Bölüm 9

2986 Words
Cemre                         “Bana eşlik etmek istemediğine emin misin?” diye sordum, somurtmaya devam eden sevgilime bakarken. Ekiple birlikte Erciyes Kayak Merkezine çıkmıştık. Buraya geldiğimizden beri bir çoğumuz kayak yapabilmek için ilk kez fırsat buluyorduk. Ben bunu bir fırsat olarak değerlendirirken, Ateş bu fırsatı yanlış değerlendirdiğimizi düşünüyordu. Ona göre bütün ekip dağın zirvesine tırmanmışken biz otelimizde kalıp baş başa kalabilmenin tadını çıkarmalıydık. Pekala, bu da çok cazip bir fikirdi ancak buraya kadar gelip kayak yapmadan İstanbul’a dönmek istemiyordum.             Çocukken babamın bizi Uludağ’a kayak yapmaya götürdüğünü hatırlıyordum. Düşe kalka yaptığımız kayak tatillerinde çok eğlenirdik. Onlarla birlikte yaptığım bir şeyi Ateş ile denemek istemiştim. Ancak o bunu denemek bile istemedi. Nuh dedi peygamber demedi, sadece beni izleyeceğini söyledi. Ben yine de son kez şansımı denemek istemiştim. “Bir kereliğine denesen? Sımsıkı kapattığı ağzıyla başını iki yana salladı. “Hiç şansın yok.” Der gibi bir bakışla karşılık verdi. Omuz silktim ben de. Keyfi bilirdi. Ben gidip kızlarla biraz eğlenecektim o halde. Ancak kızların bir çoğu kaymayı bilmediği için yanımıza bir eğitmen geldiğinde, adamın anlattıklarını yıllar önce babamdan duymuş olmama rağmen gruba uyum sağlamak için durup dinledim. Kızların hareketlerin ana hatlarını kaptığından emin olduktan sonra hepimizle teker teker ilgilenmeye başladı. Sempatik tavırları ve düşük çenesiyle esprili bir kişilik olduğunu gösteriyordu. Ben ondan çok ayakta bile durmakta zorlanan Melek’e gülüyordum. Ben güldükçe o sinir oluyordu, bu beni daha çok güldürüyordu. Bugün keyfim yerindeydi, bunu Melek’in bozmasına bile izin veremezdim. Sıra bana geldiğinde isminin Mert olduğunu öğrendiğim adama döndüm. “Aslında ben biraz biliyorum. Çocukken yapardım. Biraz denersem hatırlarım diye düşünüyorum.” “Harika.” Mert eldivenli elleriyle beni alkışlayınca, bu abartılı tavrına gülmeden edemedim. “Hadi bir duruşunu görelim o zaman. Bakalım hatırlıyor musun?” Sıkılmaya başlamıştım. Biran evvel kaymaya başlamak istediğim için söylediklerini yapmaya başladım. Ayaklarımı ayarladım, dengemi sağlayacak açıyı bulduktan sonra batonları olması gerektiği gibi tuttum. “Süpersin.” Diyerek yaklaştı bana. Bir elini sırtıma bir elini ise karnıma koyduktan sonra “Biraz daha öne doğru eğil. Kalça dışarı.” Diyerek komut vermeye başladı. söylediklerini harfiyen uygularken bakışlarım ayaklarımdaydı. Sonra birden Mert’in “Hop hop.” Diye seslendiğini duyunca başımı çevirdim ve Mert’in göğsünden iten Ateş’i gördüm. Hemen yerimde toparlanıp kızaklarımdan kurtuldum. Ateş’in karşısında geçene kadar koştum. “Ateş, ne yapıyorsun?” “Sınırını bildiriyorum birilerine.” Dedi öfkeli bakışları Mert’in üzerindeyken. Gülsem mi kızsam mı bilemedim. Bana dokunduğu için delirmiş olmalıydı, beni kıskanması çok tatlıydı. Ancak üzerimdeki kalın kar tulumları yüzünden adamın ellerini doğru düzgün hissetmemiştim bile. Boşuna çıldırıyordu. “Yapma, herkes bize bakıyor.” Dedim, kendimi toparladıktan sonra. “Sadece yardımcı oluyordu.” “Olmasın!” Öfkeli bakışları beni bulduğunda gerilememek için direnmek zorunda kaldım. O böyle sinirli olduğunda hedefinde durmak beni haddinden fazla endişelendiriyordu. “Sevgilim.” Diye fısıldadım. “Sakinleş.” Bakışları anında yumuşadı. Öfkesinin beni rahatsız ettiğini biliyordu. Bana bağırdığı ve benim panik atak geçirdiğim geceyi ikimiz de unutmuş değildik. O günden beri bana bir kez bile sesini yükselmemesi dikkatimden kaçmış falan da değildi. Bu hareketini de çok değerli buluyordu. “Sana dokunuyordu.” Sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi bir tavırla söylediğinde yine gülmek istedim ama şimdi hiç sırası değildi. Kızlara devam etmelerini söyledikten sonra Ateş’i sakinleşmesi için oradan uzaklaştırmaya başladım. “Kötü bir niyeti yoktu ki. Adam bir eğitmen, Ateş.” “Çok safsın, bebeğim.” Adımlarını kesip bana döndü ve yüzümü ellerinin arasına aldı. Eldivenlerinin parmak kısımları yarım olduğu için tenini tenimde hissetmek her zamanki gibi iyi hissettirmişti. “Diğerlerine hiç dokunmadı. Grubun en güzeline sıranın gelmesini bekliyordu. Muhtemelen senin bu grupta olduğunu anlamıştı ve sizin grubu da bu yüzden seçmişti.” Yine gülmek ile kızmak arasında kaldım. “Abartıyorsun.” Dedimse de soğuktan kızaran yanaklarımın iyice kızarmasını engelleyemediğimden emindim. Ellerimle montunun yakasına yapışıp parmak ucumda yükseldim ve dudaklarımı dudaklarına sürtmeden önce “Yine de iltifatın için teşekkür ederim.” Dedim. “İltifat falan etmiyordum.” Kaşları hala çatıktı. Hala çok tatlı gözüküyordu. “İnsanı bir ayıyla aynı cüsseye çeviren şu kıyafetlerin içindeyken bile güzelliğinle dikkat çekiyorsun. Bunun farkında bile olmaman seni daha dikkat çekici kılıyor, farkında değilsin.” Sesi sanki güzel bir şeyden değil de can sıkıcı bir şeyden bahsediyormuş gibi çıkıyordu. Onu teselli etmek için gözlerine bakmaya devam ettim ve “Ama benim dikkatimi çeken tek kişi sensin.” Dedim. “Biliyorum.” Bu kez o beni öptü, geri çekildiğinde kasılan omuzlarının biraz olsun gevşediğini görmüştüm. “Bu yüzden de bizi buraya getirdiğin için sana daha fazla kızıyorum.” En sonunda kendimi tutamayıp kıkırdadım. “Çok inatçısın. İnatçı, kıskanç ve tatlı.” “Tatlı mı?” yüzünü buruşturduğunda daha tatlı oldu ama onu sinir etmemek için bunu ona söylememeyi tercih ettim. “Benim tatlı, yakışıklı, kıskanç sevgilim.” “Evet!” dedi bıkkın bir tavırla. “Kıskancım!” Karın boşluğumu işaret parmağıyla dürttü ancak kalın kıyafet yüzünden pek fazla hissetmedim. Bunu fark etmiş olacak ki bu kez daha sert dürttü ve gıdıklandığım için küçük bir çığlık koy verip bir adım geri attım. “İnatçıyım da!” Bir dürtme daha. “Yakışıklı olduğumda su götürmez bir gerçek!” Kibri karşında ağzım bir karış açılırken yine dürtüklendim. Bir adım daha gerilerken kendi ayağıma takılıp düşüyordum ki Ateş’in bana uzanmış eline tutundum ve onu da kendimle birlikte çekerek sırt üstü karların arasına gömüldüm. Ben gülerken onun gülümsemesi benimkinin kopyası gibiydi. “Senin olduğum da doğru.” Dedi dudaklarıma yaklaşırken. “Ama tatlı falan değilim. İspatlamamı ister misin?” Ben daha topluma açık bir yerde olduğumuzu ona hatırlatamadan dudaklarımızı birleştirdi. Sonra ben de nerede olduğumu unuttum. Kimlerin bizi görebileceğini unuttum. Cemre olmaktan çıktım, o Ateş olmaktan çıktık. Biz olduk. Bir kez daha. Geri çekildiğinde nefesini düzene sokmaya çalışırken alnını benimkine yasladı. “Bana kim olduğumu bile unutturuyorsun. Şuan büyük ihtimalle ekibin hepsi bizi gördü. Görmeyenlerin de birbirine bu manzarayı ballandırarak anlatacağından eminim.” “Ben ne yaptım ki?” diye sızlandım. “Daha ne yapacaksın? Beni her halinle büyülüyorsun. Delirtiyorsun. Etkiliyorsun. Tek derdim tasam sende kaybolmak olana kadar uğraşıyorsun ve sonra karşıma geçip ‘ben ne yaptım?’ diye soruyor musun?” “Ben bilerek hiçbir şey yapmıyorum.” Paniklemiştim, heyecanlanmıştım. Allah’ım! Resmen erime kıvamına gelmiştim sözleri karşısında. Hele o bakışları yok muydu? Sanki aşkından ölüyormuş gibi, sanki bana bakmazsa ölecekmiş gibi bakıyordu. İfade etmekte bile zorlanıyordum. “Biliyorum, bebeğim.” İçindeki tüm şefkati sesine ve gözlerine yansıdığında kalbimin bir parçasını daha esir aldı. “Hiçbir hareketin planlı değil. Bu yüzden beni kendine esir ediyorsun ya!” “Ediyor muyum gerçekten?” “Hem de nasıl!” dedikten sonra bir kez daha öptü beni. Bu sefer ki öpücüğü daha yumuşaktı. Aşkını ruhuma akıtır ki öpüyordu. Ruhum açlıkla aşkına sarıldığı sırada geri çekilip ayağa kalktı. Ardından bana da kalkmam için yardım etti. Önüme dikildiğinde ilgiyle üzerimdeki karları silkeleyip başımdan kayan bereyi yerine yerleştirdi. Benimle böyle ilgilenmesine bayılıyordum. Gerçi Ateş’in bayılmadığım bir şeyi yoktu ama bu da başka bir zamanın konusu olsundu. “Şimdi,” dedi kendi dizlerindeki karları silkelerken. “Eğer hala kaymak istiyorsan, eğitmen olmadan kayman gerekecek. O adamın sana yaklaşmasına izin vermiyorum.” “Ateş!” diye azarladım onu. “Bu kadar maço olduğunu kim bilebilirdi ki?” “Maço mu oldum şimdi de?” “Benim söylememle olmadığın kesin. Şu haline bak! Utanmasan yanıma erkek sinek yanaştırmayacaksın!” Dalga geçiyordum ancak bunu bile yapabilirmiş gibi geliyordu. Bundan rahatsız olmayışım da benim bir psikolojik sorunuma delalet ediyordu muhtemelen. Üzerinde durmak istemeyeceğim bir psikolojik sorun. Tekrar bana yaklaştı ve yeniden yüzümü ellerinin arasına hapsetti. Eğilip burnumun dibine kadar girdiğinde gözlerindeki ciddiyeti görebiliyordum. “Seni geç buldum, bu yüzden kaybetmeye niyetim yok. Başka biri ile paylaşmaya niyetim olmadığı gibi.” “Beni kimseyle paylaşacağın falan yok.” Sanki ben başka bir erkeğe bakarmışım gibi! Sinirle geri çekildim. “Biliyorum, güzelim.” Dedi sakinleştirici ses tonuyla. “Ama seni başka adamların gözleriyle bile paylaşmak istemiyorum.” Bir süre duraksadığında ne düşündüğünü çok merak ettim. Neyse ki merakım çoğalmadan tekrar ağzını açtı. “Yarın öbür gün hamile kalırsan ne halt edeceğim ben? Mutlaka kadın bir doktor bulmalıyız.” Kalbime aniden bir acı saplandı. Panik miydi bu? Acının sebebini anlayamadan nefesim kesildi. Aman Allah’ım nefes alamıyordum. Bu da neyin nesiydi? “Cemre.” Ateş’in sesi çok uzaktan geldi. Gözlerimi kapatıp nefes almaya odaklanmıştım. Sadece istediğim kalbimdeki bu acının geçmesi ve nefes alıp yanan ciğerlerimin acısını dindirmekti. “Hayır, hayır.” Ateş’in panikleyen sesini duyduğumda onu yine korkuttuğumu anladım. Kendime gelmem gerekiyordu. Acilen! Bana sarıldı. “Tamam, şimdiden hamile kalmandan bahsetmiyordum. Panikleyecek bir şey yok. Geleceğimizden söz ediyordum. Seni korkutmak istememiştim, içimin sızısı.” Yine o tanıdık sevgi sözcüğünü duyunca gözlerimi araladım. Ansızın gelen acı yine ansızın uzaklaştı. Nefesim yavaş yavaş düzene girdi. Belki de Ateş’in şakağıma bıraktığı öpücükler ve beni ayakta tutan kolları işe yarıyordu. “Affedersin. Ben sadece…” “Şşş…” diyerek sözümü kesti. Çok şükür ki kesmişti. Bu anlamsız panik atağımı nasıl açıklayacaktım ki? “Bana bak bakayım sen.” Endişeyle yüzüne baktım. bir şeyler açıklamamı isteyecek sandım ama her zamanki gibi anlayışlı olarak konuyu değiştirdi. “Sen kayak yapmaktan vaz mı geçtin yoksa? Eğer öyleyse hemen otelimize dönebiliriz. Götümüz dondu burada!” Onun ilk defa kaba sözcük kullandığını duyduğum için az önceki hüsran dolu halimi unutarak hem güldüm hem de şaşırdım. “Sana ne oldu bugün böyle? Hem aşırı kıskançsın, hem inatçı, hem maço ve şimdi de kaba! Beni şaşırtıyorsun.” “Bir sıfat daha, ha?” kollarını etrafımdan çözdü. “Senin yanındayken kendimi frenlemem mi gerekiyor?” Bu soru yarı ciddi yarı şakaydı. Yüzünden ve sesinden anlayabiliyordum. “Hayır!” dedim hiç düşünmeden. “Hiç gerekmiyor. Senin her halin kabulüm.” “Gelecek bahseden halim bile mi?” diye sordu tereddütle. Şaka gibi lanse etmişti sorusunu, ama ciddi olduğunu tahmin edebiliyordum. “O bile. Bir dahakine beni hazırlıksız yakalamazsan sevinirim yalnız.” “Bundan sonra her şeye hazırlıklı olsan iyi olur, bebeğim. Çünkü bizim ortak bir geleceğimiz olacak.” “Bunu ben de çok istiyorum, Ateş. Hem de her şeyden çok seni istiyorum.” “Güzel.” Elimi tutup beni yukarı doğru yönlendirdi. Az önce yere bıraktığımız kızaklarımı eline aldıktan sonra biraz daha tepeye çıktık. “Şimdi başla bakalım. Biraz daha hareketsiz kalırsan hasta olacaksın.” “Denemek istemediğine emin misin?” etrafımda göz gezdirdim. “Burada kaymayan bir sen varsın herhalde.” “Hayır.” “Bilmediğin için istemiyorsun, değil mi?” gözlerimi kısarak ona baktım. yakışıklı yüzü bir şeyler saklamaya çalışır gibi duruyordu. “Evet, Ateş Alaz. Kayıp düşmekten korkuyorsun.” Eğilip yerden bir avuç kar aldım. Ateş sanki onunla konuşmuyormuşum gibi etrafına bakıyordu. “Kayıp düşmekten ve rezil olmaktan korkuyorsun.” Dönüp bana bakması ile elimdeki kar topunu yüzüne fırlatmam bir oldu. Allah cezanı verecek, Cemre diye azarladım kendimi. Hakikaten verecekti ama. Adamın suratının ortasına kar atmak da ne demekti? Delireceğini ve bana kızacağını sanmıştım. Oysa sadece şok geçiriyormuş gibi gözüküyordu. O ellerini ve kollarını kullanarak karlardan yüzünü arındırmaya çalışırken ben iki elimde birden ağzımı kapamış aptal gibi ona bakıyordum. Temizlik işi bittiğinde bana baktı ve yüzünün ifadesizliğine rağmen yüreğim ağzıma geldi. “Affedersin, yüzüne atmak istememiştim. Sen benden başka bir yerlere bakıyordun. Tam topu attığım sırada bana döndün ve BAM!” Ellerimi birbirine vurdum. Gülmemek için dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım. “Bilerek yapmadın yani?” Bu kritik bir soruydu. Kritikti çünkü sorarken bana doğru yaklaşmaya başlamıştı, yavaşça usul usul bana doğru geliyordu. Cevabım hareketini belirleyecekti. “Hayır, bilerek yapmadım.” Gülme sesleri işitince sağıma dönüp baktım ve arkadaşlarımın bir kısmının bizi izlediğini gördüm. Kahretsin! Bu halimi iyice zora sokmuştu. Az önce Ulaşılmaz Alaz’ın yüzüne kar fırlatmıştım. Bittim ben diye düşündüm ve yine Ateş’e döndüm. Burnumun dibine kadar yaklaştığını görünce küçük bir şok geçirdim ve geriye doğru sıçramaya çalıştım. Ayağım kayıp kıçımın üzerine düşecektim ki belimi saran koluyla beni sıkı sıkı tuttu. Beni düzeltmek yerine aksine iyice sırtımı yere doğru eğdi. “Bu yaramazlığının bedelini ödeyeceksin.” Nefesi ve kelimeleri dudağıma değiyordu. Beni öperek cezalandıracağını sanırken kalbim heyecanla atmaya başlamıştı ki belimdeki elini çekti ve sırt üstü yere düştüm. Bu yaptığına inanamıyordum. Yattığım yerden onu ölümcül bakışlarımla süzdüm. Yere düşmem değildi mesele, daha doğrusu beni yere atması. Sorun istediğim o öpücüğü vermeden atmasıydı. Hayal kırıklığına uğramıştım. O bana pis pis sırıtırken daha az önce yaptığım şeyin pişmanlığını üzerimden atamadan tekrar bir hamle yaptım. Ayağımı kaldırıp ters bir çelme takarak o daha ne olduğunu anlayamadan Ateş’i yere düşürdüm. Kaygan zemin de yardımcım olmuştu tabi.  Bir sonraki hamlesini beklememe fırsat vermeden düştüğü yerden üzerime atıldı. “Sana bunu ödeteceğim.” Derken gamzeleriyle beni ödüllendiriyordu. Yerden aldığı karları yüzüme atmaya başladı. çığlık çığlığa bağırıyordum çünkü içime karlar kaçmaya başlamıştı. Debelendiğim için üzerimden devrildi. Bu kez ben onun üzerine çıktım ve bana yaptığı şeyi yaptım. Üstelik onun üzerinde benimki kadar korunaklı kıyafetler yoktu. Bu yüzden çok çabuk pes ederek beni tekrar devirdi. Son anda kollarına yapıştığım için üzerime geldiği gibi aşağı doğru birlikte kahkahalarla yuvarlanmaya başladık. Her nasılsa altında ezilmemem için uğraştığını birkaç taklanın sonunda durduğumuzda anladım. Yine üzerimdeydi, hala gülüyor ve üzerime tam anlamıyla ağırlığını vermiyordu. “Kayak yapmak istemedim. Çünkü tahmin ettiğin gibi nasıl kayılacağını bilmiyordum ve rezil olmak istemedim. Benim bir karizmam var. Çizdirmek istemediğim bir karizma. Ve sen az önce tüm karizmamı al aşağı ettin.” “Karizmatik Alaz.” Diye fısıldadım. Sesim aşırı işveli çıktığında kendim bile şaşırdım ki Ateş’in hoşuna gittiğini değişen yüz ifadesinden görebilmiştim. “Sana deli olan bir Alaz.” Gözlerini birkaç saniyeliğine sımsıkı yumdu, açtığında alev saçıyordu gözleri. “Beni çok zorluyorsun. Kendime engel olamıyorum artık.” “Olma.” Bu tek sözcüğüm dudaklarımızı tekrardan bir araya getirmesi için yetmişti. Tekrar ruhlarımız, aşklarımız, nefeslerimiz ve de tatlarımız birbirine girdi. Tekrardan biz olduk. Bütün olmak en sevdiğimiz hal alırken içimde beni rahatsız eden huzursuzluğu lüzumsuz buldum ama bu yok olmasını sağlamadı.  Otele döndüğümüzde hava kararmaya başlamıştı. Yaklaşık on dakikadır yoldaydık ve ben arabaya bindiğimiz andan beri titremekten konuşamıyordum bile. Odalarımızın önüne geldiğimizde cebimden anahtarı çıkarmakta zorlanınca bunu Ateş benim yerime yaptı. Ona minnettardım. “Hemen duşa gir. Ama sakın suyu çok ısıtma.” Sözünü bitirmesini beklemeden odama girince arkamdan beni uyarmaya devam ettiğini duydum. “Şoka girersin, Cemre.” Kapımı o kapatır diye kapatmadığım için ardımda odaya girmesini beklemiyordum. “Gel, buraya. Seni soyalım.” Bir adım geri çekildim. Bunu neden yaptığımı bile bilmiyordum ancak öpüşmek başkaydı birlikte olmak bambaşka ve ben şuan bunun için kendimi hiç hazır hissetmiyordum. İçimde beni engelleyen bir şeyler vardı hala. “Sakin ol.” Yakamdan tutup beni kendine çekti. Üzerimdeki tulumun fermuarını bacağıma kadar çekti. “Sadece şu kıyafetlerden kurtulmana yardım edip gideceğim. Titremekten yapamayacak gibi gözüküyordun.” Mahcup olduğum için bakışlarımı yere indirerek teşekkür ettim. Beremden botlarıma kadar her dışımda olan her şeyi çıkardığında uyurken giydiğim ve az önce yaptığımız kar savaşında ıslanmış kalın tulumum ve uçları ıslanmış çoraplarımla kaldım. Göz ucuyla aynaya baktığımda sıçana benzediğimi düşündüm. Ateş’in beni bu halde daha görmesini istemiyordum. Banyoya doğru yöneldiğimde kolumdan tutup beni kendine çekti. “Ciddiyim, Cemre. Sakın kaynar suyun altına girme, bebeğim. Şoka girersin. Yavaş yavaş ısıt suyu.” “Tamam.” Eğilip dudaklarını alnıma bastırdı. “Ve rahatsız olmanı istemiyorum, güzelim. Sen bana gelmeden ben sana gelmeyeceğim, tamam mı? Acelem de yok, seni sonsuza kadar bekleyebilirim.” Kastettiği şeyi anladığımda yanaklarım yandı. Hassas davranışına teşekkür bile etmeden banyoya kaçıp kapının arkasına sığındım. Birkaç saniye sonra odamın kapısının kapanış ve kilit sesini duyana kadar nefesimi tuttuğumu bile fark etmedim. Beni her şekilde kendine aşık ediyordu. Sözleriyle, gözleriyle, jestleriyle, duruşuyla ve hatta mesleğindeki başarısıyla beni kendine sırılsıklam aşık ediyordu. Geri dönülmez bir şekilde ona bağlanıyordum. Ama hala erkendi. Altıncı hissim bu konuda acele etmemin benim yararıma olmayacağını söylüyordu ve benim şuan bu hisse güvenmekten başka bir seçeneğim yoktu. Saçımı kurutma işlemini tam bitirmiştim ki kapım çaldı. Delikten baktığımda Ateş’i görünce şaşırmadım. Benden önce yemeğe gitmek için hazırlanmış olması bir mucize sayılmazdı. Ama kapıyı açtığında elindeki tepsi ve içindekiler bir mucizeydi. İçinde en sevdiğim yemek duruyordu. Midye dolma. “Rüya mı görüyorum? Yoksa şuan elinde gerçekten midye dolma dolu bir tepsi mi var, Ateş?” “Evet, çekilirsen kapının önünden bir tarafların donmadan bu güzellikleri yiyebileceğiz.” Önünden çekildim. O odaya girer girmez soğuğu dışarda bırakmak için kapıyı kapadım ve peşi sıra içeri girdim. “Aynı anda bu kadar düşünceli ve kaba olabilmeyi nasıl başarıyorsun?” “Ne?” söylediğimi anlamamış gibiydi. Bir midye dolmalara bir bana baktıktan sonra anladı. Zeki sevgilim. “Alt tarafı bir tarafın donacak dedim, küfür bile etmedim. Bu kadar narin olma, güzelim.” “Ben narin değilim de senden böyle şeyler duymaya pek alışkın değilim, o kadar.” “Bugün bu konuda anlaştığımızı sanıyordum. Seni rahatsız ediyorsa dilim, içeride kalmasını sağlarım.” Alınmış gibi gözükmüyordu. Saçma şekilde davranan bendim, niye adamı eleştirip duruyordum ki? Üstelik rahat konuşması beni rahatsız bile etmiyordu. “Hayır. Rahatsız falan etmiyorsun.” Elimi sanki az önceki şeyleri silip atmak ister gibi havada salladım. “Affedersin.” Dedikten sonra onun yaptığı gibi yatağa oturdum. Midye tepsisini yatağın ortasına koymuştu. Vakit kaybetmeden kollarımı sıyırarak dolmalardan birini açtım ve ağzıma attım. Daha ağzım dolu ve midyeyle aşk yaşarken “Bunları nereden buldun?” diye sordum. “Senin için getirttim. Dün canının çektiğini söylemedin mi?” Sanki alelade bir şeyden bahsediyormuş gibi davranıyordu. O da benim gibi bağdaş kurup bir dolma aldı ve ağzına attı. Yemek yiyişinin bile çekici olduğuna kanaat getirdim. Adamın her şeyi bir başkaydı, şüphesiz. “Sana inanamıyorum, Ateş.” Bu jestine bayılmıştım. “Abartılacak bir şey değil, bebeğim.” Dedi peçeteyle ağzımı silerken. “Basit bir şey istedin. Ben de önüne serdim, o kadar.” Onun için basit olabilirdi ama benim için öyle değildi. Midye dolmayı gerçekten çok seviyordum ama konu o da değildi. Konu daha dün öylesine söylediğim bir şeyi önüme koymasıydı. Beni düşünmesi ayaklarımı yerden kesmişti. “Çok teşekkür ederim.” Keşke diyebilecek başka şeylerim de olsaydı. Çünkü bu üç kelime ne minnetimi belli ediyordu yeterince ne hislerimi. “Bu yaptığının benim için ne ifade ettiğini kelimelerle anlatamıyorum bile.” Eskiden babam sıkça işinden dolayı seyahatlere çıkardı ya da gece toplantılarına. Daha evvel söylediğim ve söylediğimi bile unuttuğum bir oyuncağı ya da canımın çektiği bir yiyeceği gecenin bir yarısı bile olsa getirirdi. Beni uyandırıp sevincimi ve şaşkınlığımı izlerdi. Öyle mutlu olurdum ki… Ateş sayesinde kendimi yeniden ailemle berabermişim, tekrardan yuvamdaymışım gibi hissettim. Benim yeni yuvam o olabilir miydi? Yeni ailem?   
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD