BÖLÜM:5 "HALFETİ KARAGÜL DİYARI"

2205 Words
--- ELİF’İN İÇ SESİ – GECE “İnanamıyorum… Beş kişilik özel bir tim… Benim için. Sadece ben güvende olayım diye. Hayır, hâlâ anlam veremiyorum. O adamlar… Sanki bir filmden çıkmış gibiler. Her biri ayrı bir dünya… ama içlerinden biri var ki...” Gözleri kapanır gibi olur ama Mete'nin görüntüsü göz kapaklarının altına kazınmıştır. O ilk kapıyı açtığında gördüğü ifadeyi düşünür. “Mete... Yüzünde hem savaşın izleri vardı hem de bir koruyucunun sabrı. Gözleri yorgundu ama içlerinde tuhