Güneş doğmamıştı henüz.
Ama yatakta iki beden… çoktan alev almıştı.
Elif’in sırtı Emir’in göğsüne dayalıydı.
İnce bir örtüyle örtülmüş çıplak vücudu, tenin sabaha karşı bıraktığı ılık nemle sarmalanmıştı.
Nefesi ağırdı. Uyuyordu.
Ama Emir?
O uyanmıştı.
Ve sadece uyanmakla kalmamıştı…
Dimdikti.
Teninde hâlâ dün gecenin kokusu vardı.
Elif’in içindeydi hâlâ…
Zihninde, parmaklarının arasında,
ve en çok da sabahın ortasında kalkmış halde, sertliğinde.
Sol eli Elif’in kalçasına dokundu.
Baş parmağı yavaşça arka kıvrımına indi.
Islık gibi bir nefes verdi kendi kendine.
> “Kız hâlâ sıcak lan…”
“Uyanmadan alırsam ne olur acaba?”
Elif’in vücudu hafif kıpırdandı.
Ama gözleri kapalıydı hâlâ.
Emir, bacağını araladı.
Yavaşça pozisyon aldı.
Kalçalarını kıza dayadı.
Bir itişte... başı değdi.
Elif’in dudaklarından uykulu bir ses çıktı.
> “Emir…”
Ama cevap gelmedi.
Sadece bir hamleyle girdi.
Arkadan.
Elif’in gözleri bir anda açıldı.
Ama çığlık atamadı.
Sadece başını yana çevirip dudağını ısırdı.
> “Siktir Emir... sabah oldu…”
“Uyanıyorum diyorum, sen içime giriyorsun.”
Emir eğildi, boynunu yaladı.
> “Uyanmak böyle olur.
Sen artık benim sabahım oldun.”
Kalçalarını sıkıca kavradı.
Arkadan ritmi başlattı.
Geceden kalan ıslaklıkla her şey çok daha kolay, çok daha sertti.
Ve Elif…
ilk defa sabaha bir şeyin içinde başladı.
Bir adamın içinde.
Emir konuşmuyordu artık.
Sadece nefes alıyordu.
Ama o nefes bile bir boğuşma gibiydi.
Tenine temas eden her parça, kudurduğu bir yangın gibiydi.
Ve sonra…
Eğildi.
Kulağına fısıldadı.
> “Sen artık benim sabah orospumsun.
Kimin yatağında uyanırsan, kimin içindeysen, adın da odur.
Bunu sakın unutma.”
Elif bir an irkildi.
Söz sertti.
Aşağılayıcıydı.
Ama içindeki karanlık zevk o kelimeyi öfkeyle değil, şehvetle karşıladı.
Çünkü Emir’in ne dediğinden çok, nasıl tuttuğu onu delirtiyordu.
Arkadan, tamamen içerideyken, o kelimeyi duymak...
onu hem kızdırıyor, hem bağımlı yapıyordu.
Ve sonra…
Emir hızlandı.
Sertleşti.
Bir eli Elif’in saçlarına dolandı.
Diğeri kalçasına bastı.
> “Boşalacağım lan!”
“Bu sabah da içini mühürleyeceğim.
Her gün böyle başlayacak, alış buna!”
Elif başını yastığa gömdü.
Bacakları titremeye başladı.
İkinci kez geliyordu.
Üstelik arkadan.
Ve Emir…
Boşaldı.
Tam içindeyken.
Sabah, Elif’in içini tekrar mühürledi.
Bir süre ses çıkmadı.
Sadece ağır nefesler.
Yatakta birbirine geçmiş iki çıplak beden.
Emir başını kaldırmadan söyledi:
> “Adın Elif, ama artık sana kimse öyle bakamayacak.
***Sen sabahımdın.
Gecemdin.
İçimdin.
Şimdi sadece...
benimsin.”
---
Ayaklarının altı karıncalanıyordu.
Bacak arası yanıyordu hâlâ.
Öyle ki, yürürken Emir’in her sikişi adımlarına iz bırakmıştı.
Yatağın kenarına oturdu.
