Bindallı seçilmişti. Koyu bordo, suskun bir zarafetin tenine değmişti çoktan. Ama şimdi sıra gelinliğe gelmişti. Üç sandık daha açıldı. Hepsi özel, hepsi dantelli, inci işlemeli, saten, tül… Ama Solîn’in gözünde hiçbiri beyaz değil. Çünkü o beyazlık, bir hayalin değil, bir mecburiyetin gelinliği. Şîlan, sandığın başına eğildi. Eliyle beyazları tek tek kaldırırken Solîn onun yanında sessizce durdu. Ama kalbi, sanki her tülün altında bir hatıra eziliyormuş gibi çırpınıyordu. > “Bak,” dedi Şîlan fısıltıyla, “Bu uzun kollu olan çok zarif. Yaka kısmı ince taşlı, omuzdan aşağı sarkan tül çok asil…” “Bu ise daha hafif, yürümeyi kolaylaştırır. Ama senin taşıyacağın yük zaten bu kumaştan ağır…” Solîn cevap vermedi. Sadece gelinliklere baktı. Sanki birini seçmeye değil,

