Cemre
Aslı ile vedalaşırken gözyaşlarımı tutmakta güçlük çekiyordum. Aslı çocukluğumdan beri her koşulda yanımda olan tek dostumdu. Tam da ihtiyacım olan bu işi bana ayarlayan da Aslı’ydı ki bunun için ona minnettardım. Çünkü bu şehirden uzaklaşmaya delicesine bir ihtiyaç duyuyordum.
“Sakın ağlama!” diye uyarıda bulunan dostumun gözlerinin dolmuş olduğunu görüyordum. Bu yüzden buruk bir gülümseme ile ona bakmaya devam ettim. “Göreceksin. Bu iş ve buradan uzaklaşmak sana sandığından daha fazla iyi gelecek. Geri geldiğinde her zamanki gibi burada seni bekliyor olacağım.”
“Umarım dediğin gibi olur.” Ateş’ten yana çekincelerim olduğu için bu işin bana iyi geleceğinden çok benim için zorluklar içereceğine odaklanmış durumdaydım. Ama bu düşüncelerimi dile getirmedim ki arkadaşım ondan kilometrelerce uzağımdayken benim için endişe etmesin.
“Olacak.” Dedi inatla. Belki de haklıydı. Bu işi almam için ısrar ederken de böyle inatçıydı. Belki de onun hislerine güvenmeliydim.
Arkadaşıma sımsıkıya sarıldıktan sonra beni bekleyen arabaya bindim. Yapım şirketinin tahsis ettiği şoför ilk olarak beni almıştı. Şimdi beraber Ateş’i alıp yeni bir serüvene doğru yol alacaktık. Bunun için hem heyecanlı hem gergindim. Bir yanımda muammalarla bu şehri arkamda bıraktığı için buruk ve kederliydi.
Buruk ve kederli kısmım Ateş arabaya bindiği ve “Selam.” Dediği anda yok oldu. Garipti ama onu gördüğüm anda kalbim göğüs kafesimi zorlayacak şekilde atmaya başlamıştı. Bunu işim için duyduğum heyecana bağlayabilirdim ama böyle yaparak sadece kendimi kandırmaya çalışmış olurdum. Ondan etkilenen tarafımın ağır bastığını ne kadar çabuk kolay edersem buna alışmak o kadar çabuk olurdu. Bu duygu fırtınalarına hazır olmamak işimi yeterince zorlaştırıyordu zaten.
“Selam.” Dedim bana bakarak bir cevap beklediğini gördüğümde. “Nasılsınız?”
Şoför koltuğuna bir saniyelik bir bakış attıktan sonra bana geri döndü. “Nasılsınız değil, nasılsın?”
“Nasılsın?” diye düzelttim. Israrcı…
“İyiyim.” Dedi kendinden memnun bir şekilde arkasına yaslanırken. Bakışları yüzümde yine ve yeniden bir şeyler arar gibi gezinirken “Sen nasılsın?” dedi.
“Ben de iyiyim.” Diyerek omuz silktim. “Biraz heyecanlıyım. Hatta biraz değil fazlasıyla heyecanlıyım.”
“Biraz da hüzünlü gibi duruyorsun?”
Bunu nereden anladığını gerçekten merak ettim. Ona olan bakışlarımdan merakımı fark etmiş olacaktı ki “Kızarmış gözlerinden belli oluyor.” Dedi. “Yoksa arkanda seni özleyecek birileri mi var?”
Bu soruyu sorarken gözlerini yüzümden ayırdı. Sanki cevabımla pek de ilgilenmiyor gibi tavra büründü. Değişken…
Ama ben yine de cevap verdim. “Evet. Tek bir kişi.”
Bu kısa diyalogun sonrasında hava alanına varana kadar tek bir kelime bile etmedi. Oysa ben de onu özleyecek birilerinin olup olmadığını sormak için yanıp tutuşuyordum. Ama tabi ki soramadım. Sadece verdiği üstü kapalı cevaba bozulmuş olmasını kendime göre iyiye yordum.
Uçaktaki yerlerimize yerleştiğimizde hala susuyordu. O herhangi bir şey söylemediği sürece ben de ağzımı açmaya bile çekiniyordum. Sesli nefes almaktan bile ürküyordum. Verdiğim üstü kapalı cevap için çoktan pişman olmuştum. Oysa ne de iyi bir ruh halindeydi adam arabaya bindiğinde. Kesin o da en az benim kadar yeni projesi için heyecanlıydı. Hatta benden çok daha fazla heyecanlı ve hevesli olmalıydı. Çünkü altına imzasını atacağı bu proje otuzlu yaşlarının başındaki biri için çok büyük bir başarı olacaktı. Alacağı ödülleri şimdiden hayal edebiliyordum.
Ödüllerin hayalini kurduktan kafamı yasladığım yerde uyuyakalmış olmalıydım ki Ateş’in usulca adımı söylemesi ile uyandım. Gözlerimi araladığımda ve kendime geldiğimde başımın Ateş’in omzuna düştüğünü anlayınca yerimde fırladım.
“Çok pardon.”
“Onun için uyandırmadım.” Eliyle gösterdiği yere baktığımda hostesin ayakta dikildiğini gördüm. Yüzünde hafif bir tebessümle bana bakıyordu.
“Yiyecek ya da içecek bir şeyler alır mıydınız?” diye sordu.
“Sadece bir sütlü kahve alırım.”
“Ben de sade bir kahve alayım.” Diyen Ateş ile servis yapan hostes arasında gidip geldi gözlerim. Kız Ateş’e kahveyle birlikte gönlünü de veriyor gibi bakıyordu. Resmen elleri titriyordu kızcağızın. Böylece diğer insanlarda da aynı etkiyi yarattığını görünce bir nebze olsun rahatladım. Ama bu rahatlık kız yanımızdan uzaklaşınca utanca yerini bıraktı. Resmen az önce adamın omzunun üzerinde uyanmıştım.
“Kusura bakmayın, lütfen.” Bana baktığını görünce biran evvel bu utanç verici anı unutmak istiyordum.
Kaşları hafifçe çatıldı özrüm üzerine. “Yine siz oldum, demek.”
“Ay!” dedim ve ellerimle ağzımı kapadım. Yine resmi bir şekilde hitap ettiğimi fark ettim. “Pardon. Farkında olmadan yapıyorum.”
“O zaman rafa kaldırmakla yanlış yaptık.” Yine gamzesini gösteren gülümsemesiyle bakıyordu. Bayılmak üzereydim. Aman Allah’ım! Ben bittim! “Çöpe atmamız lazımmış.”
Bu kez ben de gülümsedim. Onun bu sıcak halini diğer her haline değişebilirdim. Yüzünde gülümsemesi gözleri dudaklarımdayken silindi. “Ulaşılmaz adama şuanda ulaşılamıyor.” Diye mırıldandı. Sanki kendi kendine konuşuyor gibi bir hali vardı. Zaten bana dediyse bile ne demek istediğini kesinlikle anlamamıştım. Anlaşılmaz…
Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde öğlen olmak üzereydi. Ateş hava kararmadan keşifleri yerine getirmek istediği için otelimize bile gitmeden Erciyes’in yolunu tuttuk. Kayak merkezine vardığımızda hapı yuttuğumu hissettim. Öğle saatlerinde olmamıza ve havanın güneşli olmasına rağmen dışarıda kaldığım iki dakika içerisinde iliklerime kadar donduğumu hissettim.
Ateş buranın yerlileri ve rehberimizle görüşürken ben yerimde ufak ufak zıplamaya başlamıştım. Ateş’in yan bakışlarla beni kestiğini görünce duraksadım. “Dikkatimi dağıtıyorsun, Cemre.”
Uyarısını dinleyerek zıplamamı kesince bir müddet sonra dişlerim takırdamaya başladı. O nasıl üşümüyor diye düşünürken bana dönüp baktı ve gülmeye başladı. “Titriyorsun.”
“Zangırdıyorum.” Resmen kekelemiştim.
“Gel buraya.” Elimi tutup beni kayak merkezinin binasının içine doğru götürürken soğuktan heyecanlanamadım bile. Ama içeri girmemize rağmen elimi bırakmayınca ısıyla çözülen hislerim tepe taklak oldular. Kendimi kaptırmamak için mücadele ediyordum sürekli ama çok güçsüzdüm. Şuan onun gibi bir adama kapılmak sonum olabilirdi ama aynı zamanda da sırtımı güvenle yaslayabileceğim birine ihtiyaç duyuyordum.
Hislerim ve mantığım arasında çıkan kavgayı ayırmaya çalışırken Ateş kimliğimi alarak otele kayıtlarımızı yaptırmalarını sağladı. Kayak merkezinin birkaç kilometre aşağısındaki bungalov tipi yapıların olduğu alanda konaklayacaktık. Burası hem tepeye göre bir nebze olsun daha sıcaktı, hem de daha tenhaydı. Üstelik ekip olarak kalabalık olduğumuz için bu bölgeyi birkaç aylığına tamamen bizim için kapamıştı yapım şirketi.
Akşama kadar birçok yeri gezdik. Yorgunluktan ve açlıktan ölmek üzereydim. Yan yana olan odalarımıza geçtik. Sıcak etrafımı sarmalarken gevşemeye başladım. Buranın soğuğuna alışabilecek miydim? Hiç bilmiyordum. Akşam yemeği için otelin restoranına gitmeden önce üzerimdekileri çıkardım. Valizimdekileri dolabın içine koydum. İyi ki buraya gelmeden önce alışveriş yapmıştım.
Çamaşırlarımla kaldığım için üşümeye başlamıştım. Bu yüzden aceleyle üzerime kocaman bir yün kazak ile kadife pantolonumu giydim. Bunların üzerine de kalın kaşe bir kaban giydim. Belki bunlarla bile üşüyecektim ama daha fazla abartıp komik gözükmek istemedim.
Odamdan çıkınca biran için duraksadım. Hazır olduğumu Ateş’e söylemekle onunla restoranda buluşmak arasında bocaladım. Onu çağırmadan gittiğimi düşünüp sinirlenmesin diye kapısını çaldım.
Kapı yarım dakika kadar sonra açıldığında bütün azametiyle Ateş ortaya çıktı. O da üzerini değiştirmişti. Simsiyah balıkçı yaka bir kazak giyip üzerine aynı renkte deri mont geçirmişti. Balıkçı yaka, sakalları ve topuz kombinasyonu çarpmak üzere tasarlanmış gibiydi. İşe yaradığı da ortadaydı.
“Ben hazırım, artık yemeğe gidelim mi?” diye sordum.
“Tabi, ben de hazırım. Telefonumu alayım çıkalım.” Dedikten sonra birkaç saniye odanın içinde gözden kayboldu.
Yemeğimizi sadece salondan gelen birkaç çatal bıçak sesi eşliğinde yedik. Bizden başka sadece iki masa daha vardı. Bu bölüm bizim için ayrıldığı için boş olmalıydı. Yarından itibaren epey curcunalı olacaktı bu salon.
“Ben bir sigara ve kahve içmek için dışarı çıkacağım. Sen de gelir misin?” diye sordu ayağa kalkarken. Sabahtan beri sadece üzerimizdekileri değiştirmek için ayrılmıştık, onun haricinde hep beraberdik. Şikayetçi olduğumdan değil ama bunun bağımlılık yapmasının endişesini taşıyordum.
“Ben de gelirim.” Beni yalnız bırakmak istemediği için bu teklifi ettiğini tahmin ettiğim için onu reddetmek istemedim. Konuşmadığımız sürece çok iyi anlaşıyor da sayılabilirdik. Bu yüzden peşi sıra verandaya gittim. Delice bir fikir olsa da onunla birlikte olmak için an kolluyordum. Bu kadar çabuk etkilenmiş olmam da ona kapılmış olmam da saçmaydı ama bir o kadar gerçekti.
“Hala sigara içiyor musun?” Birlikte elimizde sıcak kahvelerimizle verandadaki büyük salıncağa oturmuştuk. Elindeki sigara paketini uzatırken sorduğu soru üzerine şaşkınlıkla suratına baktım. Eskiden sigaranın tiryakisiydim ama bırakalı yıllar olmuştu. Şimdi de tek tük içiyordum ama eskisi gibi değildim.
“Hayır, bıraktım. Ama sen eskiden sigara içtiğimi nereden biliyorsun ki?” Öz geçmişimde falan mı yazıyordu diye düşünmeden edemedim. Başka mantıklı bir açıklama aklıma gelmezken bana yine bende bir şeyler arar gibi baktığını fark ettim.
“Yani sigara içiyor musun demek istemiştim.” Sorusunu düzeltmiş olsa da şaşkınlığımı ve merakımı dizginleyebilmiş değildi. Yani gerçekten dili sürçmüş de olabilirdi ama on ikiden vuruş yapması enteresandı.
“Arada bir içiyorum. Özellikle böyle açık havadayken, kahvenin ya da çayın yanında bir tane içiyorum.” Elindeki paketten bir tane çıkarıp bana verdi. Ağzımda tutunca sigaramı yaktı. Geri çekilmeden önce sigaranın baskın kokusuna rağmen onun kokusunu duyumsadım. Kalbim benden önce davranarak kokuyla sarmalandı ve rahatladı.
“Keşke ben de senin gibi olabilseydim. Günde iki paketi bitirdiğim oluyor.”
“Ben de bırakmadan önce günde bir paketi bitiriyordum.”
“Nasıl kurtuldun bu illetten?” Sigaradan derin bir nefes içine çekerken onu izledim. Ağzından çıkan duman soğuk havaya karışırken gözlerimi ondan alamadım. Adamın sigara içişi bile olaydı. Benden bir cevap bekler gibi baktığını görünce omuz silkerek karşılık verdim. Bırakmıştım işte. Bahse değer bir şey yoktu.
“Birkaç defa denedim ama başarılı olamadım.” Sigaralarımız bitene kadar tek kelime etmedik. Konuşmasak da birbirimizin varlığının farkında ve rahattık. Dediğim gibi konuşmadığımız zamanlarda daha iyi anlaşıyorduk. Sessizlik beni pek rahatlatan bir şey olmasa da o yanımdayken sessizlikten bile şikayetçi olamıyordum.
Daha dün tanıdığım bir adamın yanında kendimi bu kadar rahat ve huzurlu hissetmem garipti. Ama asıl garip olan; sanki yıllardır eksik parçam, onunla tamamlanmış gibi hissediyordum. ister istemez bu kadar acele kararlar veriyor olmam ve bu kadar derin hislere kapılmış olmam karşısında ürküyordum. Hayal kuruyordum ve hayal kırıklığına uğrayıp yara almam an meselesiydi.
***
Ertesi gün akşam saatlerinde otel film ekibiyle dolmuştu. Karavanlar ve servis araçları ile bahçede neredeyse adım atılacak yer kalmamıştı. Otel odalarına herkesin yerleşmesini organize ederken oldukça zorlanmıştım. Çünkü ben Ateş’in illa seni yakınımda istiyorum ısrarları yüzünden kalmam gereken dört kişilik odada kalmıyordum.
Kalabalık bir odada kalmak benim için sıkıntı değildi. İdare edebilirdim ama Ateş bu konuda itiraz kabul etmediğini söylemişti. Ama benim şuan kaldığım odanın asıl sahibi başrol oyuncularından Ezgi’nindi. Ben kendi yerimde kalmadığım için iki kişilik odalardan birini ona ayarlamak zorunda kalmıştım.
Aylarca odasını bir başkasıyla paylaşacağını öğrendiğinde Ezgi’nin verdiği tepki can sıkıcı olmuştu.
“Ne yani? Sen bile tek kişilik kocaman odada kalacaksın, ben de odamı bir başkasıyla mı paylaşacağım?” Sesinin tonu beni irite etse de sakinliğimi korumaya çalıştım.
“Size verebileceğim başka oda yok, Ezgi Hanım. Olsa zaten sizi bu durumla üzmezdim.”
“Beni üzmüyorsun, sinir ediyorsun.”
“Lütfen biraz makul olun, Ezgi Hanım. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum.”
“Tamam, o zaman senin odanda ben kalırım. Sen de git iki kişilik odada kal.”
Yanaklarımı şişirecek derin bir nefes aldım. “Anlamıyorsunuz…”
Sözümü tamamlayamadan Ateş’in sesi bıçak gibi araya girdi. “Ne oluyor burada? Ben seni bekliyorum, sen burada oyalanıyor musun, Cemre?”
“Oyalanmıyorum. Bir sıkıntı var da onunla uğraşıyorum.” Şimdi Ateş’e patlayacaktım, o olacaktı. Sanki ben çok meraklıydım, bu cadalozla uğraşmaya!
“Sen bana sıkıntı mı diyorsun?” Ezgi’nin sesinin tiz tonuyla yaptığı bu ani çıkışıyla ikimiz birden afalladık.
“Ben sizin için demedim, Ezgi Hanım.”
“Hey, hey. Bir dakika!” diyerek araya girdi Ateş. “Biriniz bana burada ne olduğunu anlatın ilk önce.”
“Bu asistan bozuntusu benim kalacağım odayı almış, bana da iki kişilik odalardan birini veriyor ve aylarımı yabancı biriyle aynı odada geçirmemi bekliyor. Olacak şey değil.”
Ateş, Ezgi’nin sözleri bitince bileğimden tutarak beni kendine yaklaştırdı ve Ezgi’ye doğru hafifçe eğildi. “Birincisi asistan bozuntusu dediğin benim asistanım.” Benim öyle güzel benim dedi ki kendimden geçip az önce uğradığım hakareti unutacaktım nerdeyse. Dikkatimi toplayarak söylediklerini dinlemeye devam ettim. “İkincisi kendi işi olmamasına rağmen sizin odalarınızı ayarladığı için ona teşekkür bile etmeniz gerek. Üçüncü ve son olarak bana teşekkür etmelisin. Çünkü tek kişilik odayı ona ben verdim, dolayısıyla iki kişiliği sana veren de benim.”
“Peki bu durumda size ne için teşekkür etmeliyim?” Ezgi hala dik başlılığından ya da sivri dilliliğinden en ufak bir taviz vermeye niyetli değildi. Aynı zamanda cilveli ve inatçı olmayı nasıl başarabildiğine gıptayla bakıyordum.
“Seni biriyle beraber aynı odaya veriyorum ki daha insancıl olasın.”
“Ama Ateş, ben bir şey yapmadım ki!” En masum ifadesini yüzüne takmış omuz silkiyordu bir de. Hakkını vermem lazım; kadın acayip iyi bir oyuncuydu. İyice sinir ediyordu beni.
“Bak Ezgi Hanım, sen bir kere kiminle konuştuğunu unutuyorsun. Ateş değil, Ateş Bey diyeceksin. Gereksiz samimiyetleri de muhabbetleri de sevmem. Sana beni anlatan hiç olmamış belli ki. Benimle çalışacaksan kurallarımı öğrensen iyi edersin. Yoksa bizi hiç uğraştırma, seni yolun başındayken yollayıverelim.”
Duyduklarıma inanamadım. Asıl şimdi Alaz hakkında söylenenleri anlıyordum. Bir de bana kaba davrandığını sanmıştım, belli ki çok yanılmışım. Kabalık neymiş bilmiyormuşum baya. Ezgi renkten renge girerken gizli bir memnuniyetle onu izledim. Arkasını dönüp ona ayarlanan iki kişilik odaya girene kadar da gözlerimi üzerinden çekmedim.
“Şimdi beni iyi dinle. Ben neysem sen de osun. Ben yanında olduğumda zaten dolaylı yoldan da olsa saygı görürsün ama ben yanımda olmadığımda da saygı gösterecekler sana. Çünkü sen benim temsilcimsin. Doğrudan saygı görmek istiyorsan işini iyi yapman yetmez. Alttan almaktan vazgeçeceksin. Dik duracaksın. Eğilmeyeceksin, eğilmelerini bekleyeceksin. Yoksa seni ezip geçmeye çalışacaklar.”
Sesimi çıkarmadan onu dinledim. Kullandığı emir kiplerinden ilk defa rahatsız olmadım çünkü beni koruyup kollamaya çalıştığını görmeyecek kadar da kör değildim. Hele gönül gözüm o kadar açıktı ki beni savunmasını ve kollamasını ta derinlerimde hissettim.
“Tamam. Söylediklerinizi dikkate alacağım.”
“Aferin sana.” Dedikten sonra uzanıp omzumu sıktı. Bu küçücük hareketle bile heyecandan Deliye döndüm. Ne oluyordu bana böyle? On beş yaşında ergen bir kız gibi kapılıp gidiyordum. “Hadi, şimdi gidip işlerimize bakalım. Bugün son hazırlıkları tamamlayıp yarın hemen çekimlere başlamak istiyorum. Zaten deneme çekimleri epey vaktimizi alacak. Yardımcı yönetmene de söyle hazırlıklarını tamamlasın. Aksilik istemiyorum! Programa uyarak devam etmemiz gerek. Bu hava şartlarında uzun süre devam edemeyebiliriz.”
Çekimlerin yapılmaya başladığı günler hızla geldi ve geçmeye başladı. Erciyes’e geleli tam bir hafta olmuştu ve zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım. Ekibin çoğunun benimle aynı fikirde olduğundan da emindim. Çünkü herkes arı gibi vızır vızır çalışıyordu. Ulaşılmaz Alaz’ın terörü bulunmadığı alanda bile estiğinden kimse işinden kaytarmaya cüret edemiyordu. Ezgi bile…
Onun olduğu sahneleri henüz Ateş çekmiyordu. Yardımcı yönetmenle çalışıyorlardı. İlerleyen zamanlar da iki başrolün birlikte oynayacakları sahneleri Ateş çekecekti. O yüzden şimdilik her şey yolunda gidiyordu.
Bense halimden soğuğa rağmen memnundum. Ateş ile ufak tefek atışmalarımız, daha doğrusu çakışmalarımız oluyordu ama onların içinden de sağ salim çıkmayı başarıyorduk. Çünkü her şeyden önce işimi çok seviyordum. Bu çalıştığım ilk ciddi ve büyük projeydi. Ateş gibi işinin ehli ve bu işi yapmak için doğuştan bir yeteneğe sahip yönetmenle çalışmak başıma gelen bir şanstı. Bu yüzden her gün Aslı için dua ediyordum ve Allah’a şükredip işime sımsıkıya sarılıyordum.
Bu geçen hafta içinde Ateş’i daha iyi tanımaya başlamıştım. Bazı zamanlarda, özellikle söyledikleri yerine getirilmediğinde ya da başarısızlığa bir milim bile yaklaştığında deliye dönüyordu. Öyle deliye dönüyordu ki ona takılan lakap yetersiz kalıyordu. Geçtiğimiz hafta içerisinde hata yapmamayı başardığım için öfkesinin hedefine girmemiştim hiç. O hedefe girmeyi de hiç istemezdim.
Gel gelelim işler tıkırında gittiğinde Ateş o kadar da ulaşılmaz olmuyordu. Hatta keyfi yerinde olduğunda onunla çalışmak da birlikte vakit geçirmek de çok zevkliydi. Çalışan diğer herkese mesafeliydi. Kimseyi hor gördüğünü sanmıyordum. Yalnızca söylediği gibi pek arkadaş canlısı olmadığından kendini herkes uzak tutuyor ve gerekmediği sürece kimsee tek kelime etmiyordu.
Buraya gelirken söylediklerinin arkasında durmayı da bir şekilde başarıyordu. O herkes için ulaşılmaz Alaz’dı. Ben ise tam onun istediği gibi onun için her an için ulaşılır durumdaydım. Her an derken hiç abartmıyordum. Tam iki kere gecenin bir vakti odamın kapısına dayanıp beni uykumdan kaldırmıştı. Ona ait bilgisayarların ve dosyaların bir kısmı benim odamda duruyordu, yine onun isteği üzerine. Gecenin bir vakti aklına gelenlerle kapıma dayanıp çalışmak istemişti, tam iki kez. İlkinde kapım çaldığında paniklemiş, kapıyı açtığımda karşımda Ateş’i gördüğümde yüreğim ağzıma gelmişti. Oysa o beni uyandırdığını bile fark etmemişti. O gece anlamıştım; meslek aşkıyla yanıp kavrulan sadece ben değildim.
İkinci kez gecenin geç saatlerinde beni yeniden uykumdan uyandırdığında daha az şaşırdım. Ve hiç rahatsız olmadım çünkü onunla iş ya da iş dışında vakit geçirmekten gerçekten hoşlanıyordum. Uzun zamandır kimsenin yanında onun yanındaki kadar rahat hissetmemiştim. Gerçi iş dışında birlikte vakit geçirdiğimizi söyleyemezdik. Sadece boş zamanlarda aynı yerde bulunuyorduk, o kadar.
Çekimlerin çoğu dış mekan çekimi olduğu için gündüz hepimiz o kadar üşüyorduk ki boş zamanlarımızı ısınarak değerlendirdiğimizi söylesem abartmış sayılmazdım. En azından durum benim için aynen de böyleydi. Neyse ki korktuğum gibi hastalanmamıştım henüz. Ateş’in en büyük endişelerinden biri de buydu zaten. Ekipten herhangi birinin hastalanması ve işlerin aksamasıydı.
Günlerdir çekim yaptığımız alanlara kocaman alevlerin yükseldiği ateş yakılıyordu. Ateş beni her defasında bu ateşin başına sürüklüyordu. Sürekli Ateş ile gerçek ateş arasında mekik dokuyordum. Bundan da pek şikayetçi olduğumu söyleyemezdim. İkisi de farklı şekillerde olsa da içimi ısıtıyordu. Beni düşünüyor olması da işin etkileyici kısmıydı. Ekipten birinin hastalanmasın endişelendiğini biliyordum ama benim üzerime ayrı bir ilgiyle titrediğini hissediyordum. belki de hayal kuruyordum.
Emin olmak, Ateş hakkında kesin cümleler kurmak ve herhangi bir kanıya varmak oldukça güçtü. Çünkü sürekli soğuk-sıcak oyunu oynuyordu. Bu da çok yorucuydu. Gönderdiği sinyaller o kadar karmaşıktı ki beni de karıştırmayı başarıyordu. Fakat tüm bunlar Ondan etkileniyor ve ona doğru savruluyor olduğum gerçeğini değiştiremiyordu. Yine de onun hakkında hayaller kurmama engel oluyordu. Bir şekilde ödümü koparmayı başarıyordu.