2.Bölüm

1336 Words
Revin , İnsanın doğduğu, yaşadığı topraklar insana huzur vermeli… Kırmamalı, incitmemeli. Ama ben çok kırıldım… çok incindim. Annem, sırf maraba olduğu için konakta Bedire Hanım’ın aşağılamalarına, hakaretlerine maruz kalır; saygı görmezdi. Babam da dağ başında, taşlar arasında koyun sürüsünün peşinde, Zülfü Ağa’dan aynılarını… hatta daha fazlasını görerek yaşardı. Zülfü Ağa ile Bedire Hanım’ın iki çocuğu vardı: Sait ve Şilan. Sait evin büyük oğlu, Şilan ise ondan küçük, ailenin göz bebeğiydi. El bebek, gül bebek büyütülen bu iki çocuk, Zinarî ailesi ve aşireti için geleceğin teminatı sayılırlardı. Şilan… Anne ve babasının en kıymetlisi. Özel okullarda okuyan, eli sıcak sudan soğuk suya değmeyen, yere düşen burnunu bile eğilip almayan bir kız… Benimle aynı yaştaydı. O, bu topraklara doğduğunda değerli sayılarak doğdu. Şanslıydı. Benimse nasibime kırgınlık düşmüştü. Benim içinse hayat, küçük yaşta başlayan büyük sınavların toplamıydı. Toprak, herkese aynı adaletle kucak açmazmış meğer. Kimi toprağa basar büyür, kimi o toprağın altında ezilerek… Şilan sabahları konaktaki gürültüyü duymadan uyanırken, ben annemin gözlerindeki yorgunlukla, babamın ellerindeki nasırlarla büyüdüm. O’nun saçlarını tarayan uşaklar varken, benim saçımı rüzgâr tarardı. Onun eline en iyi kumaşlar, en değerli takılar yakışırken; benim elim, annemin yama yaptığı paçavralarla, babamın koyunlardan arta kalan yünleriyle tanışırdı. Çocuk aklımla bazen ona bakar, “Biz niye aynı değiliz?” diye sorardım içimden. Sonra annemin dizine başımı koyar, “Ana, biz de insan değil miyiz?” derdim. Annem susar, gözlerindeki kırgınlığı saklayamaz, saçlarımı okşarken sadece “Sabret evlat…” derdi. Yaşım henüz on beş, on altı… Babamın kesin baskısı yüzünden liseye başlayamadım; okulum yarım kaldı. Zaten bir babama koşup yardım etmekten, bir anneme konağa yardıma gitmekten neredeyse bir deri bir kemik kalmıştım. Ağabeyim ise liseyi bitirmiş, babamın desteğiyle güya üniversite sınavına hazırlanıyordu. Ailemizi bu fakirlikten kurtaracağı umuduyla ona sırtımızı dayamıştık. O hiçbir işe elini sürmez, bizim gece gündüz çalışıp kazandığımızı, günün birinde bir yerlerde büyük adam olsun diye ona harcardık. Ama bir gün… “Okul için, kitap için, defter için, internetten ders dinlemek için” diye aldırdığı, bizimse günlerce kuru ekmekle yetinmemize sebep olan o bilgisayar ve telefonlarla ders çalışmadığını, bahisler oynayıp oyunlara daldığını öğrendiğimde ilk koşup babama ben söyledim. Tabii ki bana inanmadı. Üstüne bir de dayak yedim. Sonra, ağabeyimi ispiyonladığım için ondan da bir posta dayak yedim. Annem… O gün babamla ağabeyimin üzerimdeki baskı ve şiddetine dayanamadı, arada kalmaktan bunaldı, çaresizlikten bir anda yere yığılıp bayıldı. Korkuyla patlamış dudağım, kaşımın kenarından süzülen ince kanım ve gözyaşlarım eşliğinde sürüne sürüne annemin başına gittim. Babam çoktan evden çıkmıştı, ağabeyim ise son tekmesini savurup gitmişti. Annem öylece yerde yatıyordu; ne yapsam uyanmıyordu. Can havliyle kendimi sokağa attım. Bir umut, birini bulur da yardıma çağırırım diye sokaklarda nefes nefese koştum. Ama annem hâlâ uyanmıyordu. En sonunda, kimseyi bulamayınca, umudum tükenmiş halde eve geri dönmek için koştum. Tam o sırada… Lüks bir siyah araba önümde aniden fren yaptı. Neredeyse bana çarpıyordu. O an öleceğimi sandım; korkuyla ellerimi savunma pozisyonunda kaldırdım. Beklediğim acı gelmeyince, yavaşça korkuyla kapattığım gözlerimi açtım. Şoför kapısı hızla açıldı ve Zülfü Ağa’nın oğlu Sait, yüzünde endişeyle yanıma geldi. “İyi misin?” dedi, beni baştan aşağı süzdü. İyi olduğumu fark edince elleriyle yüzünü sıvazladı. “Ne diye önüme atlıyorsun, çoban kızı?” diye sordu. Ama ben onu duymadım bile, nefes nefese fısıldadım: “Gitmem lazım… Annem hasta…” Ve koşmaya başladım. O anki ruh halimle Ağa’nın oğlundan yardım istemek aklımın ucundan bile geçmedi. Arkamdan bağırdı: “Dur, çoban kızı! Nereye gidiyorsun?” Cevap vermeden koşmaya devam ettim. Eve vardığımda annem hâlâ yerde, kıpırdamadan yatıyordu. Ağlamaya başladım: “Allah’ım… Ben ne yapacağım şimdi?” Babam huysuz bir adam olduğundan konu komşu bizi sevmezdi, kapı dahi açmazlardı. Yardım istesem de etmezlerdi. Ne annemin ne de benim telefonum vardı; ambulans çağırmak bile imkânsızdı. Tam o çaresizliğin ortasında… Açık unuttuğum demir kapının gıcırtısını duydum. Babam geldi sandım; ürkerek arkamı döndüğümde karşımda Ağa’nın oğlunu gördüm. Sait’i… Sait kapının eşiğinde birkaç saniye öylece durdu. Gözleri bir bana, bir annemin hareketsiz bedenine kayıyordu. Yutkundu. Sonra telaşla içeri adım attı, üstündeki temiz takım elbisesine aldırmadan dizlerinin üstüne çöküp annemin nabzını yokladı. “Ne olmuş ona?” dedi endişeyle. Sesindeki ton, o zamana kadar hiç duymadığım kadar samimiydi. “Bayıldı… Dayanamadı… Uyandıramıyorum!” diye hıçkırarak anlattım. Sait’in gözleri kararlı bir ifadeyle parladı. “Telaşlanma! Bir şey yapmamız lazım hemen.” dedi. Sonra ceketini çıkardı, annemin başının altına yastık gibi koydu. Yavaşça kolundan tutup beni kaldırdı. “Bir yere ayrılma. Su getir bana. Soğuk su!” diye talimat verdi. Koşarak mutfağa gidip tasla su getirdim. O sırada Sait annemin yanına eğilmiş, hafifçe omuzlarını silkeliyordu. Soğuk suyu avuçlarına döküp annemin yüzüne serpti. Birkaç saniye içinde annem hafifçe inledi. “Anne!” diye dizlerinin dibine çöktüm. Sait bana dönüp, “Bak, kendine geliyor. Panik yok. Ama yine de doktora götürmemiz gerek.” dedi. O an gözlerim doldu. Yıllardır çevremde ilk kez birinin gerçekten yardım ettiğini görüyordum. Babamın soğukluğu, ağabeyimin bencilliği ve köyün vurdumduymazlığı içinde, ilk kez biri annem ve benim için çırpınıyordu. Sait koluna girdi annemin, ben de diğer koluna. Yavaşça kaldırdık onu. “Arabam dışarıda. Hemen hastaneye götürelim.” dedi kararlılıkla. “Ama… babam…” dedim tereddütle. “Çoban kızı , Baban mı önemli, annen mi?” dedi gözlerimin içine bakarak. Cevap veremedim. Dudaklarım titredi. Sonunda başımı salladım. Bahçeden çıkarken konu komşunun bakışlarını üzerimizde hissettim. Fısıldaşıyorlardı. Kim bilir neler söylüyorlardı? Ama o an umurumda değildi. Annemin başı göğsüme yaslı, ayaklarımızın altında tozlu yol, önümde Sait’in varlığı… Hayatımda ilk kez, küçücük de olsa bir umut ışığı hissetmiştim. Arabanın arka koltuğuna annemi yatırdık. Sait sürücü koltuğuna geçti. Ben de annemin başucuna oturup ellerini tuttum. Motor çalıştı, lastikler köy yolunun taşlarında kayarken içimde karışık bir duygu dalgası kabarıyordu. Korku, minnettarlık, çaresizlik, umut… Hepsi bir aradaydı. Sait’in gözleri dikiz aynasından bana baktığında sanki içimdeki o karmaşayı anlamış gibiydi. “Merak etme, yetiştireceğiz.” dedi, sesi yumuşaktı. Ve ben ilk kez, doğduğum topraklarda birinin bana iyi davrandığını, incitmeden dokunduğunu hissettim. *** Sait’in arabası tozu dumana katarak şehir merkezine doğru ilerlerken ben annemin başucunda, ellerini tutmuş ağlıyordum. Ara ara göz kapakları aralanıyor, sonra tekrar kapanıyordu. “Dayan anne… biraz daha dayan…” diye fısıldıyordum dudaklarım titreyerek. Sait dikiz aynasından bana bakıyor, arada bir hızını arttırıp sonra tekrar düşürüyordu. Gözlerindeki endişeyi görmemek imkânsızdı. “Az kaldı, sık dişini Revin.” dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı. Nihayet hastaneye vardık. Sait arabayı acil servisin önüne yanaştırdı. Hemen kapıyı açıp annemi kollarına aldı. Ben de telaşla onun peşine takıldım. “Hemşire! Buraya bakın, bayıldı!” diye seslendi Sait. Beyaz önlüklü insanlar hızla yanımıza koştu. Annemi sedyeye aldılar, serum taktılar, tansiyonunu ölçtüler. O karmaşada Sait yanımdan bir an bile ayrılmadı. Elimi tuttu, “Korkma.” dedi. Dakikalar saat gibi geçti. Annemi bir odaya aldılar, kan testleri yapıldı, filmler çekildi. Doktorlar ciddi bir şeyden şüphelenmiş olacak ki daha kapsamlı tahliller istediler. Ben titreyen ellerimle yan yana diz çökmüş dua ederken Sait sessizce bekliyordu. Bazen omzuma dokunuyor, bazen sadece yanımda durarak destek veriyordu. Bir süre sonra beyaz saçlı bir doktor yanımıza geldi. Gözlüklerinin ardından önce bana, sonra Sait’e baktı. Yutkundu. “Anne-kız mısınız?” diye sordu bana. “E… evet…” diyebildim güçlükle. Doktor derin bir nefes aldı, “Tahlillerin sonuçları çıktı.” dedi, ses tonu yumuşaktı ama içinde sakladığı burukluğu hissetmek mümkündü. “Annenizin durumu ciddi. Bir süredir vücudunda gizlice ilerleyen bir hastalık varmış. Maalesef bu… kanser.” Sanki kulaklarım uğuldadı. Dizlerimin bağı çözüldü, olduğu yere çöktüm. “Hayır… hayır bu olamaz!” diye fısıldadım. Doktor dizlerimin üzerine çökmüş hâlimi görünce elini omzuma koydu, “Henüz geç kalınmış sayılmaz. Hemen tedaviye başlamamız gerek. Ama güçlü olmanız lazım.” dedi. O sırada Sait yanımda belirdi, beni kolumdan tutup ayağa kaldırdı. Gözlerimin içine baktı; yüzünde öyle bir kararlılık vardı ki, o an yalnız olmadığımı hissettim. “Duydun mu Çoban kızı? Henüz geç değilmiş. Sen de annen de güçlü olacaksınız. Ben buradayım. Ne gerekiyorsa yapacağız.” dedi. O an, gözyaşlarımın arasından ona bakarken, içimde bir minnet duygusu kabardı. Sanki o an sadece anneme değil, bana da yeni bir umut verilmişti. Evet, annem kanserdi. Evet, hayat bir anda altüst olmuştu. Ama Sait’in o kararlı bakışıyla, ilk kez, belki de ilk defa; yalnız olmadığımı hissettim. Ve o an içimden geçirdim: “Toprak bana merhamet etmedi… ama belki kader etti.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD