~ BİR DÜĞÜN, BİN ZİNCİR ~
Kılıç için ne kadar ileriye gidebilir diye merak edip onu test etmek istemiştim ama beklemediğim bir anda suratıma yediğim sert bir tokatla, merak dahi olsa haddimi aştığımı anlamıştım.
Tokadın şiddetiyle çenem kaskatı kesilmiş, ellerimse iradem dışında sıkı birer yumruk hâlini almıştı. Benden korkup çekinen Şehla'dan bunu beklemiyordum. Tokat atması… bunu gururuma yediremeyip hızla odadan çıktığımda kapıyı ardımdan kilitlemeyi ihmal etmedim.
Sinirden titreyen ellerimle kapıyı kilitlerken Şehla'nın yalvarışlarını, kapıya ardı ardına indirdiği yumruklarını umursamadım, aksine onu kendi hâlinde acı içinde bırakarak orayı terk ettim.
Ne bekliyordum?
Beni tatmin etmesini mi?
Hayır.
Hayır ama içimdeki arsız yanım, o tatmini istemişti işte.
♧ŞEHLA♧
İçim yana yana bekledim.
Zira elimden hiçbir şey gelmiyordu artık, beklemek dışında.
Vicdansıza yalvarıp yakardığım hâlde oğlumu bana getirmedi, ben de bu yüzden -hangi haklı sebeple ceza aldığımı bilmediğim cezanın- cezamın sona ermesini yüreğimdeki acıyla bekledim. Artık ne ağlıyordum ne de bağırıp çağırıyordum. Yorulmuştum.
Yüreğimin acısını haykıran gözyaşlarım çoktan yanaklarımda kurumuş, geriye sadece izleri kalmışken öylece dalgın bakışlarla uzaklara dalıp gittiğimin farkında değildim.
Kendime çektiğim bacaklarımın etrafına kollarımı dolamış ve başımı dizlerime yaslamıştım. İşte son birkaç saattir öylece mavi gökyüzünün dinginliğinde kaybolmuştum.
Hasret kalmıştım.
Gökyüzüne...
Havaya...
Denize...
Özgürlük hissiyatına hasret kalmıştım.
Öyle bir dalgındım ki, kapının açıldığını ve içeriye birinin girdiğini fark etmedim bile. Anca "Şehla..." diyen Arslan'ın derin sesiyle kendime gelebildiğimde gökyüzündeki dalgın bakışlarımı çektim ve umutla ona baktım.
Oğlumu getirmemişti.
"Oğlum nerede?" diye sorduğumda oturduğum yerden ona nefret ve tiksinircesine bakıyordum.
Oğlumu getirmeden buraya hangi yüzle geliyordu? Onun bu vurdumduymazlığı karşısında öfkelenirken sessizliğiyle birlikte daha bir öfkelendim, bundan ötürü oturduğum berjerden hızla ayağa kalkarak üzerine yürüdüm. "Oğlum nerede Arslan!? Onu bana getir. Ne olur..."
Yalvarışlarıma, oğlumun hasretiyle tükenmişliğime ve her an ağlamak üzere olan benliğime aldanmayıp -sonradan fark ettiğim- elindeki göğüs pompasını bana uzattı. "Kılıç aç," dedi acım umurunda değilmiş gibi. "Sütünü sağ."
Benden istediği şey karşısında dudaklarım istemsizce aralanırken bir an beynim dondu.
Ciddi miydi?
Yoksa gerçekten benimle dalga mı geçiyordu?
Elindekini öfkeyle alıp odanın bir köşesine fırlattım ve koyu kahvelere nefretle bakarak "Oğlumu getir!" diye bağırdım, ardından onu sert göğsünden ittirdiğimde ise "Duydun mu beni!?” diye aynı öfkeyle ekledim. Gözüm hiçbir şey görmüyordu artık. ”Onu getir bana!"
Karşımdaki vicdansız ne sinirlendi ne de bir tepki gösterdi, beni tınlamayıp daha demin oturduğum koltuğa doğru ilerledi ve bacaklarını iki yana doğru açarak rahatça oturdu. Koyulaşmış gözbebekleriyle gözlerimin içine derinden bakarken "Ne yapacağını biliyorsun." dedi.
Kendisini tatmin etmemi bekliyor olamazdı, değil mi?
Gözlerindeki haylaz parıltı ve şeytan bakışlarına bakılırsa tam da bunu bekliyordu.
Neden bunu istiyordu?
Neden?
“İstemiyorum…" diye tüm yorgunluğmla fısıldadığımda gözlerine bakıyordum. "Oğlumu istiyorum." İsyan edercesine mırıldandığımda ise dudaklarım titremiş, gözlerim çoktan dolarak her an akmak için an kollamıştı.
Şuracıkta oturup ağlamamak için kendimi zor tutuyordum, zira iki saatten fazla bir süredir oğlumdan uzaktım ve... acı çekiyordum.
Acı içinde kıvranmaktan başka elimden bir şey gelmediği için karşımdaki şeytanın harelerine yalvarırcasına baktım. Bana acısın istedim ama o gözlerini duygusuzca dikmiş, bana bakmaya devam etmişti.
Vazgeçmeyecekti.
Vazgeçtim.
Yanına gitmemekte direnen bacaklarıma inat yanına doğru adımlarken ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırıp yumruklarımı sıktım. Celladımın yanına vardığımda ise öylece beklemek yerine bacaklarımı iki yana doğru açarak kucağında yerimi aldım.
Anında kaskatı kesildiğine ve iki yanında yumruklarını sıktığına şahit oldum, umursamadım. Bir an bile gözlerine bakmazken açıkta kalan boynuna gömüldüm ve oraya neredeyse hissedilmeyecek cinsten tüy misali küçük bir öpücük kondurdum.
Kendisini daha çok sıktı.
Gerilediğini hissedebiliyordum. Belki de bunu yapmamı o da istemiyordu, sadece bana acı vermek için benim varlığıma katlanmaya çalıyordu. Ne olur... ne olur beni durdur. Yalvarırım...
Titreyen ellerimle gömleğinin düğmelerini çözmeye başladım; boynum büküktü ve yüzüm, boynuna neredeyse değecek kadar yakındı. Öyle bir yakındı ki, soğuk lavanta ve sedir ağacının keskinliği, teninden gelen metalik bir serinlikle karışmış kokusu burnumu dolduruyordu. Yalın ama keskin...
Hoş bir kokuydu.
Ama benim kâbusumdu.
Midemi bulandırıyor, bana acı veriyordu.
Gömleğinin düğmelerini çözdükçe ortaya çıkan dövmesiyle bir an duraksadım, bana tecavüz ettiği o karanlık gece aklıma gelmişti. İçten içe ürktüm, sanırım benden istediği şeyi yapamayacaktım.
Oğlum için olsa dahi ikinci bir kâbusu kaldıracak gücüm ve bünyem yoktu, bu yüzden geri çekileceğim sırada o benden önce davranıp bileklerimden tutarak beni durdurdu.
“Bunu yapmana gerek yok, Şehla." demesiyle bir an şaşırsamda rahat bir nefes almam uzun sürmedi. "Bana söz ver sadece…" Sözleriyle birlikte kaşlarımı istemsizce belli belirsiz çatarken az biraz geri çekildim ve gözlerine, ne demek istediğini anlamadığımı beyan etmek istercesine baktım. "Bir daha kaçmayacaksın… söz veriyor musun?"
Söz versem de vermesem de kaçamazdım zaten, keza her buna yeltendiğimde günün sonunda umutlarım tükenircesine yakalanıyordum. Kaçışım yoktu.
Onu başımla onaylayarak söz verdim, sonra "Umut?" dedim sorarcasına. "Onu bana getirecek misin?"
"Önce söz ver, Şehla." Onu başımla onaylamam onu tatmin etmemişti belli ki.
"Söz… bir daha kaçmayacağıma söz veriyorum." diye söz verdim, sonra bir an onunla evlenmek zorunda kalacağım aklıma geldi. Kendimi kötü hissettim, korktum. Bana dokunacak mıydı? Dokunmasındı.
"Söz veriyorum, sana dokunmayacağım." diye sanki içimden geçenleri, korkumu anlamışcasına bana söz verdi. "Kaçmadığın müddetçe sana zarar vermeyeceğim." O an yüreğimden büyük bir yük kalktı. "Oğlumuza ana ol yeter."
Günlerden sonra ilk kez içtenlikle belli belirsiz tebessüm ederken "Tt-teşekkür ederim." diye sevincimi beyan ettim, sanki asıl olması gereken bu değilmiş gibi acizce teşekkür ediyordum bir de.
Teşekkürüme bir tepki göstermeyip "Yerin güzel herhâlde?" dedi imayla.
O demeyene kadar kucağında oturduğumun farkında değildim, bir an unutmuştum. Hemen mahcuplukla kucağından kalktım, o ise ayaklandı ve odadan çıkmak için kapıya doğru ilerlemeye yeltendi fakat son anda kolundan tutup onu durdurdum. "Umut... onu getireceksin değil mi?"
"Getireceğim... beni buna pişman etme!" dedi ve kolunu benden kurtarıp odadan çıktı. Yüzünü kara çıkarmayacak ve onu, buna pişman etmeyecektim; yeter ki oğlumu getirsindi. Bir daha kaçmayacaktım; yeter ki sözünü tutsundu.
Kısa bir süre sonra kucağında becereksizce taşıdığı oğlumla birlikte içeri girdiğinde hemen yanına koştum ve oğlumu kucağından alarak kucağıma aldım. "Oğlum... Annem benim." derken onu bağrıma bastım.
Arslan belli ki korkmam için bana yalan atmıştı, zira oğlumu ailesinin mâlikanesine gönderdiği falan yoktu. İşte… işte bu denli acımasızdı.
Ben oğlumu severek öpüp koklarken o odayı çoktan terk etmişti.
Rahat bir nefes aldım ve hemen oğlumu emzirmeye başladım.
◇◇◇
Tüm bu ihtişam...
Tüm bu konuklar…
Tüm bu güzellikler benim için miydi?
Güzel değil, bir düğün, bin zincirdi benim için.
Mutlu değildim, sadece oğlum için katlandığım bir andı; hayatımı kökten değiştirecek bir an.
Zarif saten gelinliğim, hafif dalgalarla şekillendirilmiş saçlarım ve doğal makyajımla bir peri kadar eşsiz görünüyordum. Ama kimin için? Arslan... hayır, oğlum için. Sadece o...
Katlandığım her şey, yalnızca onun içindi.
"Hazır mısın?" diyen Arslan'la bakışlarımı aynadan çektim ve oturduğum masadan kalkarak bana uzattığı elini tuttum, o ise kolunu dirseklerinden kırıp koluna girmemi sağladı. Hiç tepki göstermedim, müsade ettim sadece.
Nefret ettiğim, dünyada cehennemin kapılarını bana aralayan adama kendimi teslim ettim ve evliliğimizi tüm dünyaya göstermek için otel odasından çıktık.
Beni beyazlar içinde ilk gördüğünde kısa bir an derin bakışlarını benden alamamış ve içimi ürpertecek cinsten yutkunmuştu, fakat kendisine gelmesi uzun sürmemişti.
Benden etkilendi desem yalan olur. O benden etkilenecek, hele de iliklerine değin nefret eden birinden etkilenecek biri değildi. Neticede Arslan'ın, bakanın bir daha bakacağı bir çekiciliği vardı ama ben ondan ne etkileniyor ne de varlığından haz ediyordum.
Nefret ediyordum ondan.
Tüm iliklerime değin…
Neden bir tuhaf olduğunu ve neden o şekilde davranıp bana baktığını anlamış değildim, sanırım evliliğimiz ona da garip ve olmaması gereken bir şeymiş gibi gelmişti.
Neden vazgeçmiyordu peki?
Neden ikimizi de bu cehenneme mahkûm ediyordu?
Annesinin inadına ikimizin de hayatına son vermesi ne kadar doğruydu?
Aşağı kata indikten kısa bir süre sonra tüm konukların önünde tekrar bir resmi nikâh kıydık. ‘Evet’ dediğim o an bir kez daha öldüm ama elimden hiçbir şey gelmedi. İçim yana yana gülümsedim sadece.
Bana hasetle bakan Yıldız ve Hayat Hanım'a inatla gülümsedim. Planlarının suya düşmesi ve onların o hâlleri beni içten içe mutlu etmedi değildi. Hak etmişlerdi. Bu evlilik ne kadar hoşuma gitmese de Arslan onlara iyi bir ders vermişti. Hayatları boyunca unutamayacakları bir ders…
“Ne düşünüyorsun?” diyen Arslan'la kendime geldim ve bakışlarımı gözlerine çıkardım. O an ister istemez yutkundum; çünkü çok yakındık ve bu yakınlık beni huzursuz hissettiriyordu. İşte bu yüzden yanından hemen şimdi kaçıp gitmek istiyordum ama ne var ki varlığına çoktan maruz kalmıştım.
Konukların önünde salına salına dans ettiğimizden ötürü ondan uzaklaşmak gibi bir şansım yoktu.
“Şehla?” diye belimden dürtmesiyle “Hh-hıı…” diye irkilerek kendime geldim, gözlerinde kaybolduğumu yeni yeni idrak ediyordum.
“Habire nereye dalıyorsun?” diye sitemle sorduğunda ses etmedim. “Gerdek gecesini düşünüyorsan korkma.” derken dudaklarına konmuş çapkın gülüşüyle bana göz kırptı.
Benimle eğleniyordu.
Ya canımı yakmak için yapıyordu ya da…
Bilmiyorum, belki de sadece kafamı dağıtmak istiyordu.
O kadar mutsuzdum ki… hiç tepki vermedim, bu yüzden benimle eğlenmeyi kesip ciddiyete büründü. “Geçmişi unutacağım, Şehla.” dediğinde o an dikkatimi çekmişti. “Sen de unut. Ama günahını asla!” Sert, baskın çıkan son sözleriyle istemsizce gözlerim doldu.
Günahkâr mıydım?
Belki… ama kız kardeşinin günahı değildi.
“Seni kabul ediyorum.” dedi ve hemen ardından beni kabul ettiğini beyan etmek istercesine eğilip alnıma baskın bir öpücük kondurdu, tam o anda flaş patlamıştı.
Fotoğrafımız çekilmişti.
◇◇◇
Arslan, çevresine ayıp olmasın diye beni birkaç iş ortakları ve yakın arkadaşlarıyla tanıştırdığında hepsine tebessüm etmekle yetindim. Birkaç kişi dışında çoğu kişiyi sevmedim, bundan ötürü bir an önce bu ortamdan defolup gitmek istiyordum.
Neyseki kısa bir süre sonra konuklar yavaş yavaş dağıldığında bundan yararlanıp çalışanların yardımıyla otel odasına çıktım. Neden evde değil de otelde kalıyorduk bilmiyorum.
Ne gerek vardı yani?
Hiç gerek yoktu çünkü oğlumdan gereksiz yere ayrı kalıyordum, bu yüzden aklım sürekli ondaydı ama neyse ki düğünden önce biricik oğlum için sütümü sağmıştım.
Günün tüm yorgunluğunu üstlenmiş bir hâlde odaya vardığım gibi öylece yatağa oturdum. Tıpkı bir gelin gibi damadımı beklediğim falan yoktu, sadece oturmuş öylece derin düşüncelere dalmıştım. Evlendiğim adamın varlığına nasıl katlanacaktım? Onu bir kaşık suda boğmak isterken nasıl onunla...
Bir ömür geçmezdi.
Aynı çatı altında...
Aynı odada…
Hiçbir korkum yoktu aslında; çünkü bana dokunmayacaktı, söz vermişti. Mutsuzdum sadece. Ne de olsa hayatımı mahveden, bana tecavüzü en acı şekilde yaşatan adamla evlenmiştim.
Acı ki... Ne acı...
Yorgunlukla bıkkın bir nefes verdim ve duş almak için oturduğum yataktan ayaklandım, tam o sırada kapının kartı okutulduğunda içeriye Arslan girdi. Üstünde siyah, damat ceketi yoktu. Beyaz gömleğinin ilk birkaç düğmesi açılmış, saçları darmadağın olmuştu. Alkol tükettiği belliydi. Üstelik gözlerindeki kızarıklığı, yorgunluğu görebiliyordum. Pişman mı olmuştu benimle evlendiğine?
Gebersin!
Pişmanlıktan geberip gitsin inşallah!
Onu görmezden gelip banyoya yöneldiğimde bileğimden tutarak beni durdurdu. “Suçsuzluğunu ispat edebileceğin bir kanıtın var mı?" diye hiç beklemediğim bir anda sormasıyla neye uğradığımı şaşırıp kaşlarımı çattım. Bunca zaman sormadı da yeni mi soruyordu?
Öfkelendim.
Öyle bir öfkelendim ki… ama içten içe yaşadığım öfkemi dışa vuramadım.
Öfkelendim çünkü hayatımı mahvettikten sonra benden bir kanıt istemsi, aklı başında birinin yapacağı bir şey değildi. Gerçi önceden isteseydi de verebileceğim bir kanıtım yoktu. Yine de sorsaydı keşke. Yine de bir kez olsun beni dinleseydi. Ya da inansaydı.
İşte o zaman belki bugün bu hâlde olmazdık.
"Bir şey sordum." diye hüznün verdiği o boğuk sesiyle mırıldanırken arkamdan elleriyle kollarımı kavradı ve omzuma tüy misali küçük bir öpücük kondurdu. Tiksindim; midem ağzıma geldi, başım ise bulandı. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. "Kanıt..."
"Yok," dedim sesim titrerken. Yaşlı gözlerimden bir iki damla yaş firar ettiğinde ise "Beni senden kurtaracak bir kanıtım yok." diye yüreğimdeki acıyla mırıldandım.
Keşke… keşke suçsuzluğumu ispatlayacak bir kanıtım olsaydı. Ama yoktu işte.
İnce dudakları öpmeden, öylece omzumda gezinip dururken yeni çıkmış sert sakalları tenime batıyordu. Hani bana dokunmayacaktı? Bu yaptıkları neydi böyle? Verdiği o sözler yalan mıydı?
İnadıma yapıyordu.
Canımı yakmak için yapıyordu.
Kollarının arasından kurtulup çekip gitmek istiyordum fakat buna yeltenmeye kalmadan kavradığı kollarımı bıraktı. Çekip gitmeme izin verdi sandım ama gelinliğimin düğmelerini tek tek çözmeye başlamasıyla yerimde buz kesildim.
Dokunmayacaktı.
Söz vermişti, dokunmayacaktı.
Arslan, sözünden dönecek biri değildi ki.
O hâlde bu olanlar ne?
Ellerimle gelinliğimin eteğini sıkıca kavrayıp "Aa-Arslan..." diye neredeyse duyulmayacak bir fısıltıyla mırıldandım. Burnumun ucu sızlarken gözyaşlarım her an akmak için an kollamaya başlamıştı bile.
Belime değin uzanan düğmelerin hepsini tek tek çözdükten sonra benden uzaklaştı. "Şimdi gidebilirsin,” demesiyle bir saniye dahi beklmeden oradan hemen uzaklaştım ve banyoya girdim.
Allah'a şükür ki bana dokunmadı.