BÖLÜM 17: AV VE AVCI

1749 Words
~ AV VE AVCI ~ Tecavüze uğradığım o gün, daha dün gibi aklımdaydı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum artık; sanki zaman benim için çoktan bitmiş gibiydi. Zira daha dün umutlar içerisindeyken bugün bir haftadır Arslan’la evliydim ve bunu nedense yadırgamıyordum. Normal olmayan hayatım garip bir şekilde normalmiş gibi akıp gidiyordu. İşte bu acımasızcaydı. Ömrümüzden ömür alan zaman, gerçekten de acımasızdı. Arslan hâlâ da sözünden dönmüş değildi, bu yüzden az da olsa gün içerisinde huzurluydum. Geceleri geç saate kadar eve dönmemesi, hatta bazen sabaha dek hiç dönmemesi işime geliyor ve yokluğu bana huzur veriyordu. İkimiz de bir haftadır, neredeyse birkaç saatten fazla aynı yatakta yatmış değildik. Aslında o birkaç saatte onunla aynı yatağa girmezdim ama ben yattıktan sonra, yani gecenin bir yarısı eve döndüğü için ben farkında olmadan yatağa giriyordu. Bana dokunmayı geçtim, yanıma bile yanaşmıyordu. Yatağa girdiğinde sessizce en köşeye çekilip yatıyordu. Son iki gündür huysuz oğlumun altını değiştirdikten sonra onu zor bela uyuttum ve kahvaltı için aşağıya indim, aklımda Umut vardı. O son birkaç gündür bir tuhaftı, sanırım onu kahvaltıdan sonra hastaneye götürsem iyi olacaktı. Hem böylece hastane bahanesiyle biraz da olsa hava alırdım. En azından bedenim, ruhum dinlenirdi. Aşağıya, salona indiğimde Arslan'ı kahvaltı masasında görünce kendimi sıktım ve hiç istemediğim hâlde masaya geçip hemen yanı başında yerimi aldım. Geldiğimi hissetti ama ses etmedi. Tüm dikkatini önündeki laptopa vermişti, sanırım maillere göz atıyordu. Onu umursamayıp kendi tabağıma kahvaltı ekledim ve iştahım olmadığı hâlde zor bela bir şeyler tüketmeye çalıştım. Arslan'ın hemen başucumda olması beni kötü hissettirdiğinden ve acı geçmişimi hatırlattığından ötürü iştahım yoktu. Onun esareti altındayken iki parça lokmaya muhtaç kaldığım günler aklıma geliyordu. Beni doyurmaya yetmeyecek iki parça yemek için evi sildiğim o günler… Yüreğim acıyla sıkıştı, gözlerim ise anında doldu ama akmasına müsâde etmeyip zihnimi başka şeylerle meşgul etmeye çalıştım. Zayıf düşmek istemiyordum, hele de Arslan'ın yanında. Onun için kendime gelip dalgın bakışlarımı tabağımdan çektim ve ona baktım. Bir yandan maillerine bakıyor, bir yandan da dumanı üstünde tüten sıcacık çayını yudumluyordu. Çok tuhaftı… Onunla aynı sofrada olmak… Evlendiğimizden beri her sabah istisnasız Arslan’la kahvaltı masasına oturuyor ve tek kelime etmeden yemeğimizi yiyorduk. Ve ben bunca günden sonra bile hâlâ da bu düzene alışamamıştım. Tuhaftı, çok tuhaf… Normal dışı geliyordu bana. Her seferinde o gittikten sonra kahvaltımı yapmak istiyordum ama Arslan buna kesinlikle müsâde etmiyordu. Sanki her şey yolundaymış gibi, yatak odası dışında normal bir çift gibi olmamız gerektiğini durmadan tembihliyordu. Neden böyle yaptığını bilmiyorum. “Kocan ilgini çekiyor belli ki.” Arslan’ın sinir bozucu alaylı sesiyle kendime gelirken anında bakışlarımı kaçırdım. Ona bakıp daldığımın farkında değildim. “Biraz daha baksaydın gözün çıkacaktı.” derken çayını yudumlamadan önce güldü ve tekrar maillere döndü. Dalga geçiyordu kendince. Pislik! Bu tavrı hoşuma gitmediğinden sinirle göz devirdim ve sabahtandır aklımdaki şeyi söylemek