Cemre
Vücudumdan bir ürperti geçtiğinde elektrik çarpmış gibi Ateş’ten uzaklaştım. Deprem oluyordu. Ayağımın altındaki zemin mi sarsılıyordu, yoksa sarsılan ben miydim? Ayırt edemiyordum; çünkü tek yapabildiğim salonun içinde yankılanan sesi dinlemekti.
Tüm şaşkınlığıma rağmen sesin sahibini ayırt edebilmiştim: Mehmet Erdem.
Eşyalar toplanmış seninle birlikte
Anılar saçılmış odaya her yere.
Sevdiğim o koku yok artık bu evde
Sen...
Kıyıda köşede gülüşün kaybolmuş
Ne olur terk etme yalnızlık çok acı
Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte
Sen...
Kadınım.
Hatırla o günü karşı ki sokakta
Seni öptüğümü ilk defa hayatta
Kollarımda benim ilkbahar sabahı
Sen...
Sönmüş bak ışıklar, ev nasıl karanlık
O ılık aydınlık yuvamız soğumuş
Geceler bitmiyor ağlıyorum artık
Sen...
Kadınım.
Masamız köşede öylece duruyor
Bardaklar boşalmış her biri bir yerde
Sanki hepsi hasret senin nefesine
Sen...
Kadınım.
Bana bıraktığın bütün bu hayatın
Yaşanan aşkların değeri yok artık
Ben sensiz olamam artık anlıyorum
Sen...
Şimdi çok yalnızım
Ne olur kal benimle
O kapıyı kapat elini ver bana
Dışarıda yalnız üşüyorsun
Sen...
Kadınım.
Kaçmam gerekiyordu. Neden olduğuna dair en ufak bir fikrim olmasa da hislerim çığlık çığlığa “Kaç, uzaklaş.” Diye bağırıyorlardı. Yine kafamın içindeki sesi dinlemek yerine kalbimin sesini dinledim ve ayağa kalktım. Bacaklarımın üzerinde sallanırken şarkının esiri oldum. Mehmet Erdem, ne olur kal benimle dedi ama ben gitmeyi tercih ettim.
Nerede ve kiminle olduğumu unutup uzaklaştım. Kendimi soğuğa attığım anda bileğimden tutularak arkaya çekildiğimde Ateş’in hiddetli ve aynı zamanda endişe taşıyan bakışları ile karşılaştım.
“Sen gerçekten sarhoşsun! Neden öyle kaçar gibi gidiyorsun?”
Gözlerinin içine baktım, derin bir soluk aldım ve ağzımı açtım. Söylemek istiyordum. Ona bağıra bağıra cevap vermek istiyordum. Saçma sapan hislerimi nasıl açıklayacaktım ki? Deli olduğumu düşünecekti. Ben de onun yerinde olsam aynen de öyle düşünürdüm. Bu yüzden ağzımdan çıkanlar içimden gelenlerle aynı olmadı. “Midem bulandı. Hava almam gerekiyordu.”
Her zamanki şüpheli bakışıyla beni süzdü. Yana eğdiği başı ile anlık karmaşama rağmen onu hoş bulmam deli olduğumun kendimce ispatıydı. “Cemre.” Uyarıcı ses tonu kulaklarıma doldu. Doğruyu söyle diye yalvaran gözlerine baktım. Söylediğim şey yalan sayılmazdı ama gerçek de sayılmazdı.
“Gerçekten, bir tanem.” Avcumun içini yanağına bastırdığımda tenime batan sakalları kendimi biraz daha iyi hissetmemi sağladı. “O kadar içmemeliydim.”
Şüphesi birkaç saniye daha yaşadı. Sonra vazgeçip beni kolunun altına sıkıştırarak hızla odalarımızın olduğu yere götürdü. Odalarımızın önüne geldiğimizde birbirimizden ayrıldık. Bunun için de onu ikna etmem icap etmişti. Beni bu haldeyken yalnız bırakmak istememişti; ayakta durmakta bile güçlük çekiyordum. Ben de yalnız kalmak istemiyordum ama gözlerinin içine baktığımda şüphelerinin dinmediğini gördüğüm için uzaklaşmayı seçtim. Sorguya tutulacak halde değildim; verilecek cevapları ben de bilmiyordum ve ona yalan söylemekten nefret ediyordum.
Kalın polar tulumumun içine girdikten sonra kendimi yatağa attım. Sarhoş olduğum için çok çabuk sızacağımı sanmıştım. Bitmeyen yanılgılarımdan biri daha. İçimdeki huzursuzluk büyürken uykum benden çok uzaklara gitti. Avcumun içini baş ucumdaki duvara bastırdım. Hemen yanı başımda duruyordu sevdiğim ve şuan delicesine ihtiyaç duyduğum adam. Fakat sadece bu duvar değildi aramızdaki engel. Onun indirmeyi başaramadığı duvarları da değildi. Benim kendi engellerim vardı; ismini bile koyamadığım.
Pencereden süzülen gün ışığını gördüğümde direnmeyi bıraktım. Birkaç saat sonra sete gitmem gerekecekti, benimse damla enerjim yoktu. Bu yüzden yataktan kalktım, ayağıma botlarımı geçirdim ve telefonum ile odamın kartını aldıktan sonra odadan çıktım.
Sabahın ayazı içime çektiğim ilk solukla iliklerimi dondururken yan odanın kapısını tıklattım. Onunla birlikte uyumadığım için kızgın olabileceği ya da onu uyandırdığım için kızabileceği aklıma üşüştüğünde bunu yaptığıma pişman oldum. Neyse ki ben daha vazgeçemeden kapı açıldı ve Ateş’in endişeli yüzü gözüktü.
“Bebeğim.” Dedi içten bir şekilde ve tüm pişmanlığımı unutturdu.
“Uyuyamadım.” Başka bir şey söylememe gerek kalmadan beni odanın içine çekti.
“Gel, bebeğim. Gel.” Aceleyle yatağın içine soktu beni, botlarımı hızla çıkardı ayaklarımdan ve hemen yanıma yatıp kollarının arasına hapsetti. “Donmuşsun.”
“Hava buz gibi.”
“Neden daha önce gelmedin, güzelim benim?” dedi kollarıyla beni iyice kendine yaklaştırırken. “Neden bu saate kadar bekledin?”
“Seni uyandırmaktan çekindim.”
“Bunu bir daha sakın yapma.” Sesindeki ciddi tonu duyduğumda yüzünü görmek için kafamı çevirdim. Avcunun içi yanağımı sardığında huzuruma kavuştuğumu hissettim. “Bana ihtiyaç duyduğun her an yanında olurum. Gel demen ya da sadece gelmen yeterli. Bir sebebe ya da açıklamaya bile ihtiyacın yok.”
Bu kadar anlayışlı olabildiği için ona bir kez daha aşık oldum. Zaten acınası bir halde aşıkken üstelik. Durumumdaki garipliğin farkındaydı normal olarak ve beni açıklama yapmaya zorlamayacağını söylemeye çalıştığının farkındaydım. Bunun için de minnettardım. Çünkü bir şeyleri gizlemek niyetinde olmasam da açıklama yapabilecek halde değildim. İlk önce kendime açılmalıydım, sonrasında ona tamamen açık olacaktım zaten.
“Teşekkür ederim.” Huzurun ve içimde her saniye daha da güçlenen aşkın verdiği rahatlıkla göz kapaklarım ağırlaştı. Kısa süre içerisinde Ateş’in ninni etkisi yaratan kalp atışları sayesinde uykuya daldım.
Uyandığımda yatakta yalnız olmak beklediğim bir şey değildi. Ateş’in yastığının üzerinde duran notu görünce çatlamaya yüz tutmuş hayallerim sakinledi.
Uyandığında yanında olmadığım için kızma, meleğim. Uyandırmaya kıyamadım. Seni yatağımda bırakıp gitmek her ne kadar güç olsa da yıkılmasını istemediğim bir imajım var. Gerçekten bir anlığına bile olsa seti ertelemeyi düşündüğüne bile inanamayan Ulaşılmaz Alaz sete gidiyor. Beni nerede bulacağını biliyorsun. Kendini çok fazla özletmeden gel.
Karnımın içinde bir şeyler kıpırdaşırken yüz kaslarım sabah sabah böylesine gülmekten hiç şikayetçi değildi. Hiçbir zerrem Ateş’in verdiği mutluluktan rahatsız olamazdı zaten. O beni özlemiş miydi, bilemeyecektim ancak gözlerim onu tekrardan görmek için çıldırıyorlardı. Her bir hücrem ona kavuşmak için sızlanıyordu resmen. Ne deli bozuk bir şeydi şu aşk?
Aceleyle hazırlandıktan sonra soluğu çekim alanında aldığımda soğuğu bile fark etmedim. Çünkü alana girdiğim anda beni gören bir çift göz içimi yangın yerine çevirmişti. Yanına vardığımda gözleriyle sağındaki sandalyeye oturmamı söyledi. Çekimin ortasında olduğu için bir şey söylemese de bakışlarından onun da beni gördüğüne mutlu olduğunu anlamıştım.
Çekime sert diliyle müdahalede bulunurken bile benimle ilgilenmeyi bırakmadı. İlk olarak ekranın önünde duran bir sandviçi verdi yemem için, ardından kendi termos kupasında duran kahvesini paylaştı benimle. Ona ait olduğundan olsa gerek, kahve ayrı bir lezzetli gelmişti damağıma.
Kısa süreli iletişimlerimizden sonra kendimizi işimize verdik. Karnım doyduğunda aşkımdan aldığım güçle işimi yapmak soğuk havaya rağmen güç gelmemişti. Yemek molası verdiğimizde yeniden bir ikilemde kaldım. Kızlar yemeğimi onlarla birlikte yemem için ısrar ediyorlardı. Bir yanım onlarla vakit geçirmek istersen diğer yanım sabahtan beri baş başa kalamadığım sevgilim ile olmak istiyordu.
“Sen arkadaşlarınla birlikte ol. Benim Halit ile konuşmam gerek.” Kaldığım ikilemi görmüş gibi müdahale etmişti. Yine de tereddüt etmiştim. Bunu da fark etmiş gibi kimseye aldırmadan gelip bana sarıldı ve şapkamı yukarı kaldırarak dudaklarını alnıma bastırdı. “Konuşmam bittiğinde gelip seni bulurum. Birlikte kahve içeriz. Bugün ki Türk kahvesi dozumuzu alamadık.” Her gün birlikte Türk kahvesi içiyorduk, çünkü ikimizin de ona karşı ayrı bir düşkünlüğümüz vardı.
Yemeğim bittiğinde kızlarla birlikte olmaya beni ikna ettiği için Ateş’e minnettar olduğumu hissettim. Onlarla gülüşerek laflamak çok iyi hissettirmişti. Hiçbir şey düşünmeden settekiler hakkındaki dedikoduları dinlemek sandığımdan daha fazla hafifletici etki yaratmıştı.
Yardımcı yönetmenin asistanı olan Ebru en kanı şirin kızlardan biriydi. Onun gibi enerjik bir insan etrafındakileri kendine kolaylıkla hayran bırakabiliyordu. Daha önceki çekimlerden birinde Ateş ile de çalıştığını anlattı bana.
“Onu nasıl etkilemeyi başardığını gerçekten çok merak ediyorum. Adam bırak biriyle birlikte olmayı, kimseyle doğru düzgün konuşmuyor bile. Doğru söyle, Alaz’a büyü yaptın, değil mi?”
“Evet.” Dedim kıkırdarken. “Ama büyümüz karşılıklı.” Diğerleri gibi ilişkimize hasetle bakmak yerine hayranlık besliyor olduğunu hissetmiştim. Bu yüzden ona duygularımı açmakta sakınca duymamıştım.
“Cidden ya! Sayende daha az bağırır oldu. Zira her gün fırça yemekten yorulmuştuk.” Bunu söyleyen de rejiden Leyla’ydı.
“Daha az bağırıyor olmasının benimle bir ilgisi olduğunu sanmıyorum.” Alakası yoktu kesinlikle. “Sadece ekip olarak geçtiğimiz günlerde birbirimizi daha iyi anlamaya başlamamızla alakalı bence. Daha uyumluyuz ilk günlere göre.”
“Söylediğin doğru ama bu Alaz’ın daha az bağırmasının sebebi değil.” Bu cevap da Melek’ten gelmişti. Bu ekipte en sahte bulduğum kız buydu. Sahte ve tehlikeli. Yüzü gülüyordu hep ama gülüşünde samimi olmayan bir şey vardı. “Bence sen onu rahatlattığın için adam pamuk gibi oldu.”
O kıkırdarken ben kıpkırmızı oldum. Böylesine mahrem bir şeyi orta yerde dile getirebildiğine inanamıyordum. Şoka girdiğim için bir cevap verememişken bir bomba daha patlattı. İkinci bombasında kızarmamın sebebi utancım değil, sinirimdi. “Sen rahatlatmasaydın senin yerine rahatlatabilecek bir sürü kişi tanıyorum burada. En istekli olanı da Ezgi. Benim de eskilerden beri ona hayran olduğumuzu düşünürsek ona hak vermesem iki yüzlü olurum. Üstelik onu rahatlatmanın ne demek olduğunu bilirken.”
Sinirle cevap verecekken “Baksana.” Diyerek başıyla gösterdiği yere baktığımda yemek salonunun camlarının arkasında Ateş ile konuşan Ezgi’yi gördüm. Kadının eli Ateş’in montunun yakasına doğru havaya kalkmışken Ateş bir adım geriledi. Allah’ım, çok şükür ki kadına izin vermedi. Yoksa yerimden fırlayıp kadının üzerine atlama isteğiyle dolmuş vaziyetteyken beni başka bir şeyin durdurabileceğini sanmıyordum.
Dikkatimi zorlukla onların üzerinden çektim. Sakin kalmaya çalışarak ismiyle hiç alakası olmayan Melek’e döndüm. Bana ima ettiği şeyler iğrençti. “Bence böyle konuşma, Melek.” Söylediklerinden hiç etkilenmemişim de gayet normal bir konu hakkında konuşuyormuşuz gibi sakindi sesim. “Yerin kulağı var. Maazallah Ateş söylediklerini duyacak olursa yerinde olmak istemezdim.”
Üstü çok da kapalı olmayan tehdidim karşısında yüzü bembeyaz oldu. “Seni üzmek değildi niyetim. Ben tek de değilim. Ateş’in etrafında pervane gibi dönenimiz, onun sıcağına çekilenimiz çok burada.”
“Yeter artık, Melek.” Diyerek araya girmeye çalışan Ebru’yu engelledim. Melek’in hakkından ben gelecektim ama onun gibi çirkefleşerek değil.
“Beni üzmedin.” Sahte gülümsememi yüzüme giydirdim, oysa gözlerimi resepsiyona çevirmemek için ölüyordum. Kıskançlık sinsice kanıma karışırken Ateş’e önceden yaptığı kıskançlıklar için hak veremeyecek kadar kendimden geçmiş durumdaydım. “Beni bir kenara bırak, yönetmenin hakkında böyle konuşman çok ama çok yanlış. Hele ki rahatlamasını düşündüğün kişi Ateş Alaz ise.”
Daha fazla burada kalıp sinirlerimi bozamayacaktım. Diğer kızlara veda ettim ve Melek’i korkularıyla baş başa bıraktım. Tam yemek salonundan çıkarken Ateş ile karşı karşıya geldim.
“Ben de seni almaya geliyordum.”
“Ne istiyormuş?” diye sordum lafı dolandırmadan. Gözleri bebekleri şaşkınlıkla büyürken dudakları yukarı doğru kıvrıldığında çukurlarından etkilenmemek için direnişe geçtim.
“Gördün demek.”
“Görmemek mümkün mü? Sana dokunmaya çalışıyordu.” Utanmadan rahatsızlığımı yüzüme ve sesime yansıttım.
“Ama dokunamadı.”
“Şükür ki.”
“Birileri kıskandı mı beni acaba?” Sesi keyfine yansırken yine insanların içinde olduğumuzu umursamadan elinin tersiyle asık suratımı okşadı. Bakışları o kadar sıcaktı ki bana takılmasını bile dert etmedim, saniyesinde yumuşamaya başlamıştım bile.
“Kıskandım.”
“Ne hissettiğimi şuan daha iyi anlıyorsundur o halde.”
Başımı yukarı aşağı salladım. Sırf sevdiğim adama dokunduğu için bile o kadının saçını başını yolma isteğiyle dolduğuma göre Ateş’e hak vermeseydim huysuz delinin teki olurdum. Huysuz olabilirdim ama deli değildim.
Başını iki yana salladı. “Ben Ulaşılmaz Alaz’ım unuttun mu, sevgilim?” İçimi titretti hitap ediş şekliyle. “Sen olmasan bile bana dokunmasına izin vermezdim.” Yaklaşıp kolunu beline dolayarak yanıp tutuşan bedenlerimizi kavuşturdu. “Ayrıca belirtmem gerekir ki sırf artık sana aitim diye çok daha çekici bir adam haline geldim.”
“Çok mütevazisin, maşallah.” Sürekli haklı olmasına gıcık oluyordum. Çekiciliği konusunda ona tamamen katılıyor olmam da ruh halimi daha kıskanç hale çeviriyordu.
“Abartıyor muyum?” yüzündeki sahte masumluk ile gülerken gamzelerine gitti parmaklarım. Direnişim buraya kadardı. Başımı ‘hayır’ anlamında salladım.
“Hiçbiri umurumda değil biliyorsun, değil mi?” Yüzü ciddileşti, ona inanmamı istiyor gibiydi. İnanıyordum.
“Biliyorum.”
“Tek ilgilendiğim sensin.”
“Hep ben olacağım.”
“Başka türlüsünü düşünemiyorum bile. Geç bile kaldık ama sonunda doğru yolu bulduk.”
Geç kalmışlıktan kastı neydi bilmesem de başımla onayladım. Tekrar neşeli bir ifade takınırken “Hadi salıncağımıza gidelim de kahvemizi içelim.” Bizim salıncağımız… Ne güzel şeydi şu ‘biz’ olma hali…
Az önce masada yaptığım konuşmanın stresi kayboldu. Çünkü Ateş’in kollarındayken usul usul sallanmak, çevremizdeki kalabalığın gözleri altındayken bile baş başa kalabilmek iyi gelmişti. Geçmişte beni uyaran kişiyi şimdi daha iyi anlıyordum. Burada edinilen arkadaşlığa; daha doğrusu arkadaş görüntülü ilişkilere güvenilmezdi. Herkes birbirinin arkasından kuyu kazmaya çalışıyordu. Çünkü herkesin derdi yükselip bir yerlere gelmekti.
Bense sadece güncel halimle meşguldüm; ne daha fazlasıydı derdim ne daha azı. Yerimden daha önce olmadığım kadar mutluydum. Hem meslek olarak hem de sevgili olarak.
“Ne düşünüyorsun, sevgilim? Yine sessizleştin.”
“Çok şey ama hiçbir şey.”
“Kaçamak cevaplar vermeye başladın yine. Yemeğe gitmeden moralin daha iyiydi halbuki. Canını sıkacak bir şey mi oldu?”
Kızları şikayet etmek istemesem de Ateş hakkında söylenenleri duyduğumdan beri içim içimi yiyordu. Melek’in söylediklerinin bir genelleme olduğunu varsaymıştım ve buna inanmalı mıydım, bilmiyordum.
“Canımı sıkacak demeyelim de kafamı karıştıracak bir şeyler çalındı kulağıma.” Başımın altındaki bedeninin kasıldığını hissettiğimde, şüphe tohumlarım yeşermeye başladı.
“Devam et. Ne dediler?”
“İspiyoncu olmak istemiyorum.” Diye sızlandım.
“Cemre.” Uyarıcı sesini duyunca yüzümü buruşturdum. Çünkü bu ses, istediğini alacağının habercisiydi. Öyle ya da böyle.
“Peki, tamam.” Diye pes ettim. “Şu meşhur ulaşılmazlık durumunun seni daha cazip hale getirdiği aşikar zaten. Setteki kadınların ağzının suları akıyor. Bunu benim yanımda dile getirmektense hiç çekinmiyorlar.” Kollarımı göğsümde birleştirdiğimde düşündüklerim yüzünden yüzümün aldığı hali Allah bilirdi. Ateş’e masada geçen konuşmanın hepsini ötecek değildim, bunu yaparsam hem gerçekten mızmız bir ispiyoncu olurdum hem de Melek gibilerin ekmeğine yağ sürmüş olurdum. Çünkü onun istediği buydu; ben Ateş’e her şeyi anlatacaktım ve Ateş de soluğu Melek’in karşısında alacaktı. Bir şekilde sevgilimi yanına getirtmiş olacaktı. Sadece kendisini değil, bizi ve ilişkimizi de küçük düşürmüş olacaktı.
“Ve benim sevgilim de kıskançlıktan köpürüyor, öyle mi?” Sesindekini alaycılık olarak nitelendirince sinirim tepeme çıktı. Varilden yükselen ateşten bile daha fena tütüyordum.
“Köpürüyor ne demek ya? Kuduz muyum ben?”
Gözleri şaşkınlıkla açılırken ayaklarını uzattığı sehpadan çekip yere koydu ve olduğu yerde doğruldu. “O ne biçim laf öyle? Senin sinirlerin bozulmuş.”
“Kimin yüzünden acaba?” Hakikaten sinirlerim bozulmuş veya laçkalaşmış olmalıydı. Tam sakinleştim derken, kanımda çağlayan bu öfkenin sebebini ben bile anlamış değildim ama kendime mani de olamıyordum. Ateş’i onların zihinlerinde paylaşmak bile canımı sıkıyordu. Benden fazla geçmişlerinin olması, onlardan herhangi biriyle yatmış olması düşüncesi… Aklımı kaçıracaktım. “Senin yüzünden. Belki de bana söylediğin kadar ulaşılmaz olmadığın içindir, ha? Sonuçta benim için de gayet ulaşılabilir oldun. Kim bilir kimler için daha öyleydin.”
Kelimeler ağzımdan çıktıkça yüzündeki şaşkınlığın yerini karmaşaya bıraktığını görüyordum. Kırılmak ile kızmak arasında bocalıyor gibiydi. Zihnimde türettiklerim canımı yakınca daha fazla dayanamayıp ayağa kalktım. Asıl canımı yakan bakışlarıydı aslında.
“Böyle mi düşünüyorsun sahiden? Benim için diğerlerinden bir farkın olmadığını mı söylüyorsun?” sesindeki olağandışı sakinlik içimi titretti. Cevap veremedim. Her ne kadar zihnim beni başka taraflara çekmeye çalışsa da ruhum böyle olmadığını biliyordu. Ağzımdan çıkan aklıma giren şeytanların laflarıydı, kalbimin söyledikleri değil.
“Şimdi beni iyi dinle.” Dedi, ayağa kalkıp karşıma dikildikten sonra. “Sana ne söylediler de seni bu hale getirdiler, söylemediğin için bilmiyorum. Bunları bir kere söyleyeceğim, bana güvenesin diye değil. Sırf bilesin diye. Sonrasında güvenip güvenmemek, yanımda kalmak ya da gitmek sana kalmış.”
Yanındaydım ki zaten, bir yere gitmeye hiç niyetim yoktu. İstesem bile gidemezdim. Benimki sadece saçma sapan bir öfke nöbetiydi. Güya Melek gibilere istediğini vermeyecektim. Çoktan vermiştim bile.
“Sana daha önce de söyledim. Bir sene boyunca kanlı canlı canice ölümlere tanık oldum. Silah arkadaşlarımı, benden küçük olanları bile toprağa verdim. Onlarla birlikte yaşama arzumu da gömdüm ben. Hayatta kalıp yaptığım tek şey işim oldu. Kimseyle dostluk bile kurmadım. Uzun süre tek kelime bile etmedim. Çünkü oradaki ölümler senin bildiğin ölüme benzemez. Orada Azrail her zamankinden çok daha acımasızdır. Paramparça eder bedenleri. Bazen nöbet yerinde, bazen görev yerinde, bazen yolun ortasında, bazen tam görevini nihayete erdirip evine ailene döneceğin yerde gelir gözünün yaşına bakmadan alır canını terör. Vatan için katlanırsın tüm bu acıya ama vicdan dediğin şey var ya, soluksuz renksiz bırakır adamı. Kendimi cezalandırdım, kimseyle konuşmadım, oturmadım, sevmedim.” Nemlenen gözlerine bakarken benimkilerden çoktan akmaya başlayan yaşları silmeye çalıştım. Yüzüme tokat gibi vurduğu kelimeler kalbimi paramparça ediyordu. “Sana kadar.”
Hıçkırıklarım ağzımdan sızıp havaya karışırken bakışlarımı yere indirdim. “Özür dilerim.” O bana beni sevdiğini söylerken başka ne diyeceğimi bilememiştim. Çünkü suçluydum.
Derin bir nefes çektiğini gördüm sadece. Sonra beni çekip aldı kollarına. “Tamam, bebeğim. Tamam. Ağlayasın diye söylemedim bunları.”
“Özür dilerim, şımarıklık ettim.” Hala ağlıyordum, bunda da kendime engel olamıyordum. Ne oluyordu bana?
“Et, bebeğim. Şımarıklık et, naz yap. Ama güvensizlik ikimizin de sonu olacak. Sana kadar kalbimi kimseye açmadım ben. Hala da vicdanım beni rahat bırakmış değil. Seni severken karısını ya da sevgilisini yeterince sevememiş arkadaşlarıma ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Bu canımı yakıyor ama seni sevmeme ya da sensizlik ihtimali kadar değil.”
Geri çekildim. Tir tir titreyen ellerimle yüzünü yakaladım, soğuktan değil üzerime akıttığı duygu selinden titriyordum. Parmak uçlarımda yükselerek bakışlarımızı aynı hizaya getirdim.
“Ben de seni seviyorum.” Daha fazla uzak kalmaya dayanamayarak dudaklarımı dudaklarına değdirdiğimde belimden sıkıca sarılarak beni aldı. Bu benim başlattığım ilk öpücüğümüzdü. Son olmayacaktı. Bu kadar severken sonsuz olacaktı.
Ateş
Gecenin ilerleyen saatlerinde Cemre yanımda uyurken onu izledim. Onunla ilgili düşüncelerim darmadağın bir vaziyette olsa da hislerim çok belirgindi. Kıyım köşem her yerimdi Cemre. Huzur, aşk, sevgi, çekim, ilgi demek Cemre demekti benim için.
Cemre alevdi, kalbimin etrafını saran alevim. Yaksa da yansa da razı olacağım yangınımdı. Zulümlerine bile razı geliyordum ki kalbimi cehennem ateşine vermişliği zulmün en beteriydi. Yine nefesini nefesime katmıştım. Çünkü hiçbirimiz yeterince masum değildik. Çünkü hiçbir suç tek taraflı değildi.
Hisler içimde dolup taşarken bana verdiklerine razı oluyordum. Benden kendini gizlediğinin farkındalığını yaşarken çok kuvvetli olduğunu bildiğim altıncı hissim benden ziyade kendinden gizlendiğini söylüyordu. Nasılı nedeni bende olmadığı için kesin bir kanıya varmak çok güçtü.
Bir bilmece gibiydi, çok işlemli bir problem gibi. Yavaş yavaş, sırayla çözeceğim bir denklem. Basamakları acelesiz çıkacak, kapılarını yavaşça açacak ve çözecektim onu. Başka türlüsü imkansızdı. Çünkü başka türlüsü onsuzluk demekti ve ben o yola asla giremezdim.
Onunla toplantıda karşılaştığımız ilk güne gittim, huzurla gevşeyen yüzünü izlerken. O an benim için bir yola ayrımıydı. Öyle iki arada bir derede kalmıştım ki daha önce hiç bu kadar çıkmazda hissetmemiştim. Onun olduğu yolu seçmiştim. Tekrar. Dengem bozulmuştu.
Buz tutmuş kalbimin bir yanına baharları getirmiş, sıcacık güneşi ile çiçekler açtırmış, buzlarımı eritmişti. Diğer yanım ise hala buzdu. Erimemiş daha da katılaşmıştım, kafamın içinde verdiğim savaşlar neticesinde. Savaşlarım dinmemişti, fikirlerim ve önyargılarım pusuya yatmış düşmandan gizleniyorlardı. Atağa geçmek için al kolluyorlardı adeta. Onları durduransa aşkımdı. Susturmayı, kesip atmayı başaramadığım aşkım.