İki kelimeden oluşan bu cümle, benim Karan'a kavuşmamı engelleyen tek şeydi.
Her zerrem ürkek bir küçük çocuk gibi titriyordu, ölmek bu kadar zor muydu?
Yapacağım, demekle yapmıyor muydu insan? Niye yapamadım? Niye Karan'a gidemedim?
Neden Karan, gelmemi istemedi? O isteseydi, kavuşurduk belki de...
Bir ölüydüm şu an ben. Yaşıyordum fakat hislerim yoktu, her yerde onu gören bir ölüydüm ben, mezarı kazılmayan bir ölü.
Kulaklarımı esir alan polis, ambulans sirenlerini duymamla beraber arkama döndürdüm başımı, gülümsedim. Buruk bir tebessümdü bu. Son gülümsememdi belki.
Ayağa kalkmaya çalıştım. Ölmek istiyordum artık. Yaşamayı hak eden son insan bile değildim ben.
Benden her şeyimi çalmışlardı.
Bana, çocukluğumu çok görmüşlerdi.
Bacaklarım çok titriyordu, kim bilir belki ölümün korkusu salmıştı bedenimi? Halbuki ruhum çoktan ölmeyi kabullenmişti. Alayla güldüm.
Tam adım atarken Deniz'in bağırmasını duydum.
"MARAL YAPMA LÜTFEN!"
Neden 'Yapma!' diyorlardı ki?
Gördün mü Maral, sana ölümü bile çok gördüler.
Arkama tekrar döndüğümde Deniz koşa koşa yanıma geliyordu.
"MARAL YAPMA, KURBAN OLDUĞUM YAPMA! BIRAKMA BENİ LÜTFEN!" Deniz kendini yırtmıştı. Sesi bu kadar çok çaresizken aynı zamanda nasıl çok güçlü çıkabiliyordu?
Bir yandan Karan'a kavuşma hasretiyle yanan kavrulan içim, diğer yandan ise Deniz'in haykırışlarıyla yıkılan içim...
Neydi bu? Kavuşmak mıydı, yoksa geri dönüşü olmayan bir ayrılık mıydı?
Hayat, en çaresiz anımızda bize seçenek sunmazdı. Sen kendine yeni bir yol bulurdun. Acımasızcaydı.
Arkama döndüğümde Deniz bana çok yaklaşmıştı.
"Maral'ım, lütfen yapma. Ben sevdiklerimi kaybetmekten çok yoruldum. Lütfen sen de bırakma beni." Deniz koşmayı bırakmış, sadece yavaş yavaş bana doğru yürüyordu.
"Deniz, yaklaşma!" diye bağırdım. Ne kadar bağırsam da dinlemiyordu beni.
Ben sadece, ölmek istiyordum. Sessizce ölmek.
Gözlerim yavaş yavaş kararmaya başlıyordu. Artık ayakta duracak gücüm yoktu.
Yaşamaya mecalim kalmamıştı.
Ben sevdiklerimi görmek istiyordum sadece, ölüm olur muydu bu? Kavuşmaz mıydık?
Başım hiç olmadığı kadar dönüyor, bacaklarım olduğundan daha fazla titriyordu.
Gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladığında dayanamayacağımı anlamış, Deniz'i çağırmıştım.
"De-Deniz!"
Derin nefesler almaya başladım. Sesim gittikçe titriyordu, ölüyor muydum? Nedendi bu hissettiklerim?
Deniz'e seslenmemle itibaren polisler Deniz'i rahat bırakmış, yanıma geliyordu.
"MARAL, GÜZELİM!"
Ayakta duramayacağımı anladığımda kendimi Deniz'in huzur dolu kollarına bıraktım.
"B-ben ç-çok yo-yoruldum... Deniz..."
Deniz, ağlayan gözleriyle bana baktı, yüzüme düşen saç tanelerini eliyle çekti, "Geçti güzelim, geçti. Bırakmayacağım seni."
Son kez gülümsedim ona, gözlerimi yavaş yavaş derin bir uyku için kapattım.
?
"Uyandı, cok şükür uyandı. Allah'ıma şükürler olsun." duyduğum ilk şey annemin korku dolu sesiydi.
Gözlerimi yavaş yavaş araladığımda bir hastane odasında olduğumu anladım.
"Maral, kızım!" daha sonra duyduğum babamın sesiydi.
Gözlerimi yavaş yavaş odada gezdirdim, Deniz'in hastane koridorunda başını öne eğmiş, yüzünü gizliyordu. Gözlerini, yaşlar esir almıştı. Yüzünün her bölgesine dağılıyordu yaşlar, yavaş yavaş.
Annemin, babamın art arda söylediklerini kulaklarım duymak istemiyordu.
Kafamdaki sorulara cevaplar bulamıyordum, 'Neden buradaydım ben?', 'Deniz neden ağlıyordu?', 'Ben neden ölmedim?'
Hepsini bir son verdim, "Baba, anne ne oluyor?" sorduğum ilk şey buydu.
Annem, ağlamaktan şişmiş olan gözleriyle bana baktı. Elleriyle, gözüme gelen terden ıslanmış saç tellerini diğerleriyle kavuşturdu.
Babam elimi tuttu, "Her şey geçecek kızım, daha iyi olacaksın artık."
Annem de gözyaşlarını silerek konuştu, "Güzel kızım benim."
"Burada neler oluyor? Ben neden hastanedeyim?!" sesimi bir tık daha yükseltmiştim.
Kendimi, çok yorgun hissediyordum. Kafam, cevabı saklanmış soruların oluşturduğu kördüğümle savaşıyordu.
"Anne?"
Annem buruk bir tebessüm edip elleriyle saçlarımı okşadı, "Söyle güzel kızım."
"B-beni neden bırakmadınız? Ben ölmek istiyordum." hıçkırıklarımın arasında cümlemi zar zor bitirmiştim.
Bu kadar zordu benim için bir cümle kurmak. İki kelimeyi kavuşturmak ölüm demekti.
Tek dileğim canımı verdiğim insana kavuşmaktı. Korktum, hayatta ilk defa korkmuştum.
"Yalnız kalkmak istiyorum." dedim tek bir nefeste. Yalnız kalıp yüreğimin sesi çıkmayan haykırışlarını dinlemek istiyordum.
Anne kelimesinin tek bir harfinin bile hak etmeyen bir kadının kızıydım ben. Kızının başını bir kere bile okşamayan bir adamın kızıydım ben. Vicdanı olmayan, hayatımı sürgün edip zincirlere vuran acımasız iki insanın kızıydım ben, söyle şimdi hakkım mıydı yaşamak?
Babam başını tamam anlamında salladı, annemle beraber çıktılar odadan.
Yıllar boyunca sorguladığım tek bir şey vardı, bir kadın bakamayacağı çocuğu neden doğuruyordu? Neden hayatı zindan ediyordu? Çünkü doğurup sokağa atmak kolayına geldi, çünkü o çocuğu kanından biri olduğunu kabul etmedi, çünkü o kadın, yavrusunu hiç sevmedi...
Anne denir miydi bu kadına?
?
Dakikalarca kendimi dinledim sadece, onun sesine kulak verdim. Anlamaya çalıştım içimdeki hala var olan çocuğu.
İçimdeki çocuğa her şeyi yasaklamıştım, 27 yıl öncesinde olduğu gibi. Ona bu hayatı, bu denli haram kılmışken neden yaşıyordu ki?
Gözlerimi kapattım, bir daha açılmamasını diledim o an.
Gözümden yaşlar usul usul dökülürken kapının tıklamasıyla elimle yaşlarımı sildim.
Kapı açıldığında gelenin Deniz'in olduğunu anladım.
"Gelebilir miyim?" diyen Deniz'e baktım, öyle çaresiz, pişman, korku dolu gözleriyle bakıyordu. Titriyordu sesi, kısık çıkıyordu.
Gülümsedim, "Gel."
Gözündeki akan yaşların akmasına engel olup sildi elinin tersiyle. Yanıma geldi, oturup ellerimi tuttu, "B-ben özür dilerim Maral."
Suçlu hissediyordu kendini. Gözünden okunuyordu bu pişmanlığı. 'Keşke' diyordu kendine sürekli. Fakat Deniz'in yanıldığı tek bir yer vardı. Burada kimse suçlu değildi.
"Özür dileme sakın Deniz, kimsenin suçu yok. Ölmek istemek suç değil, kurtuluş."
Doldu yine gözleri.
"Kaybetmekten korkuyorum Maral. Bana nefes olan insanı kaybetmekten korktum. Hayal meyal hatırladığım babamın gidişi gibi, su gibi akıp gitme istedim Maral."
Mahşer yeri gibi toplanırdı bazı harfler, bu harfler kavuşup bu kelimeleri oluştururdu. Hissiz kalpler için bir şey anlam etmezdi. Kelimelerden anlam çıkaramayan insanlar için yeniden bir şans veren bu kelimeler, cümleleri kurarlardı özenle.
Bu cümleler arafta olan insanları, ölüm ve yaşam arasında kalanları anlatırdı.
Gerçek ölü insan kimdi bilir misiniz? Cümlelerin hissini inkar eden insandı.
?
"Belki en güzeli budur Deniz?"
Deniz kaşlarını hafif çattı, "Senin olmaman mı güzel olan Maral?"
Zar zor yutkundum, "Ben sadece özlüyorum Deniz. Onu seviyorum, onsuzluğu değil."
Deniz, vurgu dolu sesiyle konuştu, "Ona kavuşmanın yolu cennetten geçerken sen intihar ederek mi kavuşacaksın Maral?"
Gözlerimin dolmaması için tavana diktim gözlerimi.
"Ben sadece beş yıl gördüğüm babamın kokusunu unuttum ciğerim yana yana Maral. Bir kere bile düşünmedim intihar etmeyi çünkü benim ardımda bana ihtiyacı olan sevdiklerim vardı tıpkı senin de olduğu gibi."
Yüzüne bakacak cesaretim yoktu Deniz'in, haklıydı çünkü.
Kendi ölümünü getirmek bencillikti.
"Keşke diyorum Maral, keşke."
Zar zor yutkunduktan sonra devam etti, "Keşke sana hiç demeseydim 'Geçmişinle yüzleş.' diye. Demeseydim bu durumda olmazdık."
"Hep, hep benim suçum bu olanlar. Eğer bir dakika bile geç kalsaydım şuan senin cansız yüzüne bakıyor olurdum Maral." cümlenin sonuna doğru titriyen sesini düzeltmeye çalıştı Deniz.
"Dayanamıyorum ki Deniz. Her şey bana onu hatırlatıyor. Yaşamak zor geliyor bana." cümlemi bitirir bitirmez gözyaşlarım akmaya başladı tane tane.
Çekinmiyordum bu sefer gözlerimdeki yaşların akmasından.
Deniz gözlerini bir kez açıp kapattıktan sonra bana sarıldı, huzur dolu kollarıyla.
Bir daha hiç bırakmamak üzere sarıldı.
"Kaybetmek istemiyorum seni. Bırakma beni."
?
Dakikalar boyu sarıldık birbirimize. Özlemiştim.
"Söz ver bana, söz ver ki gitme."
"Söz veriyorum Deniz. Gitmeyeceğim." dedim gözyaşlarımın arasından.
Yaşamalıydım ben, sevdiklerim için.
"Ağlattın beni de." dedim ayrılarak.
Deniz gülümsedi. "Psikolog ile de görüştüm ben ama."
"Teşekkür ederim. İyi gelecek."
Reddetmedim psikolog işini. İhtiyacım vardı çünkü. Birisinin beni dinlemesine ihtiyacım vardı.
Beni, hatalarımla, hayatımla, acımla yargılamadan dinleyen birini isterdim her şeyden çok.
"Hadi Gülden Teyze ile Hakan Amca'yı çağıralım."
Gülümseyerek, "Olur." dedim.
Deniz dışarı çıktığında arkama geri yaslandım.
Bugün içinde sabahtan akşama kadar olanları gözümün önünden bir film fragmanı gibi geçip gitti.
Deniz bir dakika bile geç kalsaydı, ailem şuan canlı kanlı Maral'a değil, cansız artık her anlamda ölü olan Maral'a bakıyor olacaktı.
Günahların denizinde boğulan bir ailenin kızı olarak düşünün beni, sence benim bir saç telim için dünyayı yakabilecek olan insanları hak ediyor muydum?
Hayatın karmaşık denkleminde bilinmeyendim sadece. Onlar gelip beni çözmeseydi ben burada olur muydum?
?
Kapının tıklanmasıyla irkilerek kendime geldim.
"Gir." dememle itibaren annem gavura dalar gibi odaya dalmış, o sımsıcak kolları benim boynumu bulmuştu çoktan.
Babam ve Deniz ise gülümseyerek bakıyordu arkadan.
"Annem! Maral'ım. Kuzum yavrum."
Onun bu sarılmalarına karşılık ben de ona sarılarak karşılık verdim.
"Annem annem. Çok korkuttun bizi yavrum."
Annem saçıma öpücük konduruyordu. Ağlayan gözleriyle de önüme gelen saç tellerimi geriye çekiyordu.
Bir kez daha teşekkür ettim ona içimden, tatmadığım anne sevgisini bana doya doya tattırdığı için.
"Gülden biraz sakin ol, kızı boğacaksın." babamın demesiyle annem beni biraz rahat bırakmış, ben de nefes almaya başlamıştım.
"Kızım psikolog ile görüşecekmişsin. Çok iyi olacak annem sen rahat ol."
"Evet anne. Kabul ettim. İyi olacağından şüphem yok."
"Gülden Teyze, psikolog bir arkadaşım vardı. Onunla randevu ayarlarız."
"Olur Deniz oğlum. Maral iyi olsun da."
"Hatun merak etme. Maral da anlamıştır zaten kurtuluş yolunun bu olmadığını."
Babamın ima dolu cümlesinden sonra annemin ellerini tuttum.
"Zor oldu ama anladım."
Sevdiklerimle doyasıya sohbet ettikten sonra annemle Deniz bir şeyler almak için kantine inmişti. Babamla ben de odada yalnız kalmıştık.
"Maral konuşalım mı biraz?"
"Olur baba." dememle itibaren babam yanıma gelmiş, oturmuştu.
Derin bir nefesten sonra söze girdi babam, "Daha altı buçuk yaşındaydı, küçük bünyesinin kaldırmadığı acılara mecbur kaldığında."
Eflin'di babamın bahsettiği çocuk. Adını yaşattığım Eflin...
"Bugün nasıl senin için korktuysak, o günde aynı Eflin için korktuk." dolan gözlerini silmeye çalıştı babam, "O gün ile bugünün tek bir ortak yanı vardı: Kaybetme korkusu." diyerek de devamını getirdi.
Yıllar önce yaşanılan tarifi olmayan acılarla kaplanan günün tekrarını, bugün yaşamışlardı.
"Anlayamayız seni, haklısın. Kokusunu bilmediğin bir annen baban var. 2 sene önce kalbini verdiğin adamı kaybettin. Belki daha bilmediğimiz insanın aklı almayan acılar da yaşadın. Sana kızmıyorum intihar etmek istediğin için, kızamam ki zaten." dedi elleriyle başımı okşarken.
"Ben kaybetmek istemedim tekrar. Yıllar önce yaşadığım acıyı tekrar yaşamayayım istedim. Onun adıyla var ol istedim."
Dolan gözlerimle, babama baktım. Ve bir kez daha anladım, ölmek istemenin bencillik olduğunu.
"Ben bu hayatta bir kızım olsun istedim sadece, prensesim olsun istedim. Saçlarını tıpkı seninkini okşadığım gibi okşamak, ona masal anlatmak, onunla nefes almak..."
Eğer bu hayatta Hakan Amca ile tanışmasaydım, baba demenin bu olduğunu bilemezdim.
"Eflin ölmekten korkardı, yaşamak isterdi o."
Eflin yaşamak isterdi, ben ise ölmek. Eflin öldü, ben ise Eflin için yaşadım.
"Elinden tutmak, onu okula götürmek, rengarenk elbiseler giysin isterdim." dedi buruk bir tebessümle.
"Bütün bu dileklerim için Allah'tan bir hediyesin sen. Sana daha doyamamışken neden gidiyorsun Maral?"
Derin bir nefes alıp verdim, "Yorulmuştum baba. Karan'ın onca bıraktığı şeyler tekrar canlandı gözümde. Bana inat nefes aldılar tekrar. Dayanamıyorum ki ben."
Babam gözlerimden akan yaşı sildi elleriyle, "Benim bu dünyada iki tane melek kızım var. Birisi toprak altında, birisi ise önümde ağlıyor." dedi gülümseyerek.
"Seni çok seviyoruz Maral. Bizi bırakma olur mu?"
Sarıldım baba dediğim adama, "Bırakmam sizi asla."
"Hadi yaşları sil artık. Annen görmesin bizi böyle."
Gözyaşlarımın arasında güldüm, "Görmesin ama beni değil, seni."
Güldü, "Haklısın."
O sırada annem ve Deniz içeri girdi kapıyı çaldıktan sonra.
"Ağlıyorsunuz siz? Hem de bizsiz! Gördün mü Gülden Teyze bizi sattılar baba kız!"
Kahkaha attım, "Ne yapalım gitmeseydiniz. Değil mi baba?"
"Evet güzel kızım."
"Aşk olsun Hakan. Kızına sattın beni. Gel Deniz oğlum biz gidelim." diyerek Deniz'in koluna giren annemdi.
"Gidelim Gülden Teyze."
Babam, annemin yanına giderek alnından öptü, "Nereye gidiyormuş benim sultanım?"
Babam ve annem birbirlerine çok aşık iki insandı, hep onları örnek aldım ben. Onların bu naif, yaşlanmayan aşkını.
Hep birini istedim, yüreğim hep onunla olsun, ellerim hep ellerinde olsun istediğim biri.
Karan'dı istediğim kişi. Beni sevdi, çok sevdi. Kendinden bile sakındı. Dokunmaya kıyamazdı.
Kalbim onu görünce attı hep. Aşık olmuştum ona.
Biliyorduk ikimiz de, bir gün ölüm gelecekti. Ayıracaktı bizi. Ama erkenden geleceğini bilmiyordum. Böyle olacağını bilemezdim ki.
Şuan farklı yerde, hepimizin olduğu güzel bir gün olsun isterdim. O da olsun, bana bakıp gülümsesin. Güldükçe ruhum nefes alsın, bedenim can bulsun.
Elimi her tuttuğunda bana nefes olsun istedim.
Ama ölüm yine ayrılmayacak kişileri ayırmıştı.
O gitmeseydi, bu hastane duvarlarında kucağımıza bebeğimizi alırdık belki.
O gitmeseydi, bir deniz kıyısında kendimi beyazlar içinde bulurdum belki.
"Keşkelerin yerine iyi ki lerle sarmalansın o güzel kalbin Eflin'im."
Derdin hep.
İyi ki seni tanımıştım, iyi ki aşık olmuşum sana, iyi ki hayatımda bir yerdesin Karan.
Ama keşke o gün beraber gitseydik buralardan sevgilim.
"Bana can oluyorsun mehpâre'm."
Derdin bana.
Teşekkürler sevgilim, var olduğun günlerde benimle olduğun için.
(...)
İkimiz de Van'ın gün batımının eşsiz güzelliğinin seyre dalmıştık. Bu atmosferde olmak huzur dolu olsa da sessizliğin verdiği bir sıkıntı vardı içimde.
Bundan Karan da rahatsız olmuş olacak ki ismimi fısıldadı havaya kadife sesiyle.
"Maral.." anlamsızdır bir huzur veriyordu sesi bana ismini koyamadığım hisler vardı içimde.
"Buyur?" dedim gökyüzünde olan gözlerimi onun kara gözlerine çevirirken.
Gülümsedi, güneşin batışına bakarken.
"Sana bir hikaye anlatacağım." dedi. Saçları alnına düşünce hafifçe geriye itti. Yüzüne vuran güneşin ışığı günbatımında onu daha eşsiz kılıyordu.
"Anlat." diye mırıldandım, hafifçe öksürüp boğazını temizledikten sonra konuşmaya başladı.
"Bir kadın varmış, asi, gözü kara bir kadın. 'Dağların kadını denilirmiş kendisine.' Vatanmış, o kadının kara sevdası. Ölümüne bayrağı için dağlarda hain avlarmış. Güçlüymüş bu kadın, güçlü olduğu kadar güzelmiş de. Bir gün bu kadın, karargâhta çayını içerken gelen birini görmüş. 'Buralarda yeni olmalı.' diye düşünmüş kendi kendine. Gözleriyle daha dikkatli bakınca anlamış kim olduğunu. Çok sevdiği bir dostunun arkadaşıymış bu gelen. Üsteğmen olduğunu duymuş o kadın. Cezbedici vücuduna bakmış kadın uzun uzun. Adamın yanına geldiğini görünce gözlerini heybetli cüssesinden çekmiş aniden. Adam gülümseyerek gelmiş kadının yanına. "Eflin'im" diye mırıldandığını duymamış kadın.
"Demir Karan Soyhan?" diye sormuş kadın adama.
"Teğmenim?" dudakları hafifçe yana kıvrılmış teğmenin.
Elini uzatmış kadın, "Hoş geldin Demir Karan." adam kadının elini tutmuş, "İşim var seninle."
?
"Hikaye bu kadar mıydı?" diye sordum sözü bitince.
"Hikaye daha başlamadı." dedi gülümseyerek.
"Sonra, daha sonra ne olmuş peki?"
Elleri yavaşça ellerime gitti, "Ve adam kadına aşık olmuş..."
Bu hikayenin başrolleri bizdik, bizim hikâyemizdi bu.
Bir süre durdu, "Kaybolmak istediğim tek yer olan gözlerine, bu sözlerim." dudaklarının arasından çıkan her bir söz kalbimin hızlanmasına neden oluyordu.
Gözleri adı kadar karaydı artık.
"Ve senin adını dile getiren her bir zerreme bu diyeceklerim."
"Ben sana aşığım Eflin, yere inen her bir yağmur damlası kadar, ağaçlardaki her bir yaprak kadar, şu dağdaki toz taneleri kadar aşığım Eflin."
Artık daha da anlamlı geliyordu bu sözleri. Ellerimin titremesine engel olamadım. Midemde kelebeklere neden oluyordu bu adam.
"Ne?" diyebildim sadece, geceden bile siyah gözlerine dalmama izin vermişken.
"Aşığım Eflin, ben sana aşığım."
Gözümden bir damla yaş düştü, sevilmek... Hiçbir harf anlam veremezdi aşka. Aşk, aşk güzeldi işte.
"Seni sevmeme izin verir misin Eflin? Benim Eflin'im olur musun? Geceme Ay, gündüzüme Güneş olur musun?"
Dilim lal olmuştu sanki hiçbir şey diyemiyordum, kelimeler zincirlenmişti sanki. O sırada konuşmaya devam etti.
"Şimdi elimi tutup evet der misin bütün sorularıma?"
Gözlerimi ellerinden çekip gözlerine çevirdim, bambaşka bir gezegendi gözleri, başka hayatlar vardı, bambaşka bir dil konuşuluyordu ve beni o dili konuşmaya o gezegeni tanıtmaya davet ediyordu.
Hayır diyemiyordum, evet de, onun istediğini yaptım elini tuttum sadece, başını hafifçe yana eğdi "Evet demek mi bu?" diye sordu. Bu masum aşkına karşılık yine konuşamadım.
Başımı hızlıca aşağı yukarı salladım. Bir anda kendine çekti beni, ellerini belime doladı, sımsıkı sarıldı bana "Artık hep burdasın" dedi sarılışı, "Gitmene izin vermem." diye devam etti. Dillerimiz konuşmasa da her hareketimiz birbirimizi anlatıyordu artık.

Seni gördüm, kibritler döküldü, adım adım yaklaşırken sana, kıvılcımlar vardı içimde.
Gözlerinin gözlerime değdiği anda başladı yangın, alev alev yandık oysa gökyüzünden karlar yağıyordu, yangının dumanları içinde kalmışken her şeyden habersizdik.
Kalbimizde yangın, gökte kar varken sessizdik ikimizde, attığımız her adımda birbirimize verdiğimiz bir sözdü aslında. Fırtınalar ne kadar şiddetli olsa sonsuza dek yanyana yanacaktık...
(...)
? 1 Ay Sonra, İstanbul
Onun bu sözleri kulağımda yankı yaparken toprağına sarıldım.
Kulaklarımda hoş bir şiirdi, dudaklarının arasından çıktığı her söz. Her bir busesi, güllere nedendi yüzümde.
O, aşk demekti, hayat demekti, nefes demekti. Bazen küçük bir çocuğun gülüşü demekti.
Her harfim, gündüzüm, gecemdi o. İşte böyle bir şeydi o, herkesimdi, her şeyimdi.
Tekrar sarıldım toprağına, cennet kokusunu içime çektim.
Yüreğimde, bu şehirden gidecek olmanın pişmanlığı vardı.
Kalbimde dinmek bilmeyen bir aşkla terk edeceğim bu şehrin mavilerine baktım, gökyüzüne.
Sevgilim'in toprağını avuçladım.
Dudaklarımla öptüm toprağını.
"Affet sevgilim, o şehir için attığım her adımı affet."
?