Çarşaf bacaklarının arasından gelen ıslaklığı saklayamıyordu.
Sıvı hâlâ akıyordu.
Ama Elif kafasını eğmedi.
Eğilmeyecekti.
Kalktı.
Ayağını yere bastığında dizleri titredi.
Bir an yere yığılacak sandı.
Ama yığılmadı.
Bu köye geliş sebebi dizlerinin değil, zihninin üzerinde yük taşıyordu.
> “Siktir... Şimdi sırası değil Elif. Şimdi güçlüsün…”
Bir önceki gece onun içini yırtan adam hâlâ yatakta uyuyordu.
Teninde Emir’in izi, ruhunda Ahmet Aras’ın hayaleti.
Bu köy, onun babasını almıştı.
Şimdi geri geldi.
Ve herkes Elif Aras’ın geldiğini bilecek.
Sadece ağa Emir’in karısı olarak değil.
Ahmet Aras’ın kızı olarak.
Ve gazeteci olarak.
Çantasını aldı.
Simsiyah defterini çıkardı.
Kanla mühürlü sırların defteri.
Telefonunu açtı.
Ses kayıt cihazını çalıştırdı.
Artık habercilik başlıyordu.
> “8 Temmuz sabahı…
Köy: Karakışla.
Ağa Emir Aydemir’in evinde uyandım.
Babamın ölümünden tam 14 yıl sonra...
Aynı topraklarda...
Ve evet. Emir Aydemir’le yattım.
Ama ben buraya sikişmeye değil, gerçekleri ortaya çıkarmaya geldim.”
Gözlerini kaldırdı.
Köyün ortasına doğru yürüdü.
İç bacakları sızlıyordu.
Her adımda gecenin içindeki erkek hâlâ ona temas ediyordu.
Ama Elif acıdan utanmıyordu.
Zevkten de.
Çünkü gerçekler her zaman acının içindeydi.
Kapının önüne geldiğinde köyden iki kadın ona baktı.
Biri kısık sesle mırıldandı:
> “Ağanın yeni oyuncağı bu muymuş?”
“Elif Aras... diyorlar... o ailenin kızı...”
Ama Elif durmadı.
Sadece yürüdü.
Ağrıyla, öfkeyle, ve lanetli bir arzuyla.
---
Köy kahvesi...
Yıllardır değişmemişti.
Tahta masalar, içleri çekilmiş adamlar, bakışlarıyla kadın deşen gözbebekleri.
Ve şimdi o kahvenin kapısı gıcırdayarak açıldı.
İçeri bir çift bacak girdi.
Zar zor yürüyen ama her adımda kendini yeniden doğuran bir kadın.
Elif Aras.
Kahvedekilerin sessizliği içini çınlattı.
Biri ayağa kalktı.
Gözleri onları tanıyordu ama onları tanımamış gibi yaptı.
> “Sen... Ahmet Aras’ın kızı mısın?”
Elif başını eğmedi.
Boynunda Emir’in ısırık izleri vardı.
Ama sesi pürüzsüzdü.
> “Evet. Babam burada öldü. Ve ben nasıl öldüğünü öğrenmeye geldim.”
O an herkesin yüzü değişti.
Sigaralar yere düştü.
Çaylar yarıda bırakıldı.
Yaşlılardan biri — Mustafa Dede, köyün eski bekçisi — titreyen sesiyle konuştu.
> “Kızım... O yangın... tesadüf değildi.”
Elif’in kalbi çarptı.
Yangın?
Babası yangında ölmüş müydü?
Oysa dosyada ‘kaza’ yazıyordu.
> “Kim yaptı?”
“Konuşamam. Ağa’nın kulağı her yerde.”
Tam o sırada köyün yukarısından motor sesi geldi.
Bir jip... tozu dumana katarak yaklaşıyordu.
Elif gözlerini kısmadan baktı.
Emir.
Uyanmıştı.
Ve delirmişti.
Jip durdu.
Kapı çarpar gibi açıldı.
Emir indi.
Gömleği hâlâ açık, altındaki kot gevşek ama içinde hâlâ sabah dikliği.
Sertti. Gergindi. Açtı.
> “Elif!”
Kahve sustu.
Kuş bile uçmadı.
Elif dönmedi.
Emir yanına yürüdü.
Gözleriyle onu sikip atacak gibiydi.
Bileğinden tuttu.
Kulak dibine fısıldadı:
> “Nereye kaçıyorsun ha?
Sabah bacakların titriyordu.
Şimdi köy kahvesinde gazetecilik mi oynuyorsun?”
“Babanın ölüsünü eşelemeden önce benim koynumdan çıkmayacaksın.”
Elif dişlerini sıktı.
Ama arka bacakları hâlâ sabahki acıyla sızlıyordu.
Emir eğildi, kimsenin duymayacağı bir tonda söyledi:
> “Bu gece... arkandan gireceğim.
Yalvararak sabahı bekleyeceksin.”
Elif’in yüzü kızardı.
Ama bakışlarında korku yoktu.
Sadece bir söz vardı:
> “Beni korkutamazsın Emir.
Ben önce bedenimi verdim... şimdi sırlarını alacağım.”
---
Emir’in eli hâlâ Elif’in bileğindeydi.
Kasaba onları izliyordu, ama kimse sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu.
O el... sertti, sıcak ama kontrolsüzdü.
Bir sahiplenmeden çok, bir işaret gibiydi: bu kadın artık onun.
> “Yürüyorsun.”
Elif gözlerini kıstı.
> “Bırak kolumu.”
Ama Emir yalnızca gülümsedi.
O karanlık gülümseme... dudaklarının kıyısından başlayıp, gözlerinin şeytani kısıklığına kadar uzandı.
> “Demek söz dinlemeyeceksin.
O zaman sana nasıl konuşulması gerektiğini göstereceğim.”
Emir, Elif’i bileğinden değil, saçından tuttu bu kez.
Yavaşça, ama sert bir çekişle...
Kahvedeki adamlar bakışlarını kaçırdı.
Kimse bir ağaya karşı çıkmazdı.
Özellikle bu ağa, bakışlarıyla bile diz çöktürüyorsa.
> “Arabaya.”
Elif direnmedi. Direnecek hâli de yoktu.
Bacaklarının içi hâlâ sabahın izlerini taşıyordu.
Ama gözleri...
Onur ve öfke içinde yanıyordu.
Arabaya bindiklerinde Emir ön koltuğa geçmedi.
Direkt arka koltuğa oturdu onunla.
Kapıyı içerden kilitledi.
Şoföre döndü:
> “Biz yalnız kalacağız.
Eve yürü. Bekleyeceksin.”
Adam hiçbir şey demeden indi.
Kapı kapandı.
Araba sıcaktı.
Elif’in nefesi kesikti.
Emir onun boynuna yaklaştı.
Yine o işaret... sabah bıraktığı izler hâlâ teninde.
Ama şimdi daha derine inmek istiyordu.
> “Bana bak Elif...”
“Kimin kızı olduğun umurumda değil.”
“Benim olduğunda, ne geçmişin kalır ne gururun.”
Elif başını çevirdi.
Ama Emir elini çenesine koydu, yüzünü kendine çevirdi.
Zorla değil... baskıyla.
Tepeden gelen, hayvansı bir hâkimiyetle.
> “Bir daha izinsiz evimden çıkarsan...
Seni sadece yatağıma değil, zincire de bağlarım.”
Elif’in gözleri büyüdü.
O an Emir elini Elif’in dizine koydu, yukarı doğru kaydırdı.
Elif’in ağzından küçük bir nefes kaçtı.
Zevk mi, korku mu? İkisinin arasıydı.
> “Sana itaat etmeyi öğreteceğim.
Önce bedenin... sonra aklın... sonra ruhun bana ait olacak.”
Araba motoru durgundu.
Ama içerisi ateşli bir cehennem gibiydi.
Elif’in sesi titredi.
> “Ben senin kölen değilim.”
Emir başını eğdi, dudaklarını onun dudağına değdirmeden konuştu.
> “Henüz değilsin.”
---