Bölüm 7

4111 Words
Cemre             Buraya geleli bir ay geçmiş olmasına inanmakta güçlük çekiyordum. Zaman geçmesini istediğinizde akıp gitmez, durmasını istediğinizde ise alıp başını giderdi. Ateş ile yaklaşık iki haftadır birlikteydik. Hala tam anlamıyla bir ritim tutturabilmiştik değildik. İlişkimizin şeklini söylemem şart olsaydı; inişli çıkışlı derdim. İnişlerimizin en gözde sebebi Cem’di. Ateş, en kaba tabirle kafayı Cem’e takmıştı. Neyse ki bu takıntısı işine yansımıyordu. İşle özel hayatı ayırmada ustaydı. Öyle ki bu konuda benden bile iyiydi. İşinde iyi olduğunu her an herkesin gözüne sokuyordu. Ona olan hayranlığım çalışma saatlerinde de artmaktan bu yüzden vazgeçmiyordu. Gel gelelim Cem benimle arkadaş olmaktan sırf sevgilim böyle istiyor diye vazgeçmediği için, Ateş’in ona olan takıntısı çalışma saatlerimizin dışında devam ediyordu. Ben de Cem ile aynı fikirdeydim; sırf Ateş istiyor diye sohbetinden ve varlığından keyif aldığım bir arkadaştan vazgeçecek değildim. Çalan telefonum sayesinde düşüncelerim bölündü. Ekranda beliren isim ve fotoğrafı gördüğümde içim hasretle doldu. “Efendim, Aslı’m.” “Cemre’m.” Diyerek katıldı neşeli sesiyle, telefonun öbür ucundan. “Özledim kız seni.” “Hele ben nasıl özledim, anlatamam.” “Ee, ne var ne yok? Nasıl gidiyor işler güçler?” İşlerden kastının çekimler olmadığını biliyordum. Ona haftalar önce Ateş’ten bahsetmiştim. Bana ait her şeyi benden bile iyi bilen arkadaşımla yeni bir ilişkiye başlamamın heyecanını paylaştığımda o da benim gibi heyecanlanmıştı. Mutluluğu paylaşması ve şaşırtıcı bir şekilde Ateş hakkında çok fazla soru sormaması beni daha da mutlu etmişti. “İdare eder.” Henüz birkaç saat önce yine Cem yüzünden birbirimizi kırmıştık. “Hımm.. demek yolunda gitmeyen bir şeyler var. Acaba yine şu Cem meselesi mi?” “Başka bir problemimiz yok şükür.” “O da bir şey.” Sesinden alay ettiği anlaşılıyordu. “Ben hala Ateş çok da haksız olduğunu düşünmüyorum. Biraz empati kurman şart.” “Sayın psikoloğum, iyi diyorsunuz, doğru diyorsunuz da onun bana güvenmesi gerekmez mi sizce de?” “Belki geçmişinden gelen bir güven problemi vardır adamın.” “Geçmişinden hiç bahsetmiyor ki. O anlatmazsa ben nereden bilebilirim, değil mi?” “Biraz daha zamana ihtiyacınız var. İş yetiştirme stresi altında bir ilişkiye başladınız. Aceleye getirmeniz gerektiğini düşünmüyorum. Buraya döndüğünüzde ve oradaki stresten kurtulduğunuzda daha iyi olacak, göreceksin.” “Öyle olmasını umuyorum; hatta bunun için dua ediyorum, Aslı. Çünkü Ateş’e…” İtirafımı yapmadan önce bir süre duraksadım. Bunu Ateş’e söylemeden arkadaşıma söylememin bir sakıncası olmadığına kanaat getirdiğimde devam ettim. “Aşık oldum. Onu öyle ya da böyle bir şekilde kaybedersem bunu kaldıramamaktan endişeleniyorum.” “Kendini geçmiş ya da gelecekle ilgili üzmeyeceğine söz vermiştin.” Doğru, vermiştim. Çünkü takıntı haline getirebilmek gibi bir huyum vardı. “Biliyorum ama tekrardan kaybolmak istemiyorum. Onsuz yolumu nasıl bulurum, bunu düşünmek bile istemiyorum.” “Fena kapıldın, ha?” “Hem de nasıl…” Tüm korkularıma ve kırgınlıklarıma rağmen gülümsedim. Çünkü aşk yüzünüzden düşmek bilmeyen aptal bir gülümsemeydi bazen. En büyük zaafınız olup çıkıveriyor, göğsünüzün orta yerine çörekleniyordu. Bu duyguyu hiç tadamamış insanlardan kendinizi üstün görmenizi sağlayan şeydi. Öyle ki size acı verse de üstünlüğünü kaybetmeniz mümkün değildi, çünkü bir kereliğine bile olsa bu duygunun bütün benliğinizi ele geçirmeniz bir ayrıcalıktı ve ben bu ayrıcalığımı Ateş’e borçluydum. “Sakin ol, bir tanem ve sadece bugüne bak. Geleceğin neler getireceğini hiçbirimiz bilemeyiz. Geçmişi değiştiremeyiz ama endişelerimizle geleceğimizi mahvedebiliriz. Unutma. Akışına bırak.” “Haklısın. Deneyeceğim. Söz!” vedalaştıktan sonra telefonu kapattığımda bencil bir arkadaş olduğuma karar verdim. Konuşmalarımızın çoğu benim hakkımda oluyordu. Benim geçmişim, benim geleceğim, benim ilişkim, benim endişelerim; sırayı arkadaşıma bırakmadığım için kendimi suçlu hissediyordum. Bir dahaki görüşmemizde sadece ondan bahsedeceğimize dair kendi kendime söz verdim. Onun da en az benim kadar dertleşmeye ihtiyacı olabilirdi. Ateş yanıma geldiğinde her zamanki gibi düşüncelerim arasında kaybolmuşken telefonumdan Aslı’nın sosyal medya hesabındaki resimlere göz gezdiriyor ve hasret gideriyordum. “Neye bakıyorsun?” Kafasını uzatıp telefonumdaki resimleri gördükten sonra şakağıma yumuşak bir öpücük bıraktı. “Tahmin etmeliydim.” Sözleri dikkatimi çekince bakışlarımı telefondan çekip ona baktım. “Neden ki?” “Çünkü yüzünde hem mutlu hem de hüzünlü bir ifade vardı. Aslı’dan bahsettiğinde de aynı ifade yüzünde oluyor.” “Çünkü onu özlüyorum.” Diyerek durumumu belli ettim. Özlüyordum. Bazı anlarda, özellikle çok mutlu olduğum ya da çok dara düştüğüm anlarda yanına koşmak için çıldırıyordum. Aslı kesinlikle benim için sadece bir arkadaş değildi. “Onu çok seviyorum. Kardeşim olsa sanırım onu bu kadar sevebilirdim. Kan bağıyla değil, can bağıyla bağlıyız biz.” “Senin adında seviniyorum, onun varlığından ötürü. Her daim yanında birinin olacağını bilmek güzel bir his olmalı.” “Senin hiç yakın bir arkadaşın yok mu?” dediğimde gözlerini bulunduğumuz salonun kapısına dikti. Bazı zamanlarda beni endişeye düşürüyordu; kendinden soyutlanıp ortamdan uzaklaşıyor gibi hissediyordum. “Arkadaşım çok ama sizinki gibi bir arkadaşlığım yok. Olacağını da sanmıyorum.” Onun için üzüldüm; çünkü dostluğun bir insan için ne kadar önemli bir şey olduğunu biliyordum. Aslı olmasa ne yapardım hiç bilmiyordum. “Olsun. Ben varım.” Dedim başımı omzuna yaslayıp kollarımı koluna dolarken. “Ben senin her zaman yanında olurum. Ne olursa olsun arkanda da yanında da durabilirim.” Dururdum. Ne yaparsa yapsın yanında kalabilirdim, emindim. “Teşekkür ederim.” Sesinin alçak tonu içimi titretti. Gerçekten böyle birine ihtiyaç duyuyor olmalıydı; en az benim ona ihtiyaç duyduğum kadar. Saçlarımın arasına daldırdı yüzünü; bunu sık sık yapıyordu. Onları sevdiğinden şüphelenmeye başlamıştım. “Ben de ne olursa olsun senin yanındayım, bebeğim.” Umarım diye içimden geçirdim. Birbirimize ya da geçmişimize dair pek bir şey bildiğimiz söylenemezdi. Umuyordum ki her şeyi öğrendiğimizde de sözlerimizde durabilirdik. Biraz nazlanmaya karar verdim. “Pek de sözünde duracağını düşünmüyorum nedense.” Bunu sitem eder gibi söylemek istememiştim ama aynen de öyle geliyordu kulağa. “Neden?” Yerinde kıpırdanıp dikleştiği için başımı kaldırmak zorunda kaldım. Gözlerimiz birleştiğinde endişesinin ellerimle tutabileceğim kadar bariz olduğunu gördüm. “Bana güvenmiyorsun bile.” Devamını getirmememi bile beklemeden itiraz etti. “Bu sana güvenmemekle ilgili değil.” “Sorun sende değil, bende demeyeceksin herhalde?” Gözlerimi devirdim, sözlerinin ardından gelecek klişeyi bildiğim için. Oysa ne olduğunu bilmediğim şeyleri gizlemek için işi şakaya vurdum. Zihnimin gerilerinde bağıran sesi duymazdan geldim, bilmem kaçıncı kez. Sözlerim bir yumru gibi boğazıma dizilirken Ateş’e bakmaya devam ettim. Bir gün gelecek o yumrudan kurtulacaktım. “Hayır. Ya da evet. Bilmiyorum.” Sesinden sabırsızlığı anlaşılıyordu. Sabırsızlığı yerini öfkeyle değişirken elleri yüzümü sardı. “Aslında bu seninle ilgili. Senin arkadaşlığını bile başka biri ile paylaşmamla ilgili.” Zorlukla yutkundum. Böyle yaklaştığında ve benimle ilgili hislerini rahatlıkla paylaştığında bana ne yaparsa yapsın affedebilirmişim gibi hissediyordum. Yine de onun güvensizliğini hak etmediğim göz önünde bulundurmalı ve direncimi korumalıydım. “Aslı’yı ya da buradaki diğer arkadaşlarımla görüşmem de bir sakınca görmüyorsun.” “Çünkü onlar sadece arkadaşlığınla ilgileniyorlar.” Diye yanıtladı, yüzümü serbest bırakmadan önce. “Cem de arkadaşlığımdan fazlasıyla ilgilenmiyor. Seninle birlikte olduğumuzu biliyor. Bak itiraf ediyorum; seninle yakınlaşmamızdan önce ben de fazlasıyla ilgilendiğinden şüphelenmiştim.” Yeniden sözümü kesti. “Ve buna rağmen aranıza mesafe koyma gereği duymadın?” bunu bir soruymuş gibi söylemişti. “Başımı döndürmüş ve aklımı başımdan almış başka bir adamla meşguldüm.” Durumuma açıklama getirirken boynumdan yanaklarıma doğru sıcaklığın yükseldiğini hissettim. Hislerimden bahsederken onun kadar rahat olmadığım kesindi. Fakat utangaçlığıma gem vurmam gerektiğinin farkındaydım. Hissettiklerimi bilmeye ihtiyacı olduğu açıkça belliydi. “Hala seninle ilgilendiğinden eminim. Peşinden ayrılmadığı düşünürsen söylediklerimde bana hak vereceksin ama sen bana inat olsun diye gözünü kapalı tutuyorsun.” “Ateş.” Dedim bıkkın bir şekilde. “Peşimde falan dolaşmıyor. Zaten iş dışında kalan vaktimin hepsini seninle geçiriyorum.” “Ne? Vaktini benim yerime onunla mı geçirmek isterdin?” Bıkkınlığımı bambaşka bir şekilde yorumladığında ağzım açık bir şekilde kala kaldım. “O zaman ben seni tutmayayım.” Ayağa kalkmaya kalkıştığında bileğinden tutarak onu durdurdum. Aslında ona mani olmamalı ve ne halin varsa gör demeliydim. Bir yanım böyle yapmamın daha doğru olacağını söylüyordu, çünkü kıskançlığı canıma tak ettirme seviyesine geliyordu. Her söylediğimi yanlış anlaması da cabasıydı. Yine de kıyamadım, dayanamadım işte. “Allah aşkına, Ateş!” diye yakardım. “Lütfen. Biraz sakinleşir misin? Beni yanlış anlıyorsun. Seninle vakit geçirmekten her şeyden daha fazla hoşlanıyorum. Sürekli yanındayım, çünkü burada olmak istiyorum. Başka birinin yanında değil.” Bilmem kaçıncı kez güvenini kazanmaya çalışırken bulmuştum yine kendimi. Sanki kaybettiğim bir şeyi kazanmaya çalışır gibi bir gayret gösteriyordum. Yerine geri oturdu ama bana sarılmak yerine dirseklerini dizlerine dayayıp başını iki elinin arasına sıkıştırdı. Kendiyle bir savaşa girmiş olmalıydı. Cidden bu tavrını hak edecek ne yapmış olduğumu merak ediyordum? Ya da geçmişinde kimde bırakmıştı güvenini? Bu güvensizlik ve kıskançlık ilişkimize zarardan başka bir şey vermeyecekti. Tüm mücadelem bu yüzdendi zaten; onu sevdiğim için ilişkimizin cicim günlerini kıskançlık yüzünden heba etmeye bile katlanıyordum. “Neden böyle olduğumu bilmiyorsun, değil mi?” cümlesi bittiğinde kafasını çevirip bana baktı, bense kaşlarım çatık bir halde ona bakıyordum. Nereden bilebilirdim ki? Benimle ailesinin vefatından ve Hakkari’de yaptığı askerlikten başka hiçbir şey paylaşmamıştı. Sorgulayan bakışlarına aynı şekilde karşılık verdim. O kadar karmaşıktı ki, düğüm olmuşuz gibi hissettim. Omzumun tekini kaldırıp başımı iki yana sallayarak sorusuna yanıtladım. Söyleyecek bir şeyim olmadığı için sessiz kalmayı seçtim. Daha fazla karışmamızı istemiyordum. Tekrar bakışlarını yere çevirdi. Kendi kendine bir şeyler mırıldandıktan sonra derin bir nefes çekip sırtını tekrar koltuğa yasladı. Gözlerini tavana dikerken yine kendinden uzaklaştığını düşündüm. “Bahsetmekten hoşlanmadığım şu askerlik var ya!” “Evet.” Sesim kırçıllı çıkmıştı. Askerliğinden en son bahsettiğinde nasıl gerildiğini hatırlamıştım. “İşte oradan döndüğümden beri kimseyle hiçbir yakın ilişkim olmadı.” Dedi, sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi. Kısmen açıkladığı da doğruydu, etraflıca düşünüldüğünde. “Vicdan azabı çektim. Hala da çekiyorum.” Gözlerini sımsıkı yumduğunda gözlerinin önüne gelen görüntüyü tahmin bile etmek istemiyordum. “Silah arkadaşlarımın çoğunu kaybettim. Onlar eşlerine, çocuklarına, ne bileyim ailelerine dönemediler. Ben döndüğüm için vicdan azabı çekiyorum. Mutlu olursam onlara ihanet edecekmişim gibi hissediyorum. Ediyorum da.” Söyleyecek söz bulamadım, bulsam da boğazıma dizilen yaşlar yüzünden tek kelime bile etmem mümkün değildi. Tüm kızgınlığımı ve kırgınlığımı unutup ona sımsıkı sarıldım. Göz yaşlarım benden izinsiz onun üstünü ıslatırken onun kolları yavaşça bedenimi sardı, elleri titriyordu. “Böyle düşünme, lütfen, sevgilim.” Diye yalvardım. Bu düşünce tarzı sadece onu değil, beni de mahvederdi. “Onlar için de, orada tanık oldukların için de çok ama çok üzgünüm, sevgilim. Ama oradan sağ salim döndüğün için üzgün değilim.” Başımı kaldırdım ve herkesin biri görebileceğini umursamadan yüzünü ellerimin arasına alarak dudaklarına küçük bir öpücük bıraktım. “Belki de dönmenin sebebi benimdir.” Uzun uzun gözlerimin içine baktıysa da hiçbir cevap vermedi. Benim gibi düşündüğüne emindim oysaki. Vicdan azabı anladığımdan bile fazla ele geçirmiş olmalıydı düşüncelerini. “Belki asosyalliğe o kadar alıştım ki; bu yüzden seni kırıp duruyorumdur.” Kısık çıkan sesi yine içimde bir yerlere dokundu. Gözlerimi birkaç saniyeliğine yumdum ve onu daha fazla zorlamamak için bir söz verdim; ki gerçekten Cem ile olan arkadaşlığımın onu etkilediğine ikna olmuştum. “Tamam, gerekemediği sürece Cem ile görüşmeyeceğim. Aramıza istediğin o sınırı koyacağım.” Cem’in arkadaşlığını seviyordum; fakat Ateş’i sevdiğim kadar değil. Ateş’i sevdiğim kadar hiçbir kimseyi sevmiyordum zaten, sevmemiştim, sevmeyecektim. Günün geriye kalanını daha sakin geçirdik. Özellikle Ateş çok daha sakin ve çok daha sıcaktı. Öyle ki normalde çalıştığımız zamanlarda kendini işinde kaybeder ve iş dışında herhangi bir konuşma bile geçmezdi aramızda. Öğleden sonraki çekimlerimizde sürekli benimle tensel temas içerisinde kalmıştı. Ya eli elimdeydi, ya yüzümde, ya saçlarımda… İnsanların gözüne sokar gibi değil de bana dokunmadan duramıyor gibiydi. Cem, aramızda sandığımdan çok daha büyük bir sorundu demek ki ve verdiğim söz üzerine beklediğimden bile fazla rahatlamış olmalıydı. Durumumdan şikayetçi değildim. Çalışırken ilişkimiz yokmuş gibi davranmasını daha önce sorun etmemiştim. İçimde besleyip büyüttüğüm sevgim kadar, Ateş Alaz’a saygı da duyduğum için uzak duruşu canımı sıkmamıştı. Ama bu, bu halimizi daha çok sevdiğim gerçeğini değiştirmiyordu. Sürekli iletişim ve etkileşim halinde olmamızı seviyordum. Bana dokunmasına, dokunmazsa ölecekmiş gibi bakmasına ve gözlerinden akan duygu selinin bana değmesine bayılıyordum. Verdiğim söze pişman olacağıma dair olan en ufak bir kırıntı varsa içimde, yok olup gitmişti akşama kadar. Setteki diğer erkek çalışanlarla olan diyaloglarımda gözleri üzerimdeydi. Bunun dikkatimden kaçması mümkün değildi, ki benim dışımdakilerin bile dikkatini çektiğinden emindim. Ama Cem ile konuştuğum zamanlardaki gibi huzursuz değildi bakışları. Canı yanmadığı için can yakmıyordu. Demek ki sorun sadece bana güvensizliği değil, Cem’den haz etmeyişiydi. Oysa ben hala onunla aynı fikirde değildim. cem’in bana karşı özel bir ilgisi olmadığına emindim. Bunu hissettirecek hiçbir davranışta bulunmamıştı, Ateş ile birlikte olmaya başladığımızdan beri. Neyse ki Ateş’in ilgisini ve henüz dile getirmediği ama var olduğuna emin olduğum sevgisini bir şekilde hissettiriyor olması her detayı siliyordu zihnimden. Bu kadar sevecen olabileceğini de, bunu çekinmeden gösterebileceğini de hiç tahmin etmemiştim. Cıvıklaştığını söylemiyordum. Aksine hala Ulaşılmaz Alaz’dı. Ama kişiliğinden ödün vermeden duvarlının bir kısmını indirip bana içini göstermeye başlamıştı. Henüz duvarların arkasına geçmiş değildim ki; onun da benimkilerin arkasını henüz görmediğini hesaba katarsak bu adil bir sonuçtu. Kendince benden hoşlandığını göstermenin bir yolunu mutlaka buluyordu. Özetle onunla ilk tanıştığımda oluşan önyargılarımın hepsini birer birer yıkıyordu. Önyargılarıma rağmen ondan hoşlandığım düşünüldüğünde bu yıkım gereksiz bir ayrıntıydı. Bu akşamki moral gecesine hazırlanırken aynanın önünde dalıp gitmiştim. Moral gecesi gibi partilerin çekimlerde sık sık yapılamadığını bildiğimden heyecanlıydım. Bu fırsat bir daha elimize geçemeyebilirdi. Ne kadar Ateş ile birlikte olduğum için mutlu olsam da insan sürekli aynı yerde aynı şeyleri yaparak vakit geçirirken sıkılıyordu. Bu yüzden tüm ekip gibi benim de böyle özel bir parti gecesine ihtiyacım vardı. Makyajımı tamamlarken aynadaki yansımamda kıvrılan dudaklarıma baktım. Alaz… Ona Alaz diye hitap etmeme uyuz oluyordu. Çünkü sadece beni sinirlendirdiğinde ona öyle sesleniyordum. Üstelik ekipteki herkes ona Alaz diyordu. Bu kendi isteğiydi ama benim söylememden zerre haz etmiyordu; ona yabancılar böyle seslendiği için. Koyu göz makyajımın taşan kenarlarını temizledikten ve kırmızı rujumu sürdükten sonra aynanın önünden çekildim. Üzerime buraya gelirken getirdiğim ama henüz hiç giymediğim deri taytımı giydim. Salaş kan kırmızısı kazağım sadece kalçalarıma kadar kapattığı ve yine burada ilk defa giydiğim topuklu siyah botlarım olduğumdan çok daha uzun gösterdiği için aşırı iddialı bir görüntüye kavuşmuştum. Sadece bana öyle geliyor da olabilirdi. Sonuçta buraya geldiğimden beri kat kat kıyafet giymekten kardan kadına benziyordum. Onun siyah hali. Çünkü kıyafetlerimin çoğunluğunu siyah ya da gri renkleri oluşturuyordu. Çünkü mai siyah saçlarım ve beyaz tenime koyu renkleri yakıştırıyordum. İçimin kararması ile bir ilgisi yoktu yani renk seçimimin. Üzerimdekileri değiştirmeye karar vermeden odamdan çıkmam lazımdı. Parti otelin salonlarından birinde yapılacağı için üzerime mont yerine siyah polar şalımı aldım sadece. Kapım çalındığında tam aynadan son kez kendimi kontrol ediyordum. Anahtarımı ve telefonu alıp kapıyı açtığımda iki haftadan fazladır aşinası olduğum kalp çarpıntım tuttu. Gözlerim Ateş’in her zamanki gibi topuz yaptığı saçlarından başlayıp ayağındaki botlara doğru indi. Siyahı tek seven ben değildim; balıkçı yaka kazağı, pantolonu, düğmeleri açık bir şekilde giydiği kalın kadife yeleği ve botu; hepsi simsiyahtı. Tek renk masmavi gözleriydi. Onlar da siyahların içinde çok daha mavi, çok daha çekici gözüküyordu. Gözlerine bakarken yanaklarının kırmızılaştığını fark ettim. Aceleci bir tavırla “Hazırsan çıkalım mı?” diye sordu. “Hazırım.” Diyerek odadan çıktım ama beni durdurdu. “Böyle mi çıkacaksın?” “Evet. Neden ki?” Doğal olarak tepkisi karşısında şaşırmıştım. “Oraya gidene kadar bu halde donarsın.” Odalarımız bir binanın içinde değildi. Kulübe şeklinde yapılmışlardı ve hepsinin kapısı otelin avlusuna açılıyordu. Ama partinin yapılacağı salon çok da uzak sayılmazdı. “Bir şey olmaz.” Günlerdir ilk defa üzerimdekilere itina göstermiştim – ki bunun sebebi parti değil, karşımdaki adamdı – özenimi öretecek bir şey giymek istemiyordum. Bana cevap veremeden kapımı çekip kapadım. Koluna girip hızlı adımlarla ana binaya doğru onu çekiştirdim. Yolun ortasında tekrar durdurdu beni ve kızgın bir şekilde başını iki yana salladı. Üzerindeki yeleği çıkarıp bana giydirirken söylenmeye başladım. “Abartıyorsun, Ateş. Şurada atacağımız adım sayısı iki, bilemedin üç.” “Tamam.” Kolunu omzumun üzerinden geçirdikten sonra yolumuza devam ettik. “İki adımda ben üşüyeceğim, o zaman.” “Çok inatçısın.” “En az senin kadar.” Haklıydı ve bazen haklı olmasını sevmiyordum. Saat gece yarısını gösterirken salon tıklım tıklım olmuştu bile. Üstelik ekibin çoğu çoktan sarhoş olmuştu. Salonun ortası boş bırakılmış ve dans pisti olarak ayarlanmıştı. Duvarların kenarlarına ise koltuklar ve sehpalar dizilmişti. Ekibin hepsinin bu koltuklara sığması mümkün değildi. Zaten kimsenin oturacağı da yoktu; bizim haricimizde. Ateş ile ikimiz bar tarafına yakın bir koltukta oturuyorduk. Ateş hiçbir şey içmezken ben de henüz sadece bir bira içmiştim. Bu gece temkinli olmaya niyetliydim. Bir sarhoşluk vakası daha yaşamak istemiyordum. Eğlenen ekip arkadaşlarımı keyifle izlerken halimden oldukça memnundum. Aralarına karışmak gibi bir niyetim yoktu. Dans edecek kadar özgüvenli olmadığımdan değil – ki özgüvenliydim – sadece Ateş’in oraya karışmayacağını bildiğimden oturup izlemekle yetiniyordum. İkinci biramın sonuna geldiğimde sınırıma ulaştım. İçmeye devam etmeyecektim, çünkü şimdiden çakır keyif olmuştum. Belki de yanımdaki adamın varlığı yüzünden bu kadar çabuk sarhoş olmuştum. Çok banal ve klişe olabilirdi ama gerçek buydu; mutluluk sarhoşuydum, alkol değil. “Devam edecek misin?” Başıyla boş bardağımı işaret etti. “Hayır.” Dediğimde tek kaşını kaldırıp saklamaya çalıştığı gülüşüyle bana baktı. Saklamayı pek becerebildiği söylenemezdi. “Emin misin?” “Neden ısrar ediyorsun ki? Beni tekrar sarhoş etmeye niyetlisin herhalde?” “Fena olmazdı.” Burnumu işaret parmağıyla hafifçe vurdu, gülüşü ile sevdiğim çukurları çıktı. “Sarhoş halini sevmiştim. Çok sevimli oluyorsun.” “Sen bilirsin. Çok ısrar ediyorsan devam edeyim. Gecenin sonunda seni piste sürüklerim yine belki.” Rahat bir tavırla omuz silktim. Blöf yapıyordum. “Neden olmasın? Belki bu kez ben de seninle dans ederim.” Şoka girdim. Kesinlikle söylemesini beklediğim en son şey bile değildi bu. “Ciddi değilsin.” Şüpheyle yüzüne baktım. İfadesi o kadar okunaksızdı ki bakarak niyetini anlamam mümkün değildi. Eli yanağımda gezindi. “Tabi ki ciddiyim.” Blöf yapması sırası ondaydı. Gözlerimi kısarak ona baktım. Blöfünü görecektim, görmek zorundaydım. Üstelik bundan son derece keyif alıyordum. Saçma bir şekilde adrenalinle dolarken tuvalete gideceğimi söyleyerek yanından kalktım. Az sonra içeceğim içkiler için bedenimde yer açtıktan sonra partiye geri döndüm. Bara gidip cahillik derecesinde bir şey yaptım; üç şatlık tekila istedim. Buraya girişim vardı; çıkışım yoktu. Adrenalin salgılayan beynim az sonra yaşanacakların heyecanıyla yaptığım aptallığı reddetmeyi seçti.  Barmen içkilerimi doldurduğunda kafamı bıraktığım yerde oturmakta olan Ateş’e çevirdim. Bakışlarımız birleştiğinde oturduğu yere iyice yayıldı. Aman Allah’ım! Çok yakışıklı gözüyordu, aramızdaki mesafeye ve ortamın loşluğuna rağmen. Üstelik yüzünü kaplayan gülümseme ile başını iki yana sallıyordu. Yapma demiyordu, ne yapmaya çalıştığını biliyorum diyordu, bakışlarıyla. İlişkimiz başlayalı kısa süre geçmişti. Dip dibe geçirdiğimiz günler bize bakışarak anlaşabilme lütfunu vermişti. Ateş başlı başına bir lütuftu benim için zaten. Bu yüzden de onun blöfünü görmekte sakınca görmemiştim. Başka bir erkek için kendimi rezil etme riskini asla almazdım zaten. Benimle dans etmesi için bu riske girmeye kesinlikle değerdi. Birinci kadehi gözlerinin içine bakarken kafama diktim. Acı tat boğazımdan aşağı inip bedenimi saniyesinde ısıtmaya başlarken yüzümü buruşturmamayı başardım. İnce dilimlenmiş limonu ağzıma atarken hala gözlerim ondaydı. Yanıma gelip bana engel olmasını beklerken pistteki arkadaşlarıma baktım. Set ekibindeki kızların birçoğu bana uyuz oluyordu, son iki haftadır. Çünkü hepsinin gözü birlikte olduğum adamdaydı. Ateş ile daha önce birçok kez çalışmıştı ekipteki elemanlar. Onun ne kadar ulaşılması zor olduğunu benden iyi bilenler, benim onunla birlikte olmama hayretle bakıyordu. Kimisinin hayreti gıpta içerirken, kimisi hasetle doluydu. Hiçbirini umursamıyordum. Daha önce söylediğim gibi özgüvenim yerlerde falan sürünmüyordu. Yerli yerindeydi. Üstelik ben nasıl Ateş’in benim için lütuf olduğunu düşünüyorsam, benim de bir şekilde onun için lütuf olduğum bir gerçekti. Ya da bunu ilerleyen zaman gösterecekti bize. Kesin bir dille yargıda bulunmak için daha çok erkendi. Yine de kıskanılan kadın olmak hoşuma gitmişti, hem de hiç hayal etmediğim bir şeyken. Buraya gelene kadar tek bir arkadaşa sahip olarak kendi kabuğumun içinde yaşıyordum. Oysa şimdi burada birçok arkadaş edinmiştim. Daha önce birileri beni bu camiada arkadaş olunmayacağı hakkında uyarmıştı; burada kimseye tam anlamıyla güvenilmezdi. Bundan henüz emin olmamıştım. Bu yüzden edindiğim arkadaşlıkların tadını çıkarmakta bir sakınca görmüyordum. İkinci şatımı kafama dikerken gözlerim tekrar Ateş’inkileri buldu. Hala gülümseyerek beni izliyordu. Bakışlarındaki bir şey tekiladan çok daha fazla içimi ateşliyordu. Alkol kanıma karışırken ayrım yapmak çok güçtü. Edindiğim gerçeğe en yakın kız arkadaşlarım barda olduğumu fark edip yanıma geldiklerinde bakışlarımı Ateş’ten çekmek zorunda kaldım. Üç kız alkolün etkisiyle sırnaşırken onlara eşlik ettim. Çünkü kesinlikle an itibari ile onlardan en ufak bir farkım yoktu. İkinci birada durmamı söyleyen iç sesimi dinlememiştim, şimdi iş sesim avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Duymazdan geldim. Son zamanlarda sevdiğim şarkılardan biri olan ‘Despacito’ çalmaya başladığında son şatımı elime aldım. Kızların arasından Ateş’e tek kaşımı kaldırarak baktım. Kadehimi ona doğru uzatırken otuz iki dişimi birden göstererek gülümsüyordum. “Sıra sende.” Dedim ağzımı oynatarak. Duymasa da anladığını biliyordum. Gülümsemesi gülümserken jestim için başını aşağı doğru eğdiğinde daha karizmatik görünemeyeceğinden emin oldum. Şarkının ritmi hareketlenmeye başladığı anda kızlar beni salonun ortasına sürüklemeye başladılar. Onlara sorun çıkarmadan son kadehi yuvarladım ve pimimi çekerek kendimi piste attım. En son ne zaman böylesine bir öz güven patlaması yaşadım ya da ne zaman bu kadar eğlendim en ufak bir fikre sahip değildim. Hatırlamadığım detaylara kafa yoracak halde olmadığım için sadece kıvırtmaya başladım. Büyük ama çok büyük ihtimalle ertesi sabah yaptıklarımı hatırladığımda deve kuşu misali kafamı toprağa gömmek isteyecektim. Çünkü Ateş’i kışkırtırcasına dans ediyordum. Kendime güvenim olduğu konusunda kuru sıkmıyordum ama bu kadarını kastetmemiştim. Yüzümden silinmeyen gülümseme belime sarılan ellerden sonra devasa bir hal aldı. Kazanmıştım. Arkamı döndüğümde Ateş’in de benim gibi gülmeye devam ettiğini görünce daha mutlu oldum. Bu bir oyundu ve kazanan ben olmama rağmen o da halinden en az benim kadar mutlu gözüküyordu. Sonuçta bu oyunu başlatan oydu; beni o teşvik etmişti. En güzeli yanıma gelmesi için sürüklemem gerekmemiş olmasıydı. Şarkı bitene kadar benimle dans etti. “Bunu bana yaptırdığına inanmıyorum.” Yüksek seste onu duymam için dudaklarını kulağıma dayayarak konuşuyordu. “Tüm imajımı yerle bir etmiş durumdasın.” Başımı iki yana sallayarak itiraz ettim. Kanımda çağlayan alkol enerjiye dönüşürken hareket etmekten ter içinde kalmıştım. “Sen kaşındın. Üstelik benimle dans etmek zorunda değildin. Ben kendi halimde takılıyordum. Arkadaşlarımla eğlenebilirdim.” Geri çekilip dans eden bedenimde gözlerini gezdirdi. “Sen böyle dans ederken seni tek başına bırakmak için aptal olmam gerekir.” Belime sardığı koluyla beni daha yakınına çekti. Kalbim göğüs kafesimin içinde taklalar aşarken canımı acıtıyordu ama çok tatlı bir acıydı. “Yabancı kimse olmasa bile mi?” Dudaklarından benimle ilgili her detayı defalarca aynı şeyi bile söylese duymak istiyordum. Tensel teması ikimizde sevdiğimiz sürekli temas halindeydik. Ama iş duyguların lisana gelmesi olduğunda ikimizde lal oluveriyorduk. Buna ihtiyacım vardı. “Herkes yabancı, Cemre. Herkes. Ben hariç, sana herkes yabancı.” Dans ettiğimiz ikinci şarkı da bittiği için sesindeki uyarı tonunu duydum. Beni bunun için uyarmasına gerek yoktu, ama duygularımı böyle edecekse bana uyardı. “Öyle.” Diyerek söylediğine katıldığımı belirttim. “Kimseyle ilgilenmiyorum zaten. Sen varken başkasına bakmam için aptal olmam gerekir.” Onun laflarını taklit ederken hala gülümsüyordum. Yanaklarımın ve ayaklarımın ağrıdığını hissedince “Oturalım mı artık?” diye sordum. Çaktırmamaya çalışıyordum; başım fena halde dönüyordu. On dakika içinde üç bardak tekilayı kafaya dikerken ne düşünüyordum ki acaba?  Güya başımın döndüğünü ve sarhoş olduğumu Ateş’e çaktırmıyordum. Ama anlamış olduğu yerimize dönerken belimin iki yanına yasladığı ellerinden belliydi. Bunun için şuan şikayet etmem de mümkün değildi; düşecek falan değildim ama koltuğumuzun yerini onun yönlendirmesi olmadan bulabileceğimden emin değildim. Sırf bu yüzden koltuğa kendimi bırakana kadar çenemi kapalı tuttum. Ateş de yanımdaki yerine geçince başımı omzuna yaslamadan önce koluna sarıldım. Şimdi keyfime diyecek yoktu işte diye düşünürken başımın tepesine kondurduğu öpücükle mutluluğum tavan yaptı. Çok ama çok uzun zamandır böyle huzurlu ve mutlu hissetmemiştim. Daha önce bu kadar mutlu oldum mu, bilmiyordum zaten. “İyi misin?” diye sorduğunda yavaş yavaş odalarına doğru dağılmaya başlayan ekibe bakıyor ve yavaş bir ritme geçen müziği dinliyordum. Pistte romantik bir şekilde dans eden birkaç çiftten başka kimse kalmamıştı. “İyiyim.” Cevap verirken başımı omzundan kaldırmadım, hiç halim yoktu. “Neden sordun ki?” “Sessizleştin.” “Sen de sessizsin.” Çok şükür ki birbirimizi duymak için artık bağırmamıza gerek kalmamıştı. Zira yüksek sesten yorulmuştum. “Ben hep sessizim, bebeğim.” Ya burnu tepeme sürtündüğü için ya da bebeğim dediği için daha da bir gevşedim. Az sonra pelte haline gelecektim. “Biliyorum.” Çünkü kesinlikle çok konuşkan biri değildi. “Bundan rahatsız oluyor musun?” Başka bir şey söylemediğim için beni yanlış anlamış olmalıydı. “Hayır.” Başımı omzundan kaldırıp yüzüne baktım. Gerçekten alınmış gibi duruyordu. “Tabi ki de rahatsız olmuyorum. Ben ikimize…” işaret parmağımı aramızda oynattım. “yetecek kadar konuşuyorum zaten.” Alıngan ifadesi silinip yerini gamzelerini gösterecek bir gülümsemeye bıraktı. “Gerçekten de öyle.” Kaşlarını kaldırıp başını yukarı aşağı sallayarak söylediği şey karşısında gözlerimi kıstım. “Ben senin sessizliğinden rahatsız olmuyorum ama demek sen benim çenemden rahatsız oluyorsun.” Alınganlık sırası bendeydi ama benimki tamamen numaraydı. Çünkü şaka yaptığını biliyordum. “Elbette olmuyorum.” Kolunu elimin altından çekip belimin kenarına sarıp beni kendine yaklaştırdı. Dudakları dudaklarımın dibine kadar girdiğinde “Çeneni seviyorum.” Dedi boğuk sesiyle. Kalp krizi aşamasındaydım yine. Burnu burnuma sürtündü. “Burnunu da seviyorum, onu her işime sokmaya kalkışsan da.” Başka zaman olsa buna itiraz ederdim ama şuan bunu yapabilecek halde değildim. Gözlerime baktı uzun uzun. “Gözleri.” Dedi. “Onlara bakmadan bu zamana kadar nasıl yaşamışım anlamaya çalışıyorum.” Nefesi aralık dudaklarımdan içeri sızıyordu. “Dudaklarını ne kadar sevdiğimi ise daha sonra göstereceğim.” Geri çekildi. Evet. Hiçbir şey yapmadan, umutlarımı yerle bir ederek geri çekildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD