Bölüm 4

2639 Words
Cemre Cem ile yürüyüşe çıktığım anda çocukça davrandığım için Ateş’e kızdığım kadar kendime de kızdım. Dengesiz hareketleriyle benim dengemi de alt üst etmişti. Onu kızdırmak için resmen Cem’i kullanıyordum. Bu çok çirkin bir davranıştı. Pişman olmama rağmen attığım adımı geri almamam ise çok daha fenaydı.          Cem’e birlikte yürümeyi teklif ederken aniden aklıma gelen fikir basit bir kıskandırma ve ilgi çekmeydi. Çünkü Ateş bunu hak etmişti. Benimle oyun oynadığından korkmaya başladığım için öfkeliydim. Ya yakındı ya uzak. Ya ulaşılmazdı ya ulaşılabilir. Ya ilgiliydi ya öfkeli. Ya sevecendi ya itici. O kadar anlaşılmazdı ki; bu beni çok yoruyordu.             Amansız duygularla dört bir yanım sarılmıştı. Onun her şeyine karşı aşırı ilgiliydim. Aramızdaki çekimi bir ben görüyor olamazdım. Belli ki yanılgı göbek adım haline gelmişti çünkü ben böyle hissederken onun hissettiğini bile anlayamıyordum. Tamamen ilgisiz veya uzak olsaydı; bu kadar üzülmeyeceğimden emindim. Bu işe balıklama atlamamamın sebebi kendimden uzaklaşmaya ihtiyaç duymamdı. Herkesin olduğu gibi benim de sıkıntılarım vardı ve bunlar beni boğmaya başladığı için çareyi uzaklaşmakta bulmuştum. Uzaklaşacak, sevdiğim işe odaklanacak ve ruhumu başarı ile besleyecektim. Tüm bunlar da bana iyi gelecek ve sıkıntılarımdan az da olsa arınmış bir şekilde görecektim. Çalışmaktan yana sıkıntım yoktu. Beklediğimden de güzeldi hatta. Tam da tahmin ettiğim gibi işe yaramıştı. Geldiğimden beri neredeyse hiç dönüp geçmişe bakmamıştım da. Ateş Alaz. Planımda olmayan oydu. Kalbimin biri için böyle heyecanla atabileceğini bile bilmezken şimdi onun sayesinde daha da karmakarışık bir hal almıştım. Bana karşı açık olmaması beni daha beter bir çıkmaza sürüklüyordu. Tabi ki beni ne hale soktuğunu bilmiyordu. Onu kendi sorunlarım için suçlayamazdım, suçlamazdım. Yine de nasıl bir çıkmazda olduğumu bilmesini isterdim. Ona her şeyimi anlatabilmeyi dilerdim. Ama yapamazdım. İnanılmaz zeki bir adam olmasına rağmen bugün sert bir şekilde yaptığı yorumdan sonra ağzımı açıp tek bir derdimi bile ona anlatamazdım. Deli damgası yemek istemiyordum. “Üşümeye başladın galiba.” Cem’in sesini duyunca dönüp ona baktım. Ateş’in şöminenin önündeyken kurduğu cümle aklıma geldiğinde bedenimden geçen ürpertiyi görmüş olmalıydı. Adım atmaya başladığımızdan beri ilk kez konuşuyordu. Ben de kendi içimde kaybolduğum için tek laf etmemiştim. Bunu fark edince kendimi daha kötü hissettim. Hem onu kullanmıştım hem de kötü bir yürüyüş arkadaşı olmuştum. “Üşümek ne kelime, donuyorum.” Diye cevapladım gülerek. “Ama yürümek de çok iyi geldi. İhtiyacım varmış.” “İstanbul’dayken hiç böyle yürüyemiyorum. Burada temiz havada yürümek bambaşka bir olaymış. Şehirdeki pis havayla kıyaslanamaz.” “Kesinlikle öyle. İnsan burada kendini zinde hissediyor. Sabahları uyuyamıyorum mesela. Akşam geç de yatsam, bir önceki günden yorgun da olsam sabahın köründe uyanıyorum.” Havadan sudan sohbet ederken bir ara arkamı dönüp baktım ve oteli göremedim. Panikleyerek “Çok uzaklaşmışız.” Dedim. “Geri dönsek iyi olur.” Lapa lapa bir kar yağışı da başlamıştı. Otele dönmemiz yarım saatten fazla vaktimizi aldı. Odamın sıcağına kendimi teslim ederken huzursuzluğumdan bir nebze kurtulabilmiştim. İtiraf etmem gerekir ki Cem çok iyi bir adamdı. Onunla sohbet etmek ve vakit geçirmek hem eğlenceli hem de kolaydı. Enerjisi şahaneydi, insanı en karamsar halinden bile söküp alabilirdi. Ama kalbimde yeri yoktu. Onunlayken hiç heyecanlanmıyordum. Aksine sakinleşiyordum; bir dostun verebileceği sakinlikti bu. Aslı’dan başka bir arkadaşım olduğu için seviniyordum bir yandan da. Isınmak için yatağa girmiştim. Uyandığımda yatağa gireli saatler olduğunu kolumdaki saati kontrol ettiğimde gördüm. Çoktan akşam yemeği vakti gelmişti. Biraz acele edersem otelin akşam yemeğine yetişebilirdim. Uyku sersemi yataktan çıktım ve aceleyle kendimi dışarı attım. Lobiye geldiğimde ekibin çoğunun beklediği gibi geri dönmüş olduğunu gördüm. Rastladıklarımla selamlaştıktan sonra yemek salonuna geçtim. Birkaç kişi haricinde içerisi boştu. Açık büfeden tabağımı doldurduktan sonra boş masalardan birine geçecektim ki Cem’in masalardan birinden el sallayarak beni yanına çağırdığını gördüm. Bu akşamı daha sakin geçirmek istediğimden ve Cem’in karşısında oturan Ezgi’ye tahammül etmek için fazla sabırsız olduğumdan yanlarına geçmek istemedim. Cem ile daha fazla yan yana gözükmek konusunda da şüpheliydim. Ateş’in beni kıskanacağını düşünmek bile saçmalıktı belki de. Fazla ütopik bir fikirdi. Ayaklarım ben daha farkında bile varamadan beni Cem’in yanındaki sandalyeye sürükledi. Çünkü Ateş tarafından kıskanılmayacak olmak moralimi alt üst etmişti. Söz konusu Ateş olduğunda bu kadar kapılıp gidiyor olmam durumumun ne kadar içler acısı olduğunu gösteriyordu aslında. İçler acısı. İçimin sızısı. Dalgın bir şekilde tabağımdakileri tırtıklarken Cem’in adımı söylemesi ile ona baktım. “Her şey yolunda mı?” Sorusunu duyunca kendimi fazla ele verdiğimi anladım. Duygularım konusunda bu kadar karmaşık olmama rağmen bu kadar açık veriyor olmam da garipti aslında. “Elbette. Sadece kendimi yorgun hissediyorum.” Dedim. “Temiz hava ve yürüyüş çarptı sanırım.” “Sen de pek bir narinmişsin, canım.” Bana cevap veren Ezgi’ydi. Çok kötü bir şey söylememişti ama söyleyiş tarzı hakaret eder, aşağılar gibiydi. Benimle ilgili hiçbir fırsatı kaçırmazdı zaten. “En az senin kadar.” Sesim mırıltı gibi çıktı çünkü yüksek sesle konuşup bir tartışma yaratmak istemiyordum. Hiç uğraşacak halim yoktu. “Ne dedin?” “Hiçbir şey.” Omuz silktim başımı tabağımdan kaldırmadan. Atağa geçmemi beklediğini biliyordum. Resmen huzursuzluk çıkarmak için uğraşıyordu. Ona uymamak için direndim. “Narin olduğun kadar korkaksın da!” “Senin benimle ne derdin var, Allah aşkına?” Benim sabrımın da bir sonu vardı. “Sen kimsin ki benim seninle bir derdim olsun?” Ağzımı açıp ona kim olduğumu hatırlatacaktım ki Cem araya girdi ve elini omzuma koyarak sıktı. “Tamam, hanımlar. Bence biraz sakin olup yemeğimize odaklanalım. Durduk yere tartışmayın.” “Durduk yere mi?” Üste çıkmak için sesini yükseltmişti. “Duymuyor musun? Bana hakaret ediyor ağzının içinden.” Gözlerim kocaman açıldılar. Hakaret falan etmemiştim. Üstelik sabretmiş ve karşı atağa bile geçmemiştim. “Hakaret etmedim. Sen beni…” Ateş tepemde belirince geriye kalan kelimelerimi yutuverdim. Aval aval yüzüne bakarken sinirli olduğunu fark ettim. Hatta burnundan soluyor desem abartmış olmazdım. “Güzel sohbetinizi bölüyorum, Cemre Hanım.” Bana hanım diye hitap ettiği elbette dikkatimden kaçmadı. Üstelik bakışları her zamankinin aksine öyle soğuktu ki iliklerime kadar donduğumu hissettim. “Artık kaynaşmanıza bir ara verseniz de işimize baksak. Hep bir kaytarma peşindesiniz.” Lafının sonuna doğru yükselen sesi sırtımdaki tüyleri diken diken ederken kelimeleri bir yumru olup boğazıma takıldı. Ayağa kalkıp karşısına dikildim. Sadece yüzüne baktım. Beni nasıl kırdığını yüzüme bakıp anlasın diye bir süre bekledikten sonra oradan ayrıldım. Herkes yemeğini yemeyi bırakmış bizi izliyordu. Bakmamıştım ama Ezgi’nin yediğim azarı gülerek izlediğinden emindim. Zaten o yüzden bu kadar zoruma gitmişti, yok yere yediğim azar. Kendimi dışarı attığımda ilk kez soğuk beni etkilemedi. Zaten az önce iliklerime kadar donduğum için daha fazla üşümem mümkün değildi. Temiz havayı içime doldurup bir nebze olsun sakinleşmeye çalıştım. Oksijen beynime ulaştığında bir soru yankılandı içimde. “Beni kıskandığı için mi böyle davranmıştı?” Düşündüğümde Ateş’in masaya gelmeden hemen önce Cem’in elinin omzumda olduğunu hatırladım. Üstelik gündüz de Cem ile beraber ortadan kaybolmuştum. Ama tüm bunlar işimi ihmal ettiğim anlamına gelmezdi. Ateş planını iptal edip burada olmasaydı yarın sabah dönecekti gittiği yerden. Dolayısıyla yarın sabaha kadar tatilde sayılırdık, işimiz falan yoktu. Kaldı ki çalışmak istediyse beni düzgünce gelip çağırsaydı koşa koşa gider çalışırdım. Hiçbir zaman kaytarmamıştım. İşimi çok seviyordum, neden kaytaracaktım ki? Herkesin içinde, özellikle de o Ezgi denen cadının önünde, beni azarladığı için kıskanmış olmasına bile sevinemiyordum. Kafamın içindeki sesle şiddetli bir kavganın içindeyken odama gelmiştim bile. İçeri girip kapıyı sert bir şekilde çarpmamla kapının tıklatılması bir oldu. Çarptığım şiddetin aynısıyla geri açtım kapımı. Karşımda Ateş’i bulunca şaşırmadım tabi ki. Aksine arkamdan geleceğini ve onu öylece arkamda bıraktığım için daha şiddetli bir azar yiyeceğimi tahmin ediyordum. Unuttunuz mu yoksa? O Ulaşılmaz Alaz’dı! Kimseyi kendisine yaklaştırmazdı. Kimse ona posta koyamazdı. Kimse onun söylediklerine ya da yaptıklarına karşı çıkamazdı. Yapımcı, senarist ya da önüne her kim gelirse gelsin! O Alaz’dı. Ama bana da tak etmişti artık. Sıcak soğuk oyunu sinirlerimi laçka etmişti. Karşımdaki adamın patronum olması bile umurumda değildi artık. “Seninle konuşurken öyle arkanı dönüp gidemezsin.” “Sen de beni herkesin içinde bir çocukmuşum gibi azarlayamazsın!” benim sesim onunkinin aksine oldukça yüksekti. Çünkü kendimi tutma seviyesini çoktan aşmıştım. “O zaman azarlatma kendini! Beni takmadan kafana göre davranamazsın. Çocuk gibi davranmazsan çocuk muamelesi görmezsin.” Hatasının farkında kabul bile etmiyordu. Beni incittiğini anladığında pişman olur sanmıştım. Yanıldığım için kalbimin acıdığını hissettim. Belli ki onun hisleri ve düşünceleri hakkında yanılmaktan öteye gitmemiştim. Üstelik kurduğu son cümle tüm sinirimi alt üst etmişti. “Çocuk gibi davranmadım.” “Senin bir işin var. İstediğim an sana ulaşabilmem gerektiğini en başından belirttim. Sen ne yaptın peki? Bütün gün o adamla ortadan kayboldun. Aramalarıma cevap vermedin. Sonra aramalarımı yok sayarak oturdun o adamla yemek yedin.” Kelimeler ağzından çıkarken bir yandan sesi yükseliyor bir yandan da bana doğru geliyordu. Telefonuma hiç bakmamıştım. Ne odama döndüğümde ne de uykudan kalktığımda. Duygularım ve düşüncelerim arasında öyle kaybolmuş haldeydim ki beni aramış olma ihtimali aklıma bile gelmemişti. “Aradığını görmedim. Telefonuma hiç bakmadım.” “Rahatlığa bak!” diye bağırdığında kafamın içinde bir yerde şimşek gibi bir şey çaktı. İçimde bir yerlerde bir şeyleri ateşledi fark etmeden. Bunun ne olduğunu ben bile anlayamamışken üzerime gelmeye devam ediyordu. “Anlaşılan adam sana beni bile unutturmuş.” Son sözlerini kulaklarımın uğultusu yüzünden zorlukla duydum. Ne olduğunu anlayamadan dizlerimin bağı çözüldü ve kendimi dizlerimin üzerinde yerde otururken buldum. İki elimi birden yere koyarak sakinleşmeye çalıştım. Ne olduğunu bile anlamıyordum. “Cemre!” Sersemliğime rağmen sesindeki paniği hissettim. “Neyin var?” Başımı hafifçe kaldırdığımda onun da diz çökmüş olduğunu gördüm. Elinin üzerime doğru geldiğini görünce hızla geri çekildim. Şimdi de kıçımın üzerinde oturuyordum. “Yapma.” Sesim bir fısıltıdan bile kısıktı. Allah’ım, nefes bile alamıyordum. “Ne oluyor, güzelim?” Israrla üzerime doğru gelmeye ve bana dokunmaya kalkışıyordu. Bana dokunmasını istemiyordum. Bana değerse bile yanacaktım, hissedebiliyordum. Canım acıyacaktı, çok acıyacaktı. Neden böyle hissettiğimi bile bilmiyordum aslında. “Git buradan.” Sesimi bulup çıkarmakta bile zorlanırken paniğim gitgide yükseldi. Ne oluyordu bana böyle? Bu korku da neyin nesiydi? “Cemre. Bırak kalayım. Bırak seni kaldırayım. Sana yardım edeyim.” Şuan yalnız kalmak istemiyordum. Ama burada kalmasını da istemiyordum. Karmakarışık bir haldeyken “Git, lütfen.” Diye yalvardım. Bir süre boyunca yüzüme baktı. Kararsızlığını kendi karışıklığıma rağmen gördüm. Biran için ağzımdan çıkanları geri almak istedim ama yapamadım. Odadan çıktığı an rahat bir nefes alırım sanmıştım yine yanılmıştım. Zorlukla ayağa kalkıp banyoya gittim. Kendimi toparlamak zorundaydım ve bunun için elimi yüzümü soğuk su ile yıkadım. Başımı kaldırıp aynadaki kendi aksime baktım. Ne aradığımı bile bilmeden yüzümü inceledim. Odaya geri dönüp üstümü çıkarmadan yatağa uzandım. Kalbim artık daha yavaş atıyordu. Ama hala o korkuyu hissedebiliyordum. Resmen panik atak gibi bir kriz geçirmiştim. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamadığım için bu kadar fazla korkmuş olmalıydım. Sakinlikle düşündüğümde Ateş’e kafa tutan benken ondan nasıl olup da korktuğumu hiç anlamıyordum. O kadar saçma bir tepki vermiştim ki kendim bile anlamakta güçlü çekerken Ateş’in nasıl şaşırdığını tahmin bile edemiyordum. Delirdiğimi düşünmüş olmalıydı. Sanırım bunda haklıydı, çünkü bir ara ben de aklımı kaçırıyorum sanmıştım. Gündüz saatlerce uyuyan ben değilmişim gibi üzerime yorgunluk çöktüğünde davranışlarımı daha fazla irdeleyemedim. Uykunun beni ele geçirmesi her zamankinden çok daha kısa sürdü. Sabah olduğunda akşam yaşananları düşünmeyi yasakladım kendime. Cevabını bulamayacağım sorular için kendimi yıpratmamayı öğrenmiştim artık. Şuan ki tek sıkıntım Ateş ile yüzleşecek olmamdı. Dün akşam yemek salonundaki insanlara rezil olmuş olmam bile umurumda değildi. Tek derdim bir açıklama isteyecek olan Ateş’ti. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. İki günlük tatilin acısını çıkaracağımız için gün boyunca o kadar çalıştık ki kişisel meseleleri konuşmaya vaktimiz bile kalmadı. Tüm yoğunluğumuza rağmen Ateş’in fırsat yaratıp beni sorgu yağmuruna tutmasını bekledim. Hatta yine bana ters davranmasını bekliyordum. Ama beklediklerim de olmadı. Benimle doğru düzgün konuşmamıştı bile. Sadece işine odaklanmıştı. Akşam olduğunda hala çekim devam ediyordu. Çevre ilçelerden birindeydik. Burada da kar yağışı vardı ama Erciyes’e göre hava biraz daha ılıktı. Üstelik kapalı mekan çekimindeydik. Ezgi ile Cem’in yakınlaşmalarını içeren bir sahneydi. Çekimi yardımcı yönetmen yapıyordu. Ateş sadece kontroller için gelmişti buraya. Sanırım her şeyin istediği gibi olup olmadığını teşvik ediyorduk. Bana göre her şey yolundaydı ama Ateş’in her zaman farklı bir bakış açısı vardı. Kimsenin göremediğini görebilmek gibi bir yetenekti onunki. Bu yüzden sabırla vereceği tepkiyi bekledim. Yardımcı yönetmeden izin alarak çekime müdahale etti. “Ezgi Hanım!” diye seslendi. “Olmadığının farkındasınızdır herhalde. Karaktere girmiyorsunuz. Karakter masum, saf, temiz… Hayatında ilk defa bir adamla bu kadar yaklaşıyor. İlk defa bu kadar heyecanlanıyor. Kadınsı olmayı bırakın. Karakter sizin tam tersiniz.” Ezgi kıpkırmızı olurken dudaklarım kıvrıldığı için yumruk yaptığım elimi ağzıma götürdüm. Sakin konuşmasına rağmen Ateş laflarıyla kızı yerin dibine sokmuştu. Farkında olmadan dün akşamki intikamımı da aldığı için dünden beri keyfim ilk defa yerine geldi. “İşiniz zor.” Dedi yardımcı yönetmen Ahmet’e. Ezgi ile çoğunlukla çalışan o olduğu için ona acıyor gibi çıkmıştı Ateş’in sesi. Arkasını dönüp bana doğru gelmeye başladığında hala gülümsediğimin farkında bile değildim. Yanıma geldiğinde omuzlarımdan tutup beni çevirdi. “Hadi gidelim. Burada işimiz bitti.” İçinde bulunduğumuz köy evinden çıkana kadar omuzlarımdan ellerini çekmedi. Dünün aksine bugün dokunuşlarından rahatsız olmadım. Bizi bekleyen arabanın arkasına yerleştiğimizde şoföre bizi şehir merkezinde yemek yiyebileceğimiz bir yere götürmesini söyledi. “Otelde aynı şeyleri yemekten sen de sıkılmadın mı?” Cevap vermeden önce yüzünü inceledim bir süre. Her zamankinden farklı bir enerji vardı üzerinde. Altında bir şey aradım. Yüzüne bakarak bulamam normaldi. “Benim için fark etmez.” “Benim için fark eder. Biraz daha aynı şeyleri yersem iştahımdan olacağım.” Cevap vermedim. Bu kadar enerjik olmasına alışkın değildim. baş başa kaldığımız anda sorular sormaya başlayacağını biliyordum. Bu yüzden şehir merkezi yerine otele gitmeyi tercih ederdim. Ama bunu ona söyleme cesaretini de kendimde bulamadım. Şoför arabayı şık bir mekanın önünde durduğunda arabadan inmeye niyetlenmiştim ki Ateş bileğimden tutarak beni durdurdu. Teni tenime değdiği anda karnıma ağrılar saplandı. Ne yaptığını bile sorgulayamamıştım ki “Böyle bir yeri kastetmemiştim.” Dedi şoföre bakarak. “Daha yöresel bir mekana gidelim.” “Tamam, efendim.” Araba hareket etmişti ama bileğim hala onun parmaklarının arsındaydı. Elimi geri çekmeden arkama yaslandım. Kalbimi sakinleştirmek için derin bir nefes çekerken içime parmakları gevşedi. Bileğimi bırakacağını sandım. Bırakmadı ama gevşetip parmaklarını aşağı kaydırıp benimkileri kavradı. Bana bakmıyordu. Baksaydı kıpkırmızı olurdum. Hatta belki de şimdiden olmuştum bile. Heyecandan bayılacağımı sanırken araba başka bir mekanın önünde durdu. Bu seferki yerden memnun olmuş olmalıydı ki inmek için yerinde doğruldu ama hala elimi bırakmamıştı. Ocak başına girdiğimizde ve masalardan birine yan yana oturduğumuzda da elim ondaydı. Kesinlikle şikayetçi değildim. Bir açıklamaya ihtiyacım var mıydı? Yoktu. Siparişimizi verirken zorlukla isteklerimi dile getirdim. İki kelimeyi bir araya getirmek bile şuan için büyük başarıydı. Kalbim öyle hızlı ve güçlü çarpıyordu ki Ateş’in bunu hissettiğinden emindim. Bunu düşündükçe daha beter heyecanlanıyordum. Aynı zamanda mutluydum. Günlerdir var olan gerginliğimden eser kalmamıştı; her şey yerine oturmuş gibiydi, olması gerektiği gibi. Yemeklerimiz gelene kadar tek kelime etmedik. Mekanın sıcaklığında gevşerken baş parmağı usulca kucağına koyduğu elimin üzerinde hareket ediyordu. Beni gevşeten sıcaklık değil, bu hareketiydi. Tüm hayatım boyunca bu temasa ihtiyaç duymuştum sanki. Yemeğimiz gelince heyecanım yerini iştaha bıraktı. Masaya gelen kebaplar o kadar leziz gözüküyordu ki gün boyunca acıktığımı daha yeni fark edebildim. Karışık ızgara tabağı istemiştik. Aynı tabaktan birlikte yerken sessizce yemeğin lezzetine vardık. Yufka ekmek ve sucuk ile yaptığı dürümü ağzıma doğru uzattığında bir dürüme bir de yüzüne baktım. “Buranın sucukları bir başkaymış. Bakman lazım.” Otelde de buraya özel sucuklardan yediğim için buradakinin tadına bakmamıştım. Bir lokma ısırdıktan sonra kalanını kendi ağzına attığında karşımda duran adamı tanıyamadım biran. Onu tanıdığımdan beri o kadar mesafeli ve soğuktu ki şaşkınlığımı dizginleyemedim. Dönüp bana baktı. Anlayışlı bir gülümseme yüzünde belirdi. Ne düşündüğümü anlamıştı. Serçe parmağıyla saçlarımı omzumdan geriye itti. “Yemeğini ye hadi.” Dönüp karnımı doyurmaya devam ettim. Konuşacak daha çok vaktimiz olacaktı nasılsa. Oysa bu güzel yemekleri bir daha yiyecek fırsatımız olmayabilirdi. Otele dönerken konuşabileceğimizi ummuştum ama olmadı. Bir çift kelama ihtiyacım vardı. Bir kez daha yanılmak istemiyordum. Kendimden emindim. Ondan da emin olmam gerekiyordu. Ama yol boyunca yapımcı ile telefonda konuştuğu için tek kelime edemedik. Arabadan indiğimizde bile devam etmişti konuşması. Ben odaya doğru yönelmiştim ki tekrar elimi tutarak beni engelledi ve verandaya doğru yönlendirdi. Ben salıncağa otururken o varilde ateş yakmaya koyuldu. Odunlar tutuşana kadar donacağımı düşünürken yanıma; hemen yanıma oturdu. Sandalyelerden birinden aldığı şalı omuzlarıma sardıktan sonra tekrar elimi alıp kucağına koydu. Bu geceyi kalp krizi geçirmeden atlatabilirsem benden iyisi yoktu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD