İkinci haftanın sonuna geldiğimize inanamıyordum. Yılbaşı gecesi gelip çatmıştı. Havalar iyice soğumuştu ve çekime başladığımızdan beri ilk kez iki gün tatil yapacaktık. Ekibin bir kısmı Erciyes Dağının zirvesindeki lüks otele geçerken bir kısmı da şehir dışına çıktı. Bense burada kalmayı tercih ettim.
Günlerdir o kadar yorulmuştum ki biraz mola vermeye ihtiyacım vardı. Arkadaş canlısı olmama rağmen ekibin çoğunluğuyla arkadaş olmuştum. Cem ile aramız baya iyiydi. Onunla vaktin nasıl geçtiğini anlamıyordum. Enerjisi hayranlık bırakan cinstendi. Geçtiğimiz günlerde Ezgi’nin bile varlığına tahammül etmenin yolunu bulmuştum; o çenesini açtığı anda kulaklıklarımı kulağıma takıyor ve yüksek sesle müzik dinliyordum. Tamam, belki kesin bir çözüm değildi ama beni bir süre idare ederdi.
Netice itibari ile yeni edindiğim arkadaşlarımın ısrarlarına rağmen buradan uzaklaşmak istemedim. Aksine otel boşaldığında burada tek başıma kalıp kendimi dinlemek ve dinlendirmek istedim. İki haftadır kafamın içindeki sesleri susturmaktan yorulmuştum, zaten asıl bunun için mola vermeye ihtiyacım vardı. İhtiyacım fiziksel değil, zihinsel dinginlikti.
Yılın son gününün akşamında mutfaktaki çalışanlarla birlikte yemek yemek için restoranın bulunduğu yere doğru yürürken verandada sigara içen adamı görünce gözlerime inanamadım. Onun gideceğini sanıyordum; hatta gittiğinden emindim. Valizini alıp yola çıkmadan benimle vedalaşmaya geldiğinde iki gün boyunca onu göremeyeceğim için içim sızlamıştı ama ağzımı açıp tek bir kelam edememiştim. Çünkü soğuk Ateş’ti kapıyı açtığımda karşımda bulduğum.
Oysa şimdi Ateş kanlı canlı karşımda duruyordu. Gitmemişti. Neden?
“Orada dikilmeye devam mı edeceksin?” Sesini duyduğumda dalıp gittiğim için yerimden sıçradım. Dönüp bana bakmamıştı bile henüz ama ben şimdiden içim yanmasına rağmen titriyordum.
“Gitmedin mi?” diye sordum, yanına varır varmaz. Heyecanımı dizginlemeye çalışsam da sesimin titremesine engel olamamıştım. Neden bu kadar heyecanlı ve sevinçli olduğumsa başka bir iç tartışma konusuydu.
“Gitmiş gibi mi gözüküyorum?” Espri yapıyor sanılmasın, sesi oldukça sert çıkmıştı. Üstelik hala kafasını kaldırıp bana bakmamıştı.
“Elbette, hayır. Ben sadece seni burada görünce şaşırdım. İki gün boyunca burada yalnız kalacağımı sanıyordum.”
“Ben de tam olarak senin gibi düşündüm işte.” Dirseklerini dizlerine dayamış gözlerini ise sigarasına dikmişti. Onu anlamakta çoğu zaman olduğu gibi şimdi de güçlük çekiyordum. Buradaydı ama burada olmaktan mutlu değildi sanki. Söylediklerini düşündüm ve biran için burada kalmasının sebebinin ben olduğunu sandım. Hayal ediyor olmalıydım, benim için neden tatilinden vazgeçsindi ki?
Sonunda başını kaldırıp bana baktığında gözleri gecenin karanlığından bile daha siyah gözüküyordu. Hala tepesinde ayakta dikildiğim için boynu ve adem elması gözler önüne serilmişti. Topuzu gibi adem elması da belki bana bir başka adamda görsem itici gelirdi. Ateş’inkilerse haddinden fazla çekici geliyordu. Benimle alakası olmayan ve olmayacak adam için fazla etki altına giriyordum. Sonum hiç hayra alamet değildi.
“Ne o? Burada kalmış olmama üzüldün mü yoksa?” yüzüm asılmış olmalıydı düşüncelerim neticesinde.
“Hayır. Elbette üzülmedim.” Aksine yalnız kalmak isteğimi çoktan unutmuş ve bana gözünün ucuyla bile bakmayacak adamla yeni yıla gireceğim için mutlu olmuştum. Bunu dile getirmek gibi bir niyetim yoktu. Ama sorgulamaya devam ettiğinde ağzımdan cevapların kaçması kaçınılmaz oldu.
“Yalnız başına kafanı dinlemek istemiştin. Belki ben de sana özenmişimdir. Ondan gitmemişimdir.” Bilmece gibi konuşmaya devam ederken anladığım kadarına karşılık verdim.
“Sen buradayken de kafa dinleyebilirim. Zaten otelin çalışanları onlarla birlikte yemek yemem için o kadar ısrarcı oldular ki onları kıramadım. Şimdi de onların yanına gidiyordum. Sen de gelmez misin?”
Bu teklifi kabul edeceğinden şüpheli olsam da bizimle beraber yemek yemesini istiyordum. Çünkü onunla geçireceğim her anı değerlendirmek benim için gitgide bir zorunluluk haline geliyordu.
“Olur.” Diyerek ayaklandı ve sigarasını varilde yanan ateşin içine attı. “Yapacak daha iyi bir şeyim yok.”
Teklifimi sırf yapacak daha iyi bir şeyi olmadığı için kabul etmesine gücenmiştim ama yine de onunla birlikte yemek salonuna ilerdim. Daha iyi şeyler yapmak istiyorsa burada kalmamalıydı. Ama birçok şey gibi bunu da dillendirmedim. Aramızda bir gerilim olsun istemiyordum.
Akşam yemeği harikaydı. Yılbaşı olduğu için balkabağı tatlısından hindi dolmasına kadar birçok farklı lezzet bir aradaydı. Nasıl harika olarak değerlendirmezdim ki? Üstelik personel müşterileri olmadığı için tamamen kendileri gibi davranıyorlardı. Aslında Ateş ile birlikte sofralarına oturduğumuzda biraz tedirgin olmuşlardı. Resmi davranmak ile sıcak davranmak arasında gidip gelmişlerdi. Sonrasında sıcak davranmakta karar kıldılar, bunun sebebi de Ateş’in hiç sesini çıkarmıyor olmasıydı.
Bense bir müddet sonra iki haftadır tanıdığım bu insanlarla daha iyi anlaşır oldum. Fazla girişken bir insan olduğum söylenemezdi. Ama karşımdaki insanlar ve içtiğim bir kadeh şarap sayesinde daha rahattım bu akşam.
Masada sohbet muhabbet ve kahkahalar gırla giderken yanımdaki sessiz adamın varlığından etkilenmemek için büyük çaba gösteriyordum ama bunu fark ettirmediğimden emindim. Sadece arada bir sofradaki yiyeceklerden kendi tabağıma alırken onunkine de koyarken göz göze geliyorduk. Her zamanki gibi başını sallayarak cevap veriyordu bana. Bu hareketine ilk zamanlarda alınıyor ve bozluyordum. İlerleyen zamanla birlikte Ateş’in çok gerekmedikçe konuşmayan bir adam olduğunu keşfettim ve alınmayı bıraktım. Çünkü keyfi yerinde olduğunda ve konuştuğunda çok hoş sohbetti.
İkinci kadehimin sonunda herkesin yoğun ısrarlarına dayanamayıp onlarla birlikte yöresel müzik eşliğinde dans etmeye başladım. Düğünlerde bile yerinde tempo tutmaktan aciz ben, şimdi Ateş’in gözleri önünde göbek atıyordum. Ya kafayı yemiştim sonunda ya da içtiğim şarabın içinde bir şey vardı.
Aslına bakılırsa bu davranışlarımın kökünde yine Ateş vardı. Yemek boyunca bakışlarını üzerimde hissettiğimden gerilip durmuştum. Belli bir süre heyecandan yerimde duramaz olmuştum. Biraz olsun yanından uzaklaşmaya ihtiyaç duyarken şimdi gözleri üzerimdeyken beceriksiz hareketlerle dans ediyordum.
Yanımdaki insanların neşesi bulaşıcı olmalıydı; bir süre sonra tüm gerginliğim kayboldu ve sadece eğlencenin kollarına bıraktım kendimi. Hatta en son ne zaman bu kadar eğlendim ve hareket ettim hatırlamıyordum.
Lakin mola verdiğimde susamışlıkla içip bitirdiğim son kadeh şarabı içtiğimde ipler benim için koptu. Tabi ben bunun o an için farkındalığını yaşamıyordum; sabah olduğunda utançla ne halt ettiğimi anlayacaktım.
“Surat asmak için mi burada kaldın?” diye sordum yanımdaki adama. Kelimler ağzımda dans ediyordu.
“Hayır.” Ciddiyetini nasıl bozmadan durabiliyordu? Şuan ne kadar komik gözüktüğümün ben bile az biraz farkındaydım.
“O zaman kalk sen de bizimle dans et.” İrkilerek geri çekildiğinde durmadım. Israr etmeye devam ettim. Alkol şişede durduğu gibi durmuyordu. Benim damarlarımdayken çok başka durduğu ise kanıt gerektirmez bir gerçekti.
“Lütfen, lütfen.” Diye yalvarmaya ve kolundan onu çekiştirmeye başladığımda ciddiyetini bir nebze olsun kırmayı başardım. Sonunda onu gülümsetmeyi başarmıştım. Çekiştirdiğim kolunu benden kurtarmaya çalışmadı, aksine ben onu çekerken bir baktım o beni kendine çekiyordu.
“Gel bakalım.” Sandalyeme asılı paltomu üzerime giydirdi ve sabırla düğmelerimi kapattı. Şalımı da alıp başıma sardığında hayretler içinde kaldığım ve bu yakınlığımızın bozulmasını istemediğim için sesimi bile çıkarmaya korktum.
Kendi montunu da üzerine geçirdikten sonra kapıya doğru yönlendirdi beni. Kolunun altına sıkıştırılmaktan memnun bir haldeyken “Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
“Temiz hava almaya.”
“Neden?”
“Çünkü patronunu dansa kaldırmaya kalktığın için bile yarın bin pişman olacaksın. Sen daha fazla pişman olacağın şeyler yapmadan önce seni kendine getirmemiz gerek.”
“Bana sarhoş muamelesi yapma.” Mızmızlanmaya başladığıma göre gerçekten sarhoş olmalıydım. Yine de kuyruğu dik tutmaya çalıştım. “Ben sarhoş değilim, sadece biraz çakır keyif oldum. O kadar.”
“Hep öyle derler zaten.” Gülümserken o kadar büyüleyici oluyordu ki beni içmeseydim de sarhoş edebilirdi. “Ben daha sarhoşum diyen bir sarhoşla karşılaşmadım.”
“Ama ben halimden oldukça memnunum.” Fırsat değerlendirmede üstüme olmadığı için ona daha fazla sokuldum.
“Ben de memnunum.” diye mırıldandığını duydum ya da kendi kafamdan uyduruyordum. Herhangi bir şeyden emin olabileceğim sınırı aşalı çok olmuştu.
Verandaya çıktığımızda beni salıncağa oturttu ve varilin içine yerden aldığı birkaç odunu atıp ateşi alevlendirdi. Bunun için minnettardım çünkü dışarı çıktığımız anda titremeye başlamıştım. Dans ederken fark etmemiştim ama saçlarımın diplerine kadar ıslanmıştım. Hasta olabilme ihtimalimi düşünemeyecek kadar sarhoş olmam şuan için iyi bir şeydi. Sanırım.
Yanıma oturduğunda gevşemeye başladım. Varilden gelen sıcak yanımdaki adamın verdiği sıcağın yanında buz gibiydi. Bu yüzden gitgide pelte haline gelirken başımı Ateş’in omzuna yasladım. Çok yorgundum. Devamlı susturmaya çalıştığım kafamın içindeki seslerden, dizginlemeye çalıştığım hislerimden ve Ateş’in gelgitlerle bezeli davranışlarından çok yoruldum. Bir kez olsun düşünmeden, ölçüp biçmeden hareket etmek istiyordum.
Başımı omzuna yasladığımda geri çekileceğinden ürkmüştüm ama çekilmek yerine yüzünü tepeme yaslayıp derin bir nefesle göğsünü şişirip indirdi. Kokumu içine çekiyor olduğunu hayal ettim…
Tam içime dolan huzur ve dinginlikle gözlerimi yummuştum ki duyduğum patırtılarla gözlerimi araladım. Erciyes Dağının zirvesinde gökyüzüne doğru süzülen rengârenk ışıkları gördüm. Yeni yıla girmiştik. Yılbaşı olduğunu bile unutturmuştu, Alaz. Alevlerini henüz üstüme salmamasına rağmen şimdiden tutuşturmuştu beni. Ve köze dönmem an meselesiydi. Yine de şikayetçi değil, aksine şükür etme tarafındaydım. Yeni yıla dair umutlarım yoktu, hayallerim yoktu, dilek dilemeyi bırakalı çok olmuştu. Ama Ateş Alaz yanımdaydı ve o dileklerimin ete kemiğe bürünmüş hali olabilirdi.
“Mutlu yıllar, sarhoş kız.”
“Mutlu yıllar, Ulaşılmaz Alaz.” Soğuk beni ayıltmamış iyice mayıştırmıştı. Ona ilk kez lakabıyla hitap etmemden belli olmalıydı. Ama yetilerim de en az benim kadar mayışmışlardı.
“Senin için pek de ulaşılmaz sayılmam, ha?”
“Sayılırsın.”
“Gözünün ucundakini bile göremiyorsun. Sana ne oldu böyle?” kısık sesle sorduğu bu soruya verecek cevabım yoktu; bana ne olduğunu bende bilmiyordum. Gözümün ucundakini de göremediğim kesindi; çünkü neyi kastettiğini anlayamadım. Bunun üzerine kafa yoracak halde de değildim şuan.
Ateş olmasaydı orada soğuktan rahatsız olmadan uyuyabilirdim. Çünkü kendinden geçme fiilinin kanlı canlı hali gibiydi. Kendimden bu kadar geçmiş olmam bir açıdan iyi olmuştu. Çünkü hislerimi dile getirmem ve kendimi Ateş’in karşısında daha fazla rezil etmem an meselesiydi.
Beni odama götürdüğünde kapıyı açmak için kendi cebindeki kartı kullandı. O sarhoş halimle bile bunu fark edebilmiştim. Biran için onun odasına girdiğimiz yanılgısına düşerek paniklediysem de içerideki kendime ait dağınıklığı görünce kaşlarım çatıldı. Onun odasının kartı bende vardı; benimkinin onda olması da normaldi aslında. Bendeki eşyalarını istediğinde alabilmek için bu kartı temin etmiş olmalıydı.
Sarhoşken bile kafamın gereğinden fazla çalıştığını düşünürken beni yatağa oturtmasına ve paltolarım ile botlarımı çıkarmasına izin verdim. Beni yorganın altına sokup üzerimi örterken o kadar şefkatli ve ilgiliydi ki bir kez daha ona mıknatıs gibi çekildiğimi hissetim.
Çelikten bile yapılmış olsam – ki çelik olmaya çok uzaktım – ateşe düşecek ve eriyip yok olacaktım. Korkularım hat safhaya ulaşırken başımı okşayan eli biraz olsun sakinleşmemi sağladı. “Mutlu yıllar, içimin sızısı.”
İçimin sızısı, içimin sızısı, içimin sızısı, içimin sızısı… Kapıyı sessizce çekip çıktığında bile söylediği şeyi ve kalbimde bıraktığı hissi düşünüyordum. Neden böyle hitap etmişti? Neden bu iki kelime bu kadar içimi sızlatmıştı? Ellerimi sımsıkı göğsüme bastırdım. Tarifi imkansız ama bir o kadar tanıdık acıyı ellerimle dizginlemek istedim. Sakinleşmeye çalışırken damarlarımdaki alkolün etkisi ile huzursuz bir uykuya daldım.
Uyandığımda utanç parça parça üstüme çullandı. Henüz açtığım gözlerimi sımsıkı geri kapadım. Dün gece gözlerimin önünden film şeridi gibi geçerken yattığım yerde tepinmeye başladım. Sahne Ateş’i dans pistine sürüklemeye çalışmama geldiğinde ise inlemeye başladım. O kadar sarhoş olmamamın sebebi kendisi olsa da ben daha fazla saçmalamadan oradan çıkmamı sağladığı için minnettardım.
Yeni yıla girdiğimiz ve hemen sonrasındaki dakikaları hatırlayınca utanç yerini şiddetli kalp çarpıntısına bırakmıştı. Senin için ulaşılmaz değilim demişti. Ne demek istemişti? Hem neden gitmekten vazgeçmişti? Sarhoş olarak geceyi mahvetmiş olsam bile halinden memnun olduğunu söylemişti. Ciddi miydi? Onunla birlikte olmaktan ben fazlasıyla memnun ve mutluydum. O da benimle aynı duyguları paylaşmış mıydı? Kafamın içinde sorular cirit atarken kafamın içinde bir onun sesi yankı buldu: İçimin sızısı.
Kalbim hatırladığım sözlerle daha şiddetli atmaya başlarken yerimde doğruldum. ‘Bu da neyin nesi?’ diyerek göğsüme bastırdım ellerimi. Kalbim ben buradayım dercesine, yerini bana hatırlatmaya çalışır gibi atıyordu. Orada olduğunu biliyordum ama bu atışı yabancıydı. Yoksa değil miydi? Gözlerimi kapatıp hislerime kulak vermeye çalıştım. Bu atış ve Ateş’in seslenişi – içimin sızısı deyişi – öylesine tanıdık ki… Sanki dilinizin ucuna gelen ama çıkaramadığınız bir isim gibi. Tam evden çıkacakken her şeyi yanınıza aldığınızdan emin olmanıza rağmen bir şeyi unutmuş olmanızdan da emin oluşunuz gibi…
Ne kadar zorlarsam zorlayayım işin içinden çıkamadım. Sıcak suyun altındayken ve sonrasında üzerime kat kat giysileri geçirirken bile hislerimin karmaşasından kurtulmayı başaramadım.
‘Odaklan, Cemre.’ Diye uyarıda bulundum kendi kendime. Odaklanmalıydım, çünkü öğle saatleri olduğu için açlıktan ölmek üzereydim. Bu odadan çıkıp Ateş ile yüzleşmek zorundaydım. Fakat yüzüne nasıl bakacağımı ya da ona karşı nasıl davranacağımı bilmiyordum.
Bilinmezliklerimle birlikte odamdan çıktım. Bir müddet Ateş’in odasının kapısına kulağımı dayadım. Hiçbir ses duyamayınca birine yakalanmadan geri çekildim. Odada değildi. Bu da her an bir yerde onunla karşılaşabileceğim anlamına geliyordu. Tüm cesaretimi yanıma alarak mutfağa doğru yol aldım. Kahvaltı çoktan bitmiş olmalıydı. Mutfaktan yiyecek bir şeyler rica etmem gerekecekti.
Nitekim tabağımı silip süpürene kadar Ateş’e rastlamadım. Bu akşamdan itibaren ekip dönmeye başlayacaklardı. Tesis tekrar kalabalıklaşmadan bugün planlarımı yerine getirmeye karar verdim. Gerçekten biraz dinginliğe ihtiyacım vardı.
Ateş’in nerelerde olduğunu merak eden aklımı susturup, lobideki şöminenin önündeki sallanan koltuklardan birinin üstüne tünedim. Elime aldığım kitaba dikkatimi vermem dakikalarımı alınca telefonumu çıkarıp müzik listemi açtım. Kulaklığımı takınca rastgele bir şarkıyı dinlemeye başladım. Böylesi daha iyiydi. İç seslerimi susturursam kitaba dikkatimi vermem daha kolay olurdu.
Kördüğüm adlı bir kitaptı elimdeki. Çok tavsiye edildiğini duymama rağmen okumak için ancak fırsat bulabiliyordum. Sonlarına yaklaşmıştım ve heyecan giderek artıyordu. Çok da uzun olmayan bir süre sonra fark etmeden kitaba kapıldım. Dakikaların nasıl geçtiğini anlamadan sayfalar arasında yitip gittim.
Tepemde bir karartı belirdiğinde ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Başımı kaldırıp baktığında Ateş’in başıyla beni selamladığını gördüm. Birkaç saniye boyunca hareket edemezken sıcaklığın boynumdan yüzüme doğru yükseldiğini hissettim. Dudaklarının kıpırdadıklarını görünce kendime gelip kulaklığımı çıkardım.
“Efendim?”
“Ne okuyorsun?” diye sordu, başıyla elimdeki kitabı göstererek. İki elini birden üzerindeki şişme yeleğin cebine sokmuş ve ilgi dolu gözlerle bana bakıyordu.
“Kördüğüm.” Ayracı kaldığım sayfaların arasına koyduktan sonra kitabı kapatıp kapağını gözler önüne serdim.
“Çok sürükleyici bir kitap olmalı. Geldiğimi fark etmedin. Dalıp gitmişsin.”
“Çok güzel bir kitap gerçekten.”
“Konusu ne?” diye sordu şöminenin önündeki minderlere kendini bırakırken. Yorulmuş gibi bir hali vardı. Üstelik yanakları ve burnu kıpkırmızı olmuştu. Ortalarda gözükmediği saatlerde nerede olduğunu cidden merak etmeye başlamıştım.
“Çoklu kişilik bozukluğu adlı bir psikolojik rahatsızlıktan mustarip bir genç kızın hikayesini anlatıyor. Kız küçükken öz babası tarafından tacize uğradığı için kendine yeni bir kişilik yaratmış. Ama bu kişiliği arkadaşı sanıyor ve kötü şeyler onun başına geliyor sanıyor. Aynı zamanda bir erkek arkadaş var ve bizim kızın durumu o kadar ileri seviyede ki kız arkadaşını da iki kişiliğe bölmüş. Savunma maksatlı.”
“Çok karamsar bir hikaye ama sen pek bir heyecanlı anlatıyorsun.”
“Şuan ben anlattığım için kulağa öyle geliyor.” Diyerek itirazda bulundum. “Yazar olayların sıralamasını öyle bir yapmış gibi ne olduğunu anlamaya çalışırken kitabın sonuna geliyorsun.” Aklıma gelen şeyle bir müddet duraksadım. “Gerçi sen sayemde bu zevke varamayacaksın, çünkü ben sana heyecanla kitabın hepsini anlattım.”
Gözlerine ulaşmayan bir gülümseme ile bana baktığında birkaç dakikadır unuttuğum dün gece tekrar aklıma düştü. “Ziyanı yok. Öyle bir hikayeyi senden duymasam da okuyacağımı sanmıyorum.”
“Neden?” Merakıma yenik düşüp aceleyle sorduğum bir soruydu.
“Çünkü psikolojik veya zihinsel rahatsızlıklara tahammülüm yok. Hiç çekemem.”
Verdiği cevap karşısında irkilmemek için bütün irademi devreye sokmak zorunda kaldım. O kadar keskin ve kesin bir cevabı almayı beklemiyordum. Altında yatan nedenleri ölesiye merak etsem de ağzımı açıp tek bir soru sormadım. Karşınızdaki insanlara soru sorarsanız onlarında size soru sormasına müsaade etmek durumunda kalırdınız. Öyle görünüyordu ki Ateş verebileceğim cevaplara pek de güzel tepki vermezdi.
“Anlıyorum.” Diyerek geçiştirdim ve dikkatimi hala müzik çalmakta olan telefonuma verdim. Telefonumu ve kulaklığımı kaldırma bahanesiyle bir süre oyalandım. Amacım bakışlarından kaçınmaktı.
“Sabah kahvaltıda yoktun.” Bunun geleceğini biliyordum. Dün gece hakkında konuşmak isteyecekti elbette. Utançtan kıvranmamı izlemekti dileği.
“Kalktığımda öğlen olmuştu.”
“Çok normal, dün gece…”
Lafını kesmek için atıldım. Bu son şansımdı. “Öğlenden beri de sen ortalarda yoksun.” Telefonuma baktığımda kalktığımdan beri iki buçuk saatin geçtiğini görmüştüm. Yani epeydir ortalarda yoktu.
“Evet. Yürüyüşe çıkmıştım. Vücudunu alkolden arındırmanın güzel bir yoludur. Sana da tavsiye ederim.”
Sözleriyle yüzümü kaldırıp bakışlarımızı buluşturduğumda dişlerini görebileceğim şekilde güldüğünü gördüm. Yine o gamzeler çıkmıştı meydana, beni bitirmek niyetiyle. Bana sataştığı için surat asmak istedim, tavır yapmak istedim. O bana böyle güzel bir şekilde gülerken nasıl kızabilirdim ki?
“Benimle dalga geçiyorsun.” Suratımdaki kızgınlığın sahte olduğu kesinlikle belli oluyordu.
Başını masum bir şekilde iki yana salladı. “Hiç alakası yok. Sadece masumane bir tavsiyede bulundum. Dün geceden sonra ihtiyacın vardır diye düşündüm.”
Gözlerimi kısarak yüzüne baktım. Teklifi kesinlikle masumane falan değildi. Baya baya benimle dalga geçiyordu.
“O halimden baya eğlendiğini dün gece göremedim ama şimdi çok net bir şekilde görebiliyorum.” Sitemlerim hala sahtelik kokuyordu. Utangaçlığımı attığım için seviniyordum aslında çünkü onu bir şekilde eğlendirebilmiştim. Üstelik onu rezil etmeye kalkıştığım için bana kızgın değildi.
“Halimden memnun olduğumu söylemiştim.”
“Ben de memnundum. Yani en azından damarlarımdaki alkol kanlı canlıyken. Şimdi pek de memnun sayılmam.” Başımı iki yana sallayıp utanç verici anların gözlerimin önünden gitmesi için çabaladım. Bir işe yaramadı tabi.
“Ben hala memnunum. Sana söylemiştim. Senin yanındayken pek de Ulaşılmaz Alaz olmuyorum. Öyle olsaydım; benim yanımda öylesine sarhoş olamazdın.” Öne eğilerek gözlerini gözlerimin içine diktiğinde titrememek için direndim. Sesindeki buğu yüzünden kendimden geçecektim. “Senin yerinde bir başkası olsaydı kesinlikle tahammül etmezdim.”
“Çoğu zaman bilmece gibi konuştuğunun farkında mısın?” Ben daha ne olduğunu anlayamadan ağzımdan bu soru çıkıvermişti. Sözleri karşısında öylesine heyecanlanmıştım ki ağzıma mukayyet olamamıştım.
“Farkındayım.” Küstah bir gülümseme ile arkasına yaslandığında ağzım açık bir şekilde ona bakıyordum. Yine soğuk sıcak oyununu oynuyordu. Hatta an itibari ile oyunu bir üst seviyeye taşımıştı. Ama ben bu oyunu artık onunla oynamak istemiyordum.
“Farkında olmana sevindim.” Dedim ve bir hışımla ayağa kalktım. Benimle dalga geçmesine bile sinirlenmemiştim. Fakat bana açık olmaması gitgide sinir bozucu bir hal alıyordu. Sürekli üstü kapalı bir şeyler söylüyor, altında yatanı benim bulmamı istiyordu. Kafamda yeterince soru yokmuş gibi sanki…
“Tavsiyene uyamaya karar verdim. Gidip biraz yürüyeceğim. Sonra görüşürüz.” Yüzündeki şaşkınlık içime soğuk sular serperken adımlarımı çıkışa doğru sürükledim. Tam kapıdan çıkacakken kapı açıldı ve Cem içeri hızla daldı. Hızla derken o kadar hızlıydı ki belime sarılan kolu olmasa beni yere serecek kadar hızla dalmıştı içeri.
“Affedersin, güzellik. Dışarıdaki buz canavarından kaçayım derken seni eziyordum.” Bana çarpması, sarılarak beni yakınana çekmesi ve hala bırakmamış olması şaşkınlığımı son evreye taşıdığı için birkaç saniye boyunca tepki veremedim. İlk şoku atlattığımda geri çekilmeye çalıştım ve o da belimi saran kolunu çözdü.
“Sorun değil. Ben de acele ediyordum. Kapının camından seni görebilirdim, eğer önüme bakmış olsaydım.” Az önceki yakınlığımız tuhaf bir rahatsızlık verdiği için saçmaladığımın farkında bile değildim. Cem çok yakışıklı ve işinde acayip başarılı bir adamdı. Şimdiki bakışlarını görene kadar bana olan ilgisinin hep şaka olduğunu sanmıştım. Çünkü o ilginin bende en ufak bir karşılığı yoktu. Bunu kime söylesem bana deli olduğumu söylerdi kesin. Ama bu gerçekti. Ünlü bir aktörle birlikte olduğumu hayal bile edemiyordum. Cem’in bu projede bir sürü öpüşme sahnesi vardı. Sevdiğim adamın oyun ya da iş icabı bile olsa bir başkasıyla öpüştüğünü düşünmek bile canımı yakardı. Kesinlikle Cem ile işim yoktu.
Üstelik benim aklımda çoktan yer etmiş başka biri vardı. Üstelik onunla dün gece yakınlaştığımızda ne bir tuhaflık ne de bir rahatsızlık hissetmiştim. Aksine tam da olması gerektiği gibi hissettirmişti yakınlığımız. Ateş’in dengesiz tavırları tekrar aklıma hücum ettiğinde az önceki sinirim katlanarak geri döndü.
“Ne acelen vardı? Nereye gidiyorsun?” Cem’in konuşması ana dönmemi sağladı.
“Yürüyüşe çıkacaktım. Karanlık çökmeden gidip gelmek istediğim için acele ediyordum.” Ateş’in hala şöminenin önünde oturduğunu biliyordum. Bizi izlediğini de biliyordum. Çünkü Cem benimle konuşurken onunla selamlaşmıştı. “Kendimden beklemediğim bir karşılık daha verdim Cem’e. “Benimle birlikte gelmek istemez misin?”
“Tabi ki isterim.” Hiç düşünmeden cevap verdiğinde bana olan ilgi ihtimali zihnimde belirdi ve mantıklı yanım bana durmam gerektiğini söyledi. İlgisini yanlış yönlendirmelerle karşılamak canımı sıkabilirdi sonrasında. Ama durmadım.
“Dışarıdaki buz canavarına rağmen mi?” hem kendim onu davet etmiştim hem de onu vazgeçirmeye çalışıyordum. Ateş’in dengesizliği bulaşıcı mıydı acaba?
“Ona rağmen.” benimle birlikte kapıdan çıkarken “Yanımda sen varken hiçbir canavar korkutamaz beni.” Dediğinde gülmeden edemedim. Adam cidden komik ve sempatikti. Arkadaş olarak eşsiz olduğu da kesindi. Belki de abartıyordum. Bana ilgisi falan yoktu. Sadece benim yalnız başıma yürümeme gönlü razı olmamıştı.
Daha o kapıdan çıktığım an yaptığım bu teklif için pişman olmuştum. İçten içe Ateş’i kışkırtmaya çalışmıştım. Saçma bir fikirdi. Ters tepebilirdi. Ama o kaşınmıştı. Bu yüzden geri dönmeyecektim.