~ ÖZGÜRLÜĞÜN ESARETİ ~
Hayatımda Şehla kadar saf ve aptal birini tanımamıştım.
Aptallığı başına bela açtığı hâlde, hâlâ da kendi kafasına göre hareket etmeye devam ediyordu. Her kaçmasının ardından yarım saat bile geçmeden yakalanmasına rağmen, usanmadan tekrar tekrar kaçması aptallıklatan başka bir şey değildi. Hiç mi akıl edemiyordu, pençelerimin arasından kurtulmanın imkânsız olduğunu?
Şehla’nın rahat durmayacağını adım gibi bildiğim için Haydar’a, onu göz hapsine alması adına emrimi vermiştim. Zaten şüpheleniyordum; ama bu sabahki garip hâlleri, gözlerini kaçırması, benden bir şey sakladığı hâlde dile getirmemesi... Artık emindim: bir işler peşindeydi.
Adamlarımın büyük kısmını özellikle geri çektim, sırf o aptal kolaylıkla kaçabildiğini sansın diye. Bu planı yutması tam da beklediğim gibiydi. Kendince özgürlüğüne kavuştuğunu sanması, zekâsına güvendiğini gösteriyordu güya. Aptal!
‘Nasıl olur da bu kadar kolay kaçabildim’ diye hiç mi kuşku duymuyordu?
Bu işin içinde bir iş olduğunu hiç mi akıl edemiyordu?
İşte... Aptaldı. Gerçekten çok büyük bir aptal.
Kaçışının sonunda otogara değin varmasını bilerek istedim. Ki nereye kaçarsa kaçsın, gözlerimin her daim üzerinde olduğunu bilsin. Özgürlüğe kanat çarptığını sansın, umutlansın… ve o umudun sonunda, benim tarafımdan acımasızca ezildiğini görsün. Arslan Karâslan'dan kurtulmanın imkânsız olduğunu anlasın ve bunu, o bezelye tanesi kadar beynine kazısın istiyordum.
Otobüste, yirmi bir numaralı koltukta oturmuş, Şehla'nın gelmesini bekliyordum ama daha fazla beklememe gerek kalmadan bizim kaçak prenses otobüse girmişti. Kucağında taşıdığı oğlum Kılıç'la ardında bıraktığı ebeye bakıyordu. İhanete uğramış, aptal! Bundan bile haberi yok.
Hâlâ da ebeye, safça hüzün ve mutlulukla bakıyordu. Aslında ebe bana hiçbir şey anlatmamıştı, sadece her şey kontrolümde olduğu için onu da yönetebilmiştim.
Ebeye zarar verme niyetim yoktu.
En fazla işinden ederim, o kadar.
Şehla, ardına bakmayı kesip önüne döndüğü an “Karıcığım, kocanı unuttun.” diye alaylı sözler dudaklarımdan döküldü.
Sözlerim gayet sakindi ama onun kulağında siren gibi çınladığını biliyordum. Gözlerindeki hayal kırıklığına, umutlarının yıkılışına, az önceki sevincin nasıl söndüğüne tanık oldum. O berrak, mavi gözleri dolmuş, bir damla yaş yanağından süzülmüştü. Şoktaydı… Beni beklemiyordu.
Yıkılışına şahit olduğum gözlerine daha fazla bakamadığım için bakışlarımı kaçırdım; gözlerindeki o yıkımı izlemek, nedense hoşuma gitmemişti.
Oturduğum yerden ayağa kalktığımda, Şehla ürktü ve anında adımları geriye doğru çekildi. Her an kaçacak gibi bir hâli vardı… ve öyle oldu; ardına döndüğü gibi kaçtı.
♧ŞEHLA♧
Özgürlüğe hep hasret kalacak o kişiydim.
Hayat ne zaman yüzüme gülecekti? Yaşama umudumun son bulduğu gün mü? İşte o zaman hayat yüzüme gülse neyime yarardı? Bir işime yaramazdı ki, keza ruhum gibi ölmek isteyen bir bedenim olurdu.
İçimde yeni filizlenmeye başlamış umudum, uçurumun kenarında yuvarlanıyordu; sonu gelmişti. Hayallerim, sevincim, özgürlüğüm, yaşama umudum ve daha niceleri… o uçurumda yuvarlanıp gitti, geriye yıkılmış bir enkaz kaldı.
Uzun uzadıya gözlerime baktıktan sonra bir anda bakışlarını kaçırdı ve oturduğu yerden ayaklandı. İçimdeki korku beni kendime getirirken geriye doğru adımladım. Kaçıp gitmem, adam demeye bin şahit bu şeytandan kurtulmam gerekiyordu. Ve bu yüzden bir saniye bile düşünmeden, kucağımda oğlumu sımsıkı tutarak arkamı döndüm ve koşmaya başladım.
Otobüsün çıkışına doğru ilerliyordum ki, birden Arslan’ın adamları otobüse binerek yolumu kestiler. Nefesim anında boğazımda tıkanıp kalırken “Şehla," diye Arslan'ın baskın sesi ciğerlerime saplandı. "Kılıç'ı Haydar'a ver." İtiraz istemiyordu.
Oğlumu alacaklardı.
Onu benden koparacaklardı.
Kucağımdaki canımdan öte canıma daha sıkı sarıldım, korku dolu benliğimle ardımda kalan Arslan'a döndüm ve koyu kahverengi gözlerine yalvarırcasına bakarak 'hayır' dercesine başımı yavaşça iki yana salladım. Gözyaşlarım çoktan akmıştı.
Oğlumu kimselere vermek istemiyordum.
"Zorluk çıkarma, Şehla." diye fısıldarken üzerime doğru bir adım atmıştı. "Kılıç'ı Haydar'a ver."
"Bağırırım, yemin ederim bir adım daha atarsan bağırırım!" diye onu tehdit etmek istercesine tısladım. "Ne olur… izin ver oğlumla gideyim. Aksi hâlde bağırır, herkesi başımıza toplarım.”
“Bağır,” diye sakinliğinden hiç ödün vermeden mırıldandı. “Kim yardımına gelecek?”
Tek kelime edemedim.
Bir adım daha attı, kendisini az biraz eğdi ve gözlerimin en ücralarına baktı. Ve sonra adaletsizliği beynime kazımak istercesine “Unutma… adaletsiz bir ülkede yaşıyoruz.” diye aynı sakinlikle eklediğinde, sözleri beynime çivi gibi çakıldı.
Evet… adaletsiz bir ülkede yaşıyorduk. Köpeklerin salınıp insanların zincirlendiği bir ülke…
Bu gerçek karşısında içim nefretle kıvranırken, ona daha bir nefrete baktım. O ise bir anda “Bağır!” diye kükredi, korkuyla irkildim. “Bağır lan! Kim yardımına gelecek, görmek isterim!” diye bir kez daha kükredi. Öyle ki, yardıma koşacak kim varsa, onu tek hamlede boğacak bir hâli vardı.
Kimseler gelmedi… bu kükreyişe kimseler gelmedi.
Hiçbir şey yapamadım, gözyaşı dökmekten başka.
"Bağır lan, bağır!" Çenemi sertçe kavrarken kükremişti. "Bacak kadar boyuyla bir de beni tehdit ediyor bu anasını sattığımın kahpesi!" derken çenemi sertçe itip yüzümü yana savurdu, ardından tüm gücümle direnmeme rağmen oğlumu kucağımdan kolaylıkla çekip aldı ve doğruca Haydar abiye uzattı.
“Karâslan mâlikanesine götür!” diye sanki her şey olması gerektiği gibiymişcesine soğukkanlı bir şekilde emir verdi.
Karâslan mâlikanesi mi?
Arslan'ın ailesinin evi…
İçime büyük bir korku çöreklendiğinde, Haydar abi çoktan kucağımdaki oğlumla otobüsten çıkmak üzere arkasını dönmüştü. “Hayır! Hayır ne olur oğlumu götürme!" diye Haydar abinin ardından bağırırken, oğlumu götürmesin diye peşinden koştum.
Ben daha oğluma varamadan, Arslan belimden kavrayarak beni yerime çiviledi. "Şşş… Şehla..." diye fısıldadı, saçlarımın arasından kulağıma sinsice süzülen nefesiyle tüylerim diken diken olmuştu. Kendimden iğrendim… içim bir kötü oldu, sanki bedenimin tüm uzuvlarına kirli elleriyle dokunmuş gibiydi. Oysa bir fısıltıydı.
Kirli elleriyle belime sarılması…
"Özgürsün artık. Gidebilirsin," dedi ve sonra kollarını gevşetip beni bıraktı.
Özgür müyüm?
Oğlum olmadan mı?
Önümden geçip gideceği sırada bir anda durdu ve bana döndü. Harap düşmüş, şoktan beyni donmuş aciz hâlimle göz göze geldiğinde ise uzun uzun, içimi delip geçen bir bakışla acizliğime baktı. "Bu dünya para ve kötüler için güzel,” diye fısıldadı alayla. “Senin gibi aptallar için değil. Yani… özgürlüğün çöp."
Oğlum olmadan çöptü tabii.
Bir anlığına o alaycı hâlinden sıyrıldı, yüzüne garip bir ciddiyet oturdu. “O kadar aptalsın ki…” derken üzerime doğru eğilmişti. “Aptallığını kelimelere dökemiyorum. Kılıç'tan oldun."
Donup kaldım. Ne gözyaşı, ne çığlık… sadece boşluk.
Çok istediğim özgürlüğüm elimdeydi belki, ama onun karşılığında oğlumdan olmuştum. Ben böyle bir özgürlüğü hiçbir zaman hayal etmemiştim ki. Oğlum olmadan, özgürlüğü hayal etmek aklımın ucundan bile geçmedi.
Umut… benim tek umudum, tek özgürlüğümdü.
O olmadan ben hiçtim.
Yer ayaklarımın altından çekilmiş gibi düşeceğim sırada biri kolumdan tutarak düşmemi engellmişti. "Şehla, hadi Arslan Bey'in peşinden git; oğlun Umut'tan olma." dedi, ebe. Bana ihanet etmişti. Resmen hayallerim ve sevincimle çocuk oyuncağı gibi oynamıştı.
"Bb-bana ihanet ettin." diye hayal kırıklığıyla fısıldadım. Hayallerimle, sevincimle çocuk oyuncağı gibi oynamıştı. "Umudumla oynadın..."
"Hayır!" diye hemen itiraz etti. "Yemin ederim, Arslan Bey bir anda çıktı karşıma…"
Ne olduğu umurumda değildi, sadece oğlumu istiyordum. Bundan ötürü ebenin elinden kolumu çekip kurtardım ve Arslan'ın peşinden koştum.
Oğlumu almadan özgürlüğüme kanat çırpmayacaktım.
Umudumu yeşerten oğlumu bana vermek zorundaydı, yoksa yaşayamazdım.
Kalabalığın arasından geçerken çırpınan gözlerim, Arslan'ı bulabilme umuduyla etrafa bakınıyordu. Ama neyse ki çok geçmeden onu kendi arabasına doğru ilerlerken gördüm.
"Arslan!" diye ardından bağırdım ama durmadı. "Arslan, ne olur oğlumu bana ver!" diye bir kez daha bağırırken, celladıma doğru koşmuştum.
♧ARSLAN♧
Şehla'nın peşimden geleceğinden adım gibi emindim, geliyordu da. Gelsin, ayaklarıma kadar gelsin.
Benim için açılan aracın kapısından arabaya bineceğim sırada, Şehla yanıma ulaştı ve kolumdan tutarak buna engel oldu. "Yalvarırım Arslan, yalvarırım." diye yüreğindeki acıyla titreyen sesiyle yalvardı. "Oğlumu bana ver. Umut olmadan yapamam."
"O zaman inadı bırak ve arabaya bin." dedim lafı gevelemeden. "Kılıç'a anca bu şekilde kavuşabilirsin; benimle evlenerek."
Şehla'nın benimle evlenmekten başka şansı yoktu, çünkü ortada çocuk vardı. Annemin inadına başlattığım bu evlilik, artık oğlum içindi; anasız büyümesin diyeydi. Artık ileride ne olur bilmiyorum. Ya Şehla'ya daha fazla tahammül edemeyip öldürürüm ya da oğlum için katlanırım.
Yakarışlarının bir işe yaramadığını ve başka şansının olmadığını anlamış olacak ki, boynu bükük bir hâlde pes edip arabaya bindi. İşte her şey bu kadar kolaydı. İleride özgürlüğümü elime vermedin diye bana dert yakınmazdı en azından.
Etrafa son bir kez göz gezdirip her şeyin yolunda olduğuna emin olduktan sonra arabaya bindim. “Gidelim,” dedim şoföre kısa ve kesin bir komutla.
♧ŞEHLA♧
Arabanın köşesine sinmiş, kaderime içli içli ağlarken hayatımı alt üst eden adamla nasıl evleneceğimi düşünüyordum. Ciğerim yanıyordu, nefes alamıyordum. Zordu, çok zor. Bunun acısı katlanılmazdı. Ama oğlum…
Neden Allah'ım? Neden el kadar bebeğe bağlandım?
Kendi kasvetli düşencelerimde boğulurken Arslan bir anda paltomun cebinden bir şey çıkardı, ister istemez refleksle ona baktım. Elindeki para dolu zarfı görünce korkuyla yutkundum, gözbebeklerimin büyüdüğünden emindim. Yine ve yine hırsızlıkla suçlanacaktım.
Biliyorum.
"Bu parayı nerden buldun?" diye sorarken zarfın içindeki yüklü miktardaki paralara kaşlarını çatmış bakıyordu. "Kimin hırsızlığını yaptın?" Şaşırmadığım sorusunu sorduğunda ise derin bakışları ıslak gözlermi buldu. "Ebe mi verdi?"
Gerçeği ona söylersem, ebeye zarar verir miydi ki?
Gözlerimdeki ikilemi ve ne düşündüğümü görmüş olacak ki "Merak etme, hatalarının cezasını bir başkasına kesmem." diye mırıldandı. Herkese iyiydi, bir bana kötüydü; o çalışan kadının hayatını kurtardı, ebeye ses etmedi. Hâlbuki ben de suçsuzdum ama suçsuz yere yargılanıyor ve acı çekiyordum.
Beni görmüyor muydu?
Gözlerim doldu, yüreğim acıyla sıkıştı.
"O verdi, değil mi? Ondan bu kadar rahat kaçabildin." Elimdeki paraya güvendiğimi ima ediyordu.
"Kim verdiyse verdi! Sana ne!" diye içimdeki hüzünle sinirle tısladığımda, elindeki zarfı çekip almak için eline uzandım ama o, pencereyi açtığı gibi parayı sokağa savurdu.
"Emin ol ki sokaktaki sahte dilenciler bile senden daha değerli!" dedi, beni ne kadar kırdığını bilmeden. Belki de biliyordur.
◇◇◇
Kolumdan ittiricesine beni odaya koydu ve kapıyı ardından şertçe kapattı.
İtilmenin etkisiyle sendelenirken, Umut'umu bulma umuduyla odaya göz gezdirdim. Nerdeydi benim oğlum?
Arsla, "Yarın akşama kadar bu odadan çıkman yasak!" diye tısladı ve gitmek için ardına döndüğü sırada "Oğlum?" dedim sorarcasına, odaya göz gezdirmeye devam ederek. "Umut nerde?"
Biricik oğlumu ailesinin evine göndermişti biliyorum, ama belki bir ihtimal göndermemiş diye umut etmiştim. Fakat oğlumun yokluğu boş bir umut içerisinde olduğumu haykırıyordu.
"Cezalısın!" dediğinde odada gezinen bakışlarım onu buldu. "Düğün gerçekleşmeden önce Kılıç'ı göremezsin!"
"Nn-ne?" diye inanamıyorcasına fısıldadım. Bu saçmalıktı; saçmalıktan öte acımasızcaydı. "Geldim işte!” diye içimdeki siniri bastıramayarak bağrıdım. “Daha ne istiyorsun Allah'ın belası?"
Ben bir saat bile oğlumdan uzak kalamazken...
"Kaçmadan önce düşünecektin, Şehla. Çek cezanı," dedi ve gitmek için ardına döndü ama ben son anda kolundan tutup onu durdurdum. "Yalvarırım, Arslan. Oğlumu getir... Ne olur..."
Oğlum, Yıldız ile Hayat Hanım'ın elinde kim bilir ne hâldeydi? Bana duydukları nefretin acısını oğlumdan çıkarırlarsa…
Aklımda dolanan o korkunç ihtimallerle "Yemin ederim, bir daha hiçbir yere kaçmam. Yeter ki oğlumu getir." diye yemin ettim. "Hem... hem ne istersen yaparım. Kulun, kölen olurum. Kaçmam, bir dediğini iki etmem."
"Ne istersem mi?"
"Nn-ne?"
"Ne istersem yapacak mısın?" diye derin ve anlam veremediğim boğuk bir sesle fısıldadı. Oğlumun hayatı için tabii ki de yapardım, gerekirse Umut için ölürdüm. Bundan ötürü başımı aşağı yukarı yavaşça salladım.
"Beni tatmin et!"