Güneş yeni doğuyordu. Xezrawî Konağı’nda büyük sofranın etrafı yavaş yavaş doluyordu. Serîn Abla, sofraya sıcak bazlamalar, zeytinler, yumurtalı kavurma ve demli çayları getirirken her zamanki telaşının içinde, bu sabah bir tebessüm de taşıyordu yüzünde. Çünkü içindeki sır, bir mucize gibiydi. Ve artık açıklanacaktı. Soreş, masanın başına oturdu. Bakışları gözlerinin ucuyla hep aynı yöne kaçtı: Solîn’in oturduğu yere. Onun yüzünde huzur vardı, ama içinde bu kahvaltının herkesi aynı şekilde sevindirmeyeceğini biliyordu. Sîdar, Hêvîn ve kız kardeşleri Lêvîn sofraya oturduklarında heyecanla gülümsediler. Ama birkaç dakika sonra Arjin Hanım merdivenden indi. Üzerinde siyah bir şal, yüzünde gergin bir ifade. Ardından Celal Ağa… Sofranın diğer ucu buz gibi oldu. Soreş, ayağa