için cesaretimi topladım, ardından "Hastaneye uğrayacağım, bilgin olsun." dedim lafı uzatmadan. "Ne için?" derken laptoptaki bakışları kısa bir an beni buldu ve tekrar gerisin geri işine döndü. "Umut... biraz rahatsız," "Sizi ben bıra..." ‘Bırakırım’ demesine kalmadan "Gerek yok." diye hemen araya girdim. Bir an ne olduğunu anlamazken bana döndü ve ne demek istediğimi teyit etmek istercesine bana baktı, sonra o bakışlarının yerini şüpheye bıraktı. "Bir yere kaçtığım falan yok!" diye o kalın beynine kazımak istercesine söylendim. "Sadece senin varlığ… gelmene gerek yok işte." Varlığından rahatsız oluyorum diyemedim. "Haddini aşma!" Üslubumu beğenmemiş olacak ki uyarma ihtiyacı hissetti. "Hiçbir yere gitmiyorsun. Eve doktor çağıracağım," Hiç mi bir başıma çıkıp hava almaya ihtiyacımın olduğunu düşünmüyordu? "Temiz bir nefese ihtiyacım var!" "Bahçeye çıkarsın," Öyle sakin cevaplar veriyordu ki... insanın boğası geliyordu. "Neden böyle yapıyorsun?" "Güven vermiyorsun." demesiyle oturduğum yerden bir hışım kalktım, o ise bileğimden tutup beni durdurdu. "Otur!" dedi kesinlikle itiraz istemeyen bir şekilde. Onu dinlemedim, gözlerine nefretle bakarken bileğimi sertçe çekip kurtardım ondan. Ardından, ardıma bir an olsun bakmadan üst kata çıktım. Nefret ediyordum ondan! Nefret! Dışarı çıkıp biraz hava almamı bile istemiyordu. Ne yapacaktım bu adamla bir ömür? Odaya girdiğimde sinirden titriyor, etrafı dağıtıp öfkemi dışa vurmak istiyordum ama oğlumun varlığı buna müsâde etmedi. Kahvaltıya inmeden önce yatırdığım oğlum, daha yarım saat bile geçmeden uyanınca onu kucağıma aldım ve olduğum yerde salınıp sırtını sıvazladım. Son iki gündür, özellikle de geceden beri huysuz ve emzirdiğim sütü bir iki saat geçmeden kusuyordu. "Neyin var oğlum?” diye tüm yorgunluğumla isyan edercesine söylendim. “Neyin var!?" diye sorumu kendimce tekrarladığımda sesim istemsizce sert çıkmış, gözlerimden yaşlar ardı ardına akmıştı. Esaretimden yorulmuştum artık. Öyle bir yorulmuştum ki bir çocuğa bile bakamıyordum. Keşke ebe işten atılmasaydı. Hepsi benim yüzümden. Oğlumun kulak tırmalayan ağlayışları dinmezken "Lütfen… lütfen…" diye sussun diye yalvardım ama beklemediğim bir anda üstüme kustu; kusmuğu elbisemin içinden sızıp göğüslerimin arasına akmıştı. Bıkın bir nefes verdim ve duşa girmeden önce uyutmam gereken bir yumurcağım olduğunu bildiğimden önce onunla ilgilendim. Neyse ki kısa sürede kucağımda uyuyakaldı, kustuğu için rahatlamış olmalıydı. Oğlumun uyanmamasına dikkat ederek giyisilerini değiştirdim, ardından onu beşiğine yerleştirip duşa girdim. Uyanıp ağladığı zaman sesini duyayım diye de banyo kapısını aralık bırakmayı ihmal etmemiştim. ♧ARSLAN♧ Masumiyetini kanıtlayamaması beni yoruyordu artık. İçimi kemiren kuşkular beni olduğum yerde tüketerek yok ediyordu. Onun için vazgeçtim. Düşünmekten… Geçmişten… Hâlâ da pişmanlığını yaşadığım hatamı ve Şehla'nın iki cana mal olmasının günahını defettim zihnimden. Her şeyi akışına bıraktım, daha doğrusu şimdilik her şeyi rafa kaldırdım. Zamanı gelince belki onu... Siktir! Bilmiyorum. "Efendim, arz ettiğiniz doktor hanım geldi." Çalışanın sesiyle kendime gelirken ona baktım. "Kendisini bekleme odasına aldım." dediğinde ‘anladım’ derecesine başımı salladım ve böylece o giderken kucağımdaki laptopu kapatıp elimdeki kahve kupamla birlikte masaya bıraktım, daha sonra oturduğum kanepeden kalkıp üst kata çıktım. Temizlik dışında odama kimsenin girip çıkmasından hoşlanmadığım için Şehla'ya ben haber edecektim. Zaten onunla konuşmam gereken bir takım şeyler de olduğu için bizzat kendim gitmeye karar verdim; ayağını denk alması gerektiğini ona hatırlatmam gerekiyordu. Şehla son bir haftadır uysaldı ama bu sabah kahvaltıda sergilediği tavır hiç hoşuma gitmemişti. Evet, biliyorum; hava almaya, biraz olsun özgür hissetmeye ihtiyacı vardı ama güvenmiyordum işte. Tabii bana güven verdiği an dışarı çıkmasına, alışveriş merkezine gitmesine, gezip tozmasına izin verirdim. Onu son dokuz aydaki gibi esir tutmaya niyetli değildim artık. Ama bu aralar ne zaman ne yapacağı belli olmadığı için her an kaçabilirdi, bu yüzden dışarı çıkmasına izin verip o ihtimali göze almak istemiyordum. Üstelik artık onun peşine düşecek ne zamanım ne de hâlim vardı. Bunca işin gücün arasında bir de Şehla'yla uğraşamam. Odaya girdiğimde Kılıç’ı beşiğinde gördüm ama Şehla ortalıkta yoktu. Kısa bir an odaya göz gezdirdiğim vakit banyodan gelen su sesiyle nerede olduğunu anlamam uzun sürmezken gözlerim istemsizce banyo kapısına kaydı; kapı az biraz aralıktı. Kapının açık olması kalbimi anında hızlandırıdığında istemsizce yutkundum. Onun orada çıplak olduğunu ve ne yaptığını içten içe bilmek tüm dengemi altüst etmişti. Kendi iç dürtüme engel olamayıp tamamen istemsizce banyoya doğru ilerledim, daha sonra aralık kapıdan onu gördüğüm gibi olduğum yerde kaskatı kesildim. Beynim donmuş, sapkınlığın getirdiği hormonlarım devreye girmişti. Zira karşımda… Ohh... sikeyim! Bedenimde akan tüm kanlar anında tek uzvumda toplanırken yumruklarımı sıkıp kendime hakim olmaya çalıştım. Şehla duşakabinin kapısını kapatmamış, öylece akan suyun altında habersizce yıkanırken anadan üryan çıplaklığıyla nefesim boğazıma takılmıştı. Bakışlarımı kaçırmak istedim ama yapamadım çünkü sapkınca bir istek içimi kemiriyordu. Onu, ceylanı avına kestirdiği vahşi bir aslan gibi izledim. Av ve Avcı misali… Elindeki lifi göğüslerine ve iki dolgunluklarının arasına sürttüğünde bakışlarım daha bir keskinleşmişti. Öyle muazzamdı ki... onun bu hâli, içimdeki arzuyu daha da azdırdı. Kahretsin! O'ndan, aklımı kaybedecek cinsten etkilenmemem gerekiyordu. Yine de kendime engel olamadım ve onu altıma aldığım geceye nazaran daha bir biçimlenmiş bedenine hayranlıkla bakmaya devam ettim. Elindeki lif, belirginleşmiş hatlarında usulca dolaşıyordu. Dolgun göğüsleri, çıkık ve kıvrımlı kalçaları, sütün gibi bacakları… Yutkundum. İçimdeki arzunun beni ne hâle getirdiğini fark edemeyecek kadar kaybolmuştum. Şehla lifini bedeninde gezdirirken eğildi, işte o an şehvetin getirdiği sıcaklık tüm bedenime hızla yayılmış ve anında kıpkırmızı kesilmiştim. Zira gözlerim irademi aşıp dolgun kalçalarının arasına kayarken, gördüğüm manzara -kendisini gözler önüne seren o pembemsi tatlı a****ı- sınırlarımı zorlamıştı. Sırtına dökülmüş ıslak, küllü kumral saçları ise çabasıydı. Saçları bile beni azdırmıştı. İstemsizce elime doladığımı hayal ettim. Şehla’nın tapılası bedeninde kendimi yitirirken birden odada yankılanan Kılıç’ın sesiyle anında irkilerek kendime geldim ve hızla kapının önünden çekilip beşiğe doğru ilerledim. Bir an acizce gerilip korkmuştum. Tüm bedenim titriyordu, kalbim ise göğsümden çıkacak gibiydi ama aklım… aklım hâlâ oradaydı. Beşiğin içinde nefes bile almadan ağlayan Kılıç’ı kucağıma aldığımda titriyordum, kalbim deli gibi atıyordu. Ne yapacaktım bu çocuğa? Nasıl susturacaktım onu? Kendimde değildim ki. Şehla’nın müstehcen görüntüleri gözümün önünden bir an olsun gitmezken Kılıç’ı, ne yapacağımı bilmeden kucağıma alarak hata etmiştim sanırım. Çünkü öylece koltuk altlarından tutmuş, onu havada dikmiş vaziyette yüzüne bakıyordum; ağlayan suratına... ama aklım Şehla’daydı. O çıplak görüntüsü... Derken, hızlı adım seslerinden Şehla’nın banyodan çıktığını anladım. ♧ŞEHLA♧ Bedenimdeki köpükleri duruladığım sırada Umut’un çığlık çığlığa ağlayışıyla irkildim. Onu uyutalı daha on beş dakika bile olmamıştı ama yine de uyanmıştı işte. Normalde yeni doğan bebekler bu kadar çabuk uyanmazdı. Ama Umut…. İki gündür böyleydi. Kulaklarımı tırmalayan Umut’un ağlayışlarına sabır dilerken bedenimi üstün körü yıkadım ve havluyu aceleyle bedenime dolayıp banyodan çıktım ama keşke çıkmaz olaydım çünkü karşımda Arslan vardı. Arslan’ı sırtı dönük hâlde görünce adımlarım bir an duraksadı; onu beklemiyordum. Onun burada ne işi vardı? Yani bu saatte… Normalde kahvaltıdan hemen sonra evden ayrılır, daha da gelmezdi. Evden ayrılmaması tuhaftı. Hele de Umut'u ellerinin arasında tutması… Bir dakika, Umut'un bu denli canı çıkacak cinsten ağlaması Arslan yüzünden miydi? Bir an sinirle dolarken üzerine gidecektim ki üstümün müsait olmadığını fark edip son anda durdum ve Umut’un çığlık çığlığa ağlayışlarını, kıpkırmızı olmuş suratını, yumruk gibi sıktığı ellerini görmezden gelip banyoya kaçmaya yeltendim fakat Arslan'ın bana dönmesiyle olduğum yerde kalakaldım. Kalbim korkudan çok, panikten ötürü hızlanmıştı bile. Gözleri, bedenime sardığım ve kalçalarımı bile zar zor örten havlunun üzerinde gezindi. Bakışlarını itinayla kaçırmazken tüm bedenim kasıldı, yüzüm ise utançtan alev almıştı. Kendimi savunmasız, açıkta ve çaresiz hissederken elimde olmadan havluyu sıkarak çekiştirdim. Kaskatı kesildiğim yerde, tedirginlikle kıpırdanırken bu lânet yerden hızla uzaklaşmak istedim ama ayaklarım inat etmişcesine bir an bile yerinden kımıldayamadı. Nefret ettim kendimden! Umut’un ani çığlığıyla kendime geldiğimde, habire kaçırdığım bakışlarım sonunda Arslan'la birlikte oğlumu buldu. Arslan'ın elleri arasında ağlamaktan mosmor olan oğlumu fark ettiğimde, bedenimdeki havluyu umursamadan hızlı adımlarla yanlarına gittim ve el kadar bebeğimi, Arslan'ın esaretinden çekip kurtardım. Şakağına küçük buseler kondururken “Şşş… geçti annem, geçti.” diye onu yatıştırmak istercesine mırıldandım. Belli ki Arslan bilerek veya bilmeyerek oğlumun canını yakmıştı. Kokumu almış olacak ki yavaş yavaş kendisine geldi, ağlayışları iç çekişlere dönüşmüştü. “Dd-doktor geldi.” Arslan’ın kekelemesiyle bakışlarım anında onu buldu, şaşırmıştım. “Onu bekletme,” dedi ve odadan kaçarcasına çıkmadan önce “Bir dahakine duş alırken kapıyı kapat!” diye kıpkırmızı kesilmiş suratıyla sertçe uyardı. Öylece donup kaldım. Bir an düşünme yetimi kaybettim. O beni görmüş olamazdı, değil mi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD