Bölüm 6

3791 Words
Cemre  Akşam yemeğinden sonra baş başa kalabilmek için otelin arka tarafında kalan bahçeye gittik. Kimseden gizlenmeye falan çalışmıyorduk ama göz önünde rahatlıkla durabilmemiz de söz konusu değildi. Otel çalışanlarından rica ettiğimiz varilde ateş yanarken tepesinde dururken olduğum yerde zıpladım. Isınmaya çalışıyordum. Akşam olup güneş battığında hava çok soğuyordu. Geldiğim zamanlara göre soğuğa karşı daha dayanıklıydım ama hala üşüyordum. Tam anlamıyla bu soğuğa alışabileceğimi hiç sanmıyordum. “İstersen ön tarafa geçebiliriz. Veranda bile burası kadar esmiyor.” Ateş karşımdaki bankta oturuyordu. Benim kadar üşümediğini varsaydım, hareketsizliğinden. Veranda hakkında kesinlikle haklıydı. Orası da açık alandı ama kuytuda kaldığı için bu kadar esinti yoktu. Yine de burada olmayı tercih ederdim. “Hayır. Birazdan alışırım zaten.” Zıplamayı bırakıp yanına oturunca hemen kolunu omzuma atarak beni kendine çekti. Hissettiğim heyecanla hemen ısınmaya başlamıştım bile. Bu heyecana ya da Ateş’in bana dokunmasına alışacak mıydım zamanla, bilmiyordum. Sigarasından derin bir nefes çekerken içine onu izledim. Birkaç saniye içerisinde soğuk havaya karışan dumanı üflediğinde bakmaya devam ediyordum. Sigara içmenin bir insana yakışabileceğini hiç bilmezdim. Ama Ateş ne yapsa ona kendine özgü havasını katıyordu. Bakışlarımı yakaladığında parmaklarının arasındaki sigarayı göstererek “Canın mı istedi?” diye sordu. “Evet.” Yüzüme taktığım sevimli gülücüğün yanmaya başlayan yanaklarımdaki kırmızılığı silmesini umut ederek elinde tuttuğu sigaradan bir fırt çektim. Hayranlığım sigaraya değil, onaydı. Ama bunu ona söylemeye çekinmiştim. “Benim yüzümden sigaraya yeniden başlayacaksın.” “Merak etme, sigarayla olan bağımı koparttım ben. Şimdi sadece iki eski arkadaşız, o kadar. Eskisi gibi olmamız mümkün değil.” Cevabım karşısında yanaklarındaki çukurları gösterecek şekilde güldü. “Değişik bir yaklaşım.” “Değişik olabilir ama gerçek. Hem Aslı yüzünden bile başlamadıysam, daha da başlayacağımı hiç sanmıyorum. Aslı günde neredeyse iki paket sigara içiyor.” Aslı’dan daha önce üstü kapalı bir şekilde bahsetmiştim Ateş’e. Ama nedense Aslı ile yaptığımız konuşmaların hiçbirinde ona Ateş’i anlatmamıştım. Bu da kendimi suçlu hissetmeme sebep oluyordu. “Bana Aslı’yı anlatsana.” Varilin içinden rüzgarla dışarı fırlayan kıvılcımlara bakarken en yakın arkadaşımı düşündüm. “Aslı…” Bir süre duraksadım. Onunla olan dostluğumuzu kelimelere indirgemek çok zordu. “Çocukluk arkadaşıyız. Aynı mahallede büyüdük. Üniversite dahil hep aynı okullarda okuduk. Aslı arkadaşım değil, ailem. Tek ailem.” “Annen ile baban?” Sesindeki tedirginliği duyabiliyordum. Ama duymama rağmen ayırt edemediğim bir şey daha barındırıyordu sesi. “Üniversitenin ilk yılında trafik kazasında ikisini de kaybettim.” Parmak uçları yanağımdaki artık belli belirsiz olan yara izine gittiğinde tüylerim ürperdi. Kaskatı kesildim. Çünkü o yara izi ailemi kaybettiğim araba kazasında oluşmuştu. Ateş sanki bunu bilir gibi dokunduğunda kendimi yine boşlukta süzülür gibi hissetmiştim. Ona sıkı sıkı tutunmamsa trajikti. “Ben de ailemi kaybettim.” Seni anlıyorum, demenin bir başka yoluydu. “Babam öleli dört sene oluyor. Askere gitmeden birkaç ay önceydi. Annemi ise babamdan hemen bir sene sonra kaybettim. Annem babam olmadan bu hayata sadece bir sene tahammül edebildi.” “Çok üzüldüm.” Ona daha sıkı sarıldım. Çektiği acıyı tahmin etmiyordum, biliyordum. Konuyu acı anılardan uzaklaşmak için değiştirme ihtiyacıyla “Askerliğini nerede yaptın?” diye sordum. “Hakkâri.” Sesindeki sertlik acılardan uzaklaşmak için çok yanlış bir yolu seçtiğimi söylüyordu. “Çukurca ilçesinde.” Verdiği detay her şeyi açıklıyor gibiydi. Çok daha fazlasını arındırdığı belliydi. Kim bilir neler görmüştü, neler yaşamıştı orada. Eldivenli ellerimle tuttuğum montunu sıkarken “Çok şükür ki sağ salim geri dönebilmişsin oradan.” “Herkes benim kadar şanslı değildi.” Sanki bunu söylerken bile utanıyor gibiydi. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda tahminim doğrulandı. Nedense benden bile gözlerini kaçırıyordu. “Cehennemin bu dünyadaki halidir oralar. Gidersin gittiğine pişman olursun, görevin biter döndüğüne pişman olursun.” “Neden böyle söylüyorsun?” Alacağım cevabı bilmek istediğimden bile emin değildim, sesindeki ve sözlerindeki pişmanlık merakımı arttırmıştı. “Onlarca arkadaşımı şehit verdim, Cemre.” Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. “Bunları anlatıp seni üzmek istemiyorum. Sadece şunu söyleyebilirim. Televizyonlarda izlediğin bilmem kaç şehit verildi haberleri gibi sayı detayından ibaret değil, orada yaşananlar. Savaşın ortasından sağ salim kurtulup döndüğünden de insanlığından utandığın gibi utanırsın. Çünkü senin gibi dönemeyen nice gencecik delikanlılar sayesinde bugün burada bu kadar rahat yaşarsın.” Tüylerim ürpererek dinledim onu. Her kelimesi tokat gibi yüzüme değil, kalbime çarptı. Tanık olduğu ölümleri ya da acıları tahmin bile edemiyordum. Acısına ortak olmak için hislerim bile yetersiz geliyordu. “Başka şeylerden bahsedelim.” Gözleri karanlıkta gözlerimi bulduğunda ikinci kez şükrettim o ateşin içinden döndüğü için, bir farkla. Bu kez içimden şükretmiştim. “Aslı.” Konuyu değiştirmek için düşünmeden ağzımdan çıkıvermişti. Ruh halimize iyi gelecek bir düşünce parladı aklımda. “Buraya gelirken arabada üzgün olduğumu fark etmiştin.” Başıyla beni onaylarken bakışları temkinliydi. Gülümseyerek devam ettim. Sanki beni kıskanmaya daha o günden başlamıştı. “Ben de sadece bir kişi demiştim; o da Aslı’ydı.” Sessizce beni dinliyordu. Yüzündeki temkinli ifade yerini memnuniyete bırakırken parmağımla omzunu dürttüm. “İtiraf et.” Dedim gülerek. “Neyi itiraf edeyim?” kaşlarını havaya kaldırmış anlamamış gibi davranıyordu, anlatabilirdim. “Beni özleyecek birinin olduğunu söylediğimde bozulduğunu.” “Hiç alakası yok.” Bakışlarını kaçırıp gözlerini arkamda bir yere dikti, ama dudağının bir kenarını hafifçe kıvrıldığını karanlığa rağmen gördüm. “İtiraf et, işte!” Bu kez omzuna küçük bir yumruk attım. “Yok, öyle bir şey.” İnadın kurusun! “Demek yok öyle bir şey.” Diyerek sırtımı banka yasladım ve kollarımı göğsümde kavuşturdum. Şuan çok komik görünüyor olmalıydım çünkü üzerimdekilerin kalınlığı yüzünden kollarım güçlükle kavuşuyorlardı. “Sen itiraf etmezsen ben de etmem o zaman.” “Çocuk gibisin.” Beni taklit ederek kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi ama benim gibi komik gözükmüyordu. Söylemiştim; bir şekilde basit bir şeyi yaparken bile havalı gözükebiliyordu. “Değilim.” Öyleydim. “Tamam.” Dedi kısa bir sessizliğin ardından ve bir hışımla dökülüverdi. “İtiraf ediyorum. Seni bekleyen kişinin erkek olduğunu düşündüm ve sinir oldum.” Kendimi tutamayıp kıkırdadım. Sonra yandan bana somurtarak baktığını görüp kahkaha attım. “Biliyordum.” Onu kızdırmaya bayılıyordum. Bana bu itirafı benimkini duymak için yapmıştı. Bunu öğrenene kadar durmayacağını biliyordum ama yine de sustum. Az önceki kasvetli halimizden bu kadar çabuk kurtulabildiğimiz için mutluydum. “Söyle hadi.” Omzuyla omzuma vurup dilimi çözmeye çalıştı. “Sıra sende.” “Tanışma toplantısında seni gördüğüm anda senden etkilendim.” İtirafımı yapana kadar eğlenmiştim ama şimdi birazcık utanmıştım. Yanaklarıma ateş basarken tepkisini görebilmek için kafamı ona doğru çevirdim. Yine bana o şekilde bakıyordu. Hani yalan söylediğinden ya da bir şey gizlediğinden emin olduğunuz kişiye ısrarcı bir şekilde bakardınız ve itiraf etmesini beklerdiniz, işte tam olarak öyle bakıyordu. Bu sorgulayıcı bakışlarının ne zaman tekrar belireceğini merak etmeye başlamıştım ben de. Artık bozulmaya başlıyordum ama. Suçlu gibi hissetmemi sağladığı için rahatsız oluyordum. Yeniden aradığını bulamadığında kendini toparlayıp iki elini birden havaya kaldırıp hemen indirip bacaklarının üzerine yerleştirdi. “Kim bilir, senden bile önce etkilenmişimdir ben.” Ne dediğini anlayamadan ayağa kalktığı için bakakaldım. Elini uzatınca ben de kendi elimi verdim ve oturduğum yerden kalktım. “Biraz daha burada oturursak hasta olacağız.” “Ama saat daha erken.” İtirazım karşısında durup bana baktı. “Kapalı bir yere geçelim diyecektim zaten.” Bütün günümüzü birlikte geçiriyorduk, yine de akşam olduğunda ayrılmak güç geliyordu. Ona olan ilgim bağımlılık haline gelip tehlikeli bir hal alıyordu. Tehlike göz göre göre geliyordu, farkında olmama rağmen elimden bir şey gelmemesine canımı sıkamıyordum bile. Çünkü mutluydum. Yine baş başa kalmayı seçtiğimiz için onun odasına geçtik. Bilgisayardan film açıp izleyebileceğimizi söylediğinde teklifini kabul ettim. Onunla beraber olduktan sonra ne yaptığımız pek önemli değildi. Baş başa kalmak benim de tercihlerimin arasındaydı üstelik. Çünkü topluluk arasına karışırsak herkesin gözü bizim üzerimizde olacağından ve gözleri üzerimizdeyken Ateş’ten çekinmelerine rağmen fısıldaşacakları için rahat edemeyecektim. Tecrübeyle sabitti. Sabahleyin kahvaltıya ve sonrasında çekime gittiğimizde herkes kocaman açılmış gözleriyle bir birine dolanmış ellerimize bakmıştı. Saniyesinde fısıldaşmalar başlamıştı. Bir yanım bundan zevk duyarken bir yanım dikkatlerin üzerimde olmasından rahatsız olmuştu. Ateş’e baktığımda yüzündeki ifadeden arkamızdan – aslında önümüzden de sayılabilirdi – yapılan konuşmaları pek umursamadığını varsaymıştım. Ben de oralı olmamaya çalıştım, dikkatimi işime ve kalbimi dört nala koşturan adama verdiğimde bunu yapmak pek de zor olmamıştı. Yine de topluluk için rahat davranabilmek için, onların bu haberi sindirmelerine ihtiyacım vardı. Dikkatlerin üzerimde birikmesine pek alışık sayılmazdım. Harici hard disklerinden birini bilgisayarına bağlayıp film arşivini gösteren Ateş benden bir film seçmemi istedi ama onlarca filmin arasından birini seçmek zor geldi. Üstelik ne açarsak açalım dikkatimi yanımdaki adamdan çekip filme verebileceğimi hiç sanmıyordum. Bu yüzden de seçimi kendisine bıraktım. Bir filmi seçtikten sonra “Yorganın altına gir.” Dedi elinde dizüstü bilgisayarını tutup yatağın yanında dikilirken. Yüzümdeki ifadeden daha detaylı bir açıklamaya ihtiyaç duyduğum belli olmalıydı. “Dışarıdayken dondun. Yüzün hala kıpkırmızı.” Ellerim yanaklarıma gitti. Böyle söylediği için daha da kızarmış olmalıydılar. Daha fazla laf uzamasın ve kızarmayayım diye söylediğini yaptım. Yorganın altına girip sırtımı yatak başlığına yasladım. Aynısını yanıma gelip o da yaptığında saf tarafım heyecandan ölecek hale gelmişti. Nasıl ölmesindi ki? Ateş Alaz ile aynı yataktaydım! Bilgisayarı ikimizin ayaklarının arasına koyduktan sonra baş ucundan odanın lambasını kapadı ve filmi başlattı. Tam da tahmin ettiğim gibi dikkatimi başlayan Hint filmine vermem mümkün olmamıştı. Fakat sonrasında film beni yavaş yavaş içine çekti. Yerdeki Yıldız’lardı filmin adı. Daha önce izlememiş olmama filmin daha ilk yarısında hayıflanmaya başlamıştım. Disleksi rahatsızlığından muzdarip ve ailesinin de dahil olduğu çevresi tarafından dışlanmış bir çocuğun resim öğretmeni tarafından rahatsızlığının keşfedilmesi ile başlayan serüvenin sonlarına doğru göz yaşlarım yanaklarımdan sicim gibi akmaya başladı. Hem gülümsüyordum hem de ağlıyordum. Bir insanın başka bir insana nasıl umut olabileceğinin göstergesiydi bu film. Bazen sadece elinizden tutabilecek birine ihtiyaç duyardınız; o insan yanınızda bile dursa kafi olurdu sizin için. İçten içe birine ihtiyaç duyduğunuzu bile o insanı bulana kadar fark etmezdiniz. Ama ruhunuz onu beklerdi, siz farkında bile olmadan. Film biterken kafamı çevirip Ateş’e baktığımda onun da bana baktığını gördüm. Ruhumun tam da ihtiyacı olan kişi oydu demek, zihnim için zordu. Ateş’i doğru düzgün tanımıyordum bile. Ama göğüs kafesimden çıkıp ona kavuşmak için çırpınan kalbim zihnimle aynı fikir de değildi. İçimden bir yerlerden yükselen ses “Ateş!” diye avazı çıktığı kadar bağırırken bana bakan gözlerine karşı gülümsedim. Parmakları uzanıp yüzümdeki yaşları kuruladığında gözlerimi kapaklarımı indirdim ve dokunuşun verdiği huzurun tadını çıkardım. “Ağlayacağını bilsem açmazdım bu filmi.” İtiraz ettim hemen. “Bu filmi bugüne kadar izlememiş olmam bile çok bir insanlık suçu. İyi ki izlettin.” “Yine de ağlamanı istemezdim.” Sesi o kadar derinden çıkıp gelmişti ki içimde bir yerlere dokundu. Kafamı iki yana sallarken gülümsüyordum. “Ağlamak güzeldir.” Sözlerim üzerine o da gülümsedi. “Sezen Aksu.” Bir yanıt değil de bir soruymuş gibi söylediği için şaşırarak başımı yukarı aşağı salladım. Nasıl tahmin etmişti hemen? Çocukluk yıllarımdan beri tek bir tutkum, bağımlılık, düşkünlüğüm vardı; o da Sezen Aksu’ydu. Her şarkısını ezbere bilirdim. Canım sıkkın olduğunda ya da aşırı mutlu olduğumda; kısacası her anımda yanımdaydı Sezen. Gerçi kimin yanında değildi ki? “Biraz Sezen mi dinlesek acaba?” diye sordum umutla. Bahsi geçince dinleyesim gelmişti. Omuz silkip bilgisayarı yakınına çekti. “Neden olmasın?” dedikten sonra parmakları klavyede bir şeyler yazdı. “Hangi şarkı?” İlk aklıma geleni söyledim. “Köz.” Son çıkan albümünden bir şarkıydı. Şu sıralar o albümden başka bir şey dinlemiyordum. Şarkının ilk melodileri usulca odaya yayılırken yerimde kayarak başımı yastığa dayadım ve gözlerimi kapadım. Yavaşça yüzümü bir gülümseme kapladı, sözleri ilk defa duyuyor gibiydim. “Yürüyoruz ateşe hep bir heves, dönülür mü başa bembeyaz, sineye çekilen yangınlarda bir avuç kül biraz alaz…” diyordu Sezen. Hem nasıl bir heves, bilmiyordu ki. “Senin için mi yazılmış acaba bu şarkı?” diye takıldım Ateş’e. Gözlerim hala kapalıydı, ruhum ise hala Sezen ile besleniyordu. Ateş’ten cevap gelmeyince gözlerimi araladım. Karanlığa gözlerim alıştığında bütün ciddiyetiyle bana bakmakta olduğunu gördüm. Sessizliği yüzünden uyduğunu falan sanmıştım. Fazla uyanık duruyordu ve fazla ciddi. Yine aynı bakış.. aynı sorgulayış... Ne aradığını bilsem, bir sorsa! “Bence senin için yazılmış.” Birkaç saniye içinde bambaşka bir ruh haline bürünebilmesi karşısında şaşırırken ne dediğini anlamakta güçlük çektim. “Ateş’e yürüyen sensin nasılsa!” Kocaman gülümsemesi karşısında kocaman açılmış gözlerimle ona bakarken elimi kaldırıp omuzuna vurdum. “Çok ayıp!” Azarlamam karşısında gülümsemesi iyice büyürken gamzelerine takıldı gözlerim. Omzuna vuran elim ben daha ne yaptığımı bile anlayamadan o çukurlara dokundu. Sakallarının bile gizleyemediği derinliklere onu ilk tanıdığım anda temas etmek istemiştim. İsteğime kavuşurken yüzündeki gülümseme silince çukurlar kayboldu. Gözlerine bakınca tekrar ciddileştiğini gördüm. Ama soğuk değildi, aksine içimi yakan bir ateşle bakıyordu. Yüzü benimkine yaslanırken elim göğsüne düştü, onun bakışları ise dudaklarıma indi. Burunlarımız değdi birbirine ilk önce, kalbim daha fazlasını kaldıramayacak derken dudakları dudaklarıma değdi. Kendi benliğim dahil olmak üzere her şey silindi yer yüzünden. Sadece bir ya da iki saniye süren öpücükten sonra geri çekildiğinde kapalı gözlerimin ardında bir görüntü belirdi. O kadar silik ve bir o kadar tanıdıktı ki. Ama yine ne olduğunu çıkaramadım. Şuan adımı sorsalar söyleyemezdim zira. *** Gözlerimi açtığımda içeriye dolan gün ışığını gördüm ve şaşırdım. Ne ara uyumuştum, ne ara sabah olmuştu. Çok uzun zamandır kesintisiz bir gece uykusu çekememiştim. Hala Ateş’in odasındaydım, arkamı döndüğümde orada olmadığını görmeyi beklemediğim için hayal kırıklığına uğradım. İçimde biriken merak ve kırgınlıkla yataktan kalktım. Aralık banyo kapısından orada da olmadığını anlamıştım. Botlarımı ayağıma geçirip sandalyenin üzerinde duran paltomu aldım. Tam kapıyı açmış çıkıyordum ki sert bir şeye çarpıp geriye doğru sendelemiştim ki güçlü bir kol belimi sararak beni durdurdu. Kolun sahibinin Ateş olduğunu söylemek isterdim, ben de o olmasını ummuştum. Değildi. Karşımdaki Cem’di ve o da en az benim kadar şaşkın duruyordu. Şaşkınlığından ilk kurtulan ben oldum. Dengemi sağlayıp geri çekildim ve Cem’in hemen yanında bir kıpırtı dikkatimi çektiğinde bakışlarım oraya çevrildi. Tabi ki kıpırtı Ateş’e aitti. Şimdi bir şaşkın biri hem şaşkın hem de öfkeli bakışlarla iki adamın gözü benim üzerimdeydi. Ne diyeceğimi bilemedim, ne düşüneceğimi bile bilmiyordum ki. Daha saçma ve karmaşık bir durumda kalabilir miydim acaba? Merak ediyordum. Bakışlarımı takip eden Cem de arkasındaki adamı fark etti ve bir adım geri çekilip kendi odasına girebilmesi için ona yol verdi. Bu sırada sabahın köründe neden burada olduğuna açıklama getirdi – ki sabahın körü benim fikrimdi, saatin kaç olduğundan haberim bile yoktu. “Ben biraz rahatsızım da sabah ki çekimleri öğleden sonraya almamız gerek.” Bu bir teklif değildi, soru da değildi. Cem’in hesaba katmadığı ya da katmaya değer bulmadığı çekimin ertelenmesine karar verebilecek tek kişinin Ateş olduğuydu. Bu da en başından konulmuş, çiğnenmesi imkansız kurallardan biriydi. Bu kuralları Ateş Alaz’la birlikte çalışmak için bütün ekip sorgusuz sualsiz kabul etmişti. Ateş yanıma gelip bakışları ile beni odanın içerisine sokmaya çalışırken orada öylece dikildim. Beni yalnız bırakıp gitmişti, kırgındım. Bana bir şey dayatabileceği halde değildi. Az önce başka bir adamın kolu beline sarılı olan ben olsam bile. “Bir mucize olup öğleden sonraya iyileşecek misin?” “Tabi ki, hayır.” Dedi Ateş’in soktuğu lafa karşılık. “Şehre inip doktora gözükeceğim. Bir iğne yersem ya da belki bir serum, biraz toparlarım diye umuyorum. Çekimi iptal edelim demedim, sadece birkaç saat erteleyelim dedim.” “Diyemezsin zaten.” Ateş’in buz gibi sesi hedefinde olmama rağmen beni bile endişelendirirken Cem istifini bozmadı, aksine inatlaştı. “Demedim zaten.” Ateş’in birkaç saniye süren sessizliğinden onun hastaneye bile gitmesine engel olacağını sandım. Söz konusu işi olduğunda içinden çıkan Alaz acımasızdı, üstelik bunu sırf herkese ibret olsun diye de yapabilirdi. Bu tavrı zaman zaman beni endişeye düşürüyordu, çünkü insancıl en ufak bir tarafı yoktu Alaz’ın. Neyse ki tekrar konuşmaya başladığında yanıldığımı ispatladı. “Tamam. Ama oyalanmadan gidip gel. Ve size en başından söylediğim gibi kendine dikkat etmeyi unutma. Bir daha hastalık falan istemiyorum.” “Bu benim elimde olan bir şey değil.” Diye itiraz etmeye başlayacak olduysa şuan benim sadece yandan gördüğüm yüzde ne gördüyse devamını getirmedi. Akıllı adamdı şu Cem. “Tamam. Bundan sonra daha dikkatli olacağım.” Uslu çocuk olmayı seçmişti. Nedenini tahmin etmek güç değildi. Ateş Alaz’ın projesi ve ismi sayesinde ününe ün katacaktı. Bu basamağı çıkmak zor bile olsa çıktığında varacağı mertebeyi şimdiden görebiliyordum. Gitmeden önce bana dönüp “Kusura bakma. Seni korkutmak değildi amacım.” Dedi ve beni yanımdaki gergin adamla bıraktı. Pekala, ben de az biraz gergindim. Onunla uyuduğum ilk gecenin sabahının tadını çıkaramamıştım. Güne onunla birlikte başlamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenememiştim ve yalnız bırakılmak nedense gereğinden fazla canımı acıtmıştı. “Şu adamdan uzak durmanı istedikçe ona daha da yaklaşıyorsun.” Dedi kapının ağzında durmaya devam ederken. “İnadına mı yapıyorsun?”  Abartıyordu, hem de fena halde. “Saçmalıyorsun. Hem hiçbir şey söylemeden kayboluyorsun hem de saçma sapan bir şeyle beni suçluyorsun. Bu yüzden ben odama gidiyorum. Sakinleştiğinde yeniden konuşmayı deneriz.” Adım atmaya yeltendiğimde önüme geçerek beni durdurduğunda elindeki iki kahve fincanını fark ettim. O ana kadar eline hiç dikkat etmemiştim. Bunları almak için kalkıp gitmişti. Çok çabuk sonuca varmamayı ne zaman öğrenecektim? Yine de beni suçladığı şeye sessiz kalamazdım. Kıskançlığın da bir sınırı vardı. “İnsanlarla arana bir çizgi koymazsan yanlış anlaşılmaların sonu gelmez.” Kaşlarımı çatarak ona dik dik baktım. Az önceki görüntümüzün bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu biliyorsa neden hala can acıtmaya çalışıyordu ki? “Senin aramıza çektiğin çizgiler gibi mi?” öfkeyle ağzımızdan çıkacakları kulağımız duymayacaksa pekala ben de sağır olabilirdim. “Senin gibi dengesiz mi olayım? Hay, hay!” elinde tuttuğu fincanlardan birini aldım ve onu kenara iterek odasından çıkıp kendi odama geçtim. Hızla kapıyı kapatıp kilitledim. Sinirden ellerim titriyordu. Çoktan soğuyan kahveyi bir yerlere dökmeden konsolun üzerine koydum. Aynada yansımamla karşılaştığımda darmadağın olmuş topuzumu ve gözlerimin altına bulaşan rimelimi gördüm. Bile isteye canımı yakmasına endekslendiğim için bu darmadağın görüntümden rahatsız olmadım, utanmadım. Odamın içinde geçirdiğim bir saatin sonunda biraz daha sakinleşmiştim. Sakinledikçe yaptığım çıkışa pişman oluyordum. Ona dengesiz dediğim için hayıflanıyordum, dengesiz olmadığından değil, ben bu kadar kaba bir insan olmadığımdan. Kırıcı bir insansa hiç değildim, onu aramızda çizgi çekmekle suçlarken kızgın bakışlarının nasıl değiştiğini görmüştüm. Yakın geçmişimizde yaptığı şeylerle suçlayıvermiştim onu. Onun kızgınlığına ya da kabalığına uyarak hata yapmıştım, çünkü bu bizi bir yere götürmezdi. Bir adım ileri iki adım geri… Bilgisayarımı kucağıma alıp yatağa oturmuştum ki kapım çaldı. Kalbim kapının tıklatılmasından daha güçlü bir şekilde çarpmaya başladı hemen. “Şişt, sakin ol. Seni duyacak.” Diye fısıldadım. Kapıyı açtığımda yüzüme bakmadan “Kahvaltıya gidelim.” Dedi. Yüzüme bile bakmaya dayanamıyorsa, baştan kaybettiğimiz bir savaşın içindeydik. Az önce sakinleştirdiğim kalbim sızlarken onu orada bırakıp yatağıma geri döndüm. Bilgisayarımı kucağıma geri koydum. Gözlerim ekrandan ayrılmazken bakışlarını üzerimde hissettim. “Sen git kahvaltını yap. Benim çekimden önce halletmem gereken işler var.” Ciddiydim, akşamdan aksattığım işler vardı. Sabah çekiminin iptal olması isabet olmuştu. “Aç karnına çalışmazsın, yemek yedikten sonra birlikte hallederiz.” “Aç değilim.” “Elbette açsın.” Yavaş yavaş sesi yükseliyordu, ama ürkütecek kadar değil. Sadece sabrı tükenmiş gibiydi. “İştahım yok.” “Cemre.” Uyarıcı bir şekilde ismimi söylese de dönüp ona bakmadım. “Çok detaycı ve kuralcı bir patronum var. İşlerimi zamanında halletmezsem sorun çıkartabilir.” “Cem için kuralları esnettiğim için böyle konuşuyorsan…” sonunda başımı kaldırıp ona baktım, dumura uğratmıştı beni. Cem’in ne işi vardı yine aramızda? “Kural kuraldır, deyip ona izin vermemeliydim. Sen bile bununla dalga geçebiliyorsan diğerleri neler yapmaz.” “Allah aşkına!” diye bağırdım sonunda. “Sana inanamıyorum. Gerçekten inanamıyorum!” Uğradığım haksızlık karşısında yerimde duramadım, ayağa fırladım ve karşısına dikildim. “Seninle dalga geçmiyordum. Yakınlaşmamızı fırsat bilip çizgiyi aşmayacağım merak etme.” “Aramızda bir çizgi, bir sınır var gibi mi duruyor? Dün gece birlikte uyuduğumuzu unuttun galiba.” “Sabah kalktığımda yanımda olmadığın geceden mi bahsediyoruz?” Yüzüme bakakaldı. “Bütün problem bu, değil mi?” omuzları düştü ve bütün siniri sanki birden silinmiş gibi ifadesi yumuşadı. “Buraya gel.” Kolları etrafımı sarıp beni kendine çekerken itiraz etmedim. Buna ihtiyacım vardı. “Tek sorun bu değil ama biri bu tabi.” Diye itirafta bulundum; didişmekten yorulmuştum. Sürekli istemediğim çıkışlar yaptırıyordu bana. Canım acıdıkça acıtmak istiyordum, bu ben değildim. “Senden çok önce uyandım. Öyle güzel uyuyordun ki uyandırmaya kıyamadım. Gidip kahve aldım, çünkü kalkar kalkmaz sıcak bir şeyler içmeyi sevdiğini biliyorum.” Beni iyice kendine yaslarken yüzünü yeni yıkadığım saçlarımın arasına gömdü. “Seni inciteceğim aklıma gelseydi, asla yerimden kıpırdamazdım.” Sözüne güvendim; alınabileceğimi düşünememiş olmalıydı. Ancak bu sözleri ile bilerek canımı acıtmaya çalışması gerçeğini kaldırmıyordu, hala aramızda sallanıyordu. Kollarımı beline doladım ama başımı geri çekip yüzüne baktım. “Tamam ama bana neden biraz olsun güvenmeyi denemiyorsun? Bunu yaparak da beni incittiğini göremiyor musun? Sana Cem ile ilgilenmediğimi söyledim. Onunla değil, seninle ilgilendiğim çok açık değil mi?” Sözlerim biter bitmez başını iki yana salladı ve eğilip alnını benimkine yasladığında göz kapaklarım usulca kapandı. Kokusu genzimi yakarken ne olduğunu çözmekle uğraşamayacağım bir şeyle sarmalandım. “Öyle mi?” Bir süreliğine ne konuştuğumuzu bile unuttuğum için ne sorduğunu anlamam vakit aldı. Yakınlaşarak dikkatimi dağıtıyordu. “Öyle. Dikkatimi çeken de dağıtan da sensin. Cem sadece bir arkadaş. Sen olmasan bile fazlası olamaz.” Geri çekildiğinde gözlerimi açtım. İnanmak ister gibi bakıyordu yüzüme. Ona güvenmek istediğim kadar onun da bana güvenmesini istediğimi fark ettim. Köklü ve güçlü bir ilişkimiz olsun istiyordum ki; birbirimizden zamanı geldiğinde kopmamız imkansız olsun. “Özür dilerim.” Bir özrün beni mutlu edebileceğini bilmezdim. Ateş’inki etmişti. Çünkü kırsa da onarmaya çalışması da önemliydi. “Haksızlık ettim sana da, aramızdakine de.” Aramızdaki deyişi hoşuma gidince gülümsedim. “Ben de özür dilerim ama beni hırçınlaştırıyorsun, kabalaştırıyorsun.” “Onun da mı suçlu su benim yani?” isyanını gülerek yaptığı için biraz nazlanmakta sakınca görmedim. Tek omzumu oynatarak “Sensin tabi.” Dediğimde dudaklarım büzülmüştü. “Haksızlığa tahammülüm yokmuş demek ki.” İnci gibi sıralanmış dişlerini göstererek gülerken başını iki yana salladı. “Pekala, haksızlığı listenin en başına koyalım şimdilik. Başka ne var listemizde?” Birkaç saniye düşünür gibi yapıp “Kıskançlık.” Diye yanıtladım. “Gereksiz kıskançlıklar yok.” “Gereksiz kıskançlık mı?” diye sordu, buruşturduğu yüzüyle bile o kadar güzel bir adamdı ki. Avcumu yanağına yaslayarak bakmaya devam ettim. “Adamın kolu belini sarmıştı.” Bellerimi saran elleri sıkılaşıp beni kendine yapıştırdı. Boğuklaşan sesiyle devam ettiğinde kalp atışlarım yavaşladı. “Benim olan bedenin onunkine haddinden çok ama çok fazla yakındı.” Benim dediği anda kalbim durduğu yerden çok daha güçlü bir şekilde atmaya devam etti, dışarı çıkacaktı sanki. “Sen kıskançlık nedir bilmiyor olabilirsin ama ben benim olanı bir başkasına vermeyeceğimi biliyorum.” “Benden bir eşyaymışım gibi bahsetmenden hoşlandığımı sanmıyorum.” Diyerek az önceki oyunumuzu sürdürmeye devam ettim ama içim başka söylüyordu dilimden. Beni sahiplenmesine az önce aşık olmuş olabilirdim. Başı yine iki yana sallandı. Gözlerimin içine bakarken içimi görebiliyor olmasından şüphelenmiştim. “Bedenin, ruhun, ilgin hepsi benim.” Dedi üstüne basa basa. “Bana ait olanların da senin olması gibi.” İçimi eritiyordu. Hayır, hayır. Sadece içimi değil, dışımı da eritiyordu. Sözleri, bakışları ve dokunuşları karşısında bir pelte kıvamına gelmeme ramak kalmıştı. Dilim ne söylerse söylesin, aklımı yitirtiyordu bana. Aşktan meşkten anladığım söylenemezdi. Tecrübelerim yoktu. Anılarım yoktu. Ama bahsettiği aitlik hissinin hayranlığı ruhumda vardı. Ateş’in kendisine hayran olduğum gerçeğini görmezden gelmem imkansızdı. Aşk mıydı bu? Sevgi miydi? Bilmiyordum, hepsi birden de olabilirdi. Erkendi, henüz çok yeniydi. Ama kim bilir bu belki de gerçeğin ta kendisiydi. “Çok hızlı gidiyoruz.” Endişelerim ben farkına varmadan dile gelmişlerdi. Yüzü benimkine yaklaşmadan önce başı iki tarafa gidip geldi. “Geç bile kaldık.” Bunlar dudaklarımızı birleştirmeden söylediği son sözler oldu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD