyorlar veya kovalamıyorlardı.
Üstelik peşimden gelen, onlar ait adamlar bile yoktu. Gözlerim kocaman açılırken, önüme döndüm.
Artık kumarhaneden uzaklaştım, sığınacak başka bir alan buldum. Bir çimenlerin içine atladım, nefesimi düzene sokmaya çalıştım.
Gözlerimi sakince kapadım. Başıma gelenleri bir süre boyunca anlamaya çalıştım. Neler yaşamıştım?
Herşey çok basit geliyordu, biraz tuhaf. Oyunu kaybetmeme rağmen, içerideki atmosfer bir anda değişti.
Şans ilk defa benim yüzüme güldü, kaçmam için bir sebep oluştu. Ben ise hiçbir şeyi düşünmeden kaçtım.
Ama neden beni yakalamadılar? Belkide, bana yetişemeyecek olduklarını anladılar ve pes ettiler.
Orada bir kumar oynamış olabilirim fakat oynadığım en büyük kumar hayata karşıydı.
Onların ağından kurtuldum, abilerimden kurtuldum. Geriye kalan, sadece yeni bir düzen kurmamdı.
İnanıyorum, başaracağıma inanıyorum!
Yüzüm gülecek, mutlu olacağım. Yeni bir şehir, yeni bir hayat, yeni bir ev, yeni bir iş bana çok iyi gelecek.
Kendi ayaklarımın üzerinde durabileceğim, en önemlisi ise özgürlüğümü doyasıya yaşayacağım.
Gerçekleştirmek istediğim bir çok hayal vardı. Dünya turuna çıkmak istiyordum, evet!
Derin bir nefes alırken, yüzüme vuran güneşin ışıklarıyla gülümsedim. Gözlerimi yavaşça araladım. “Ben kazandım.” diye fısıldadım. “Ben kazandım!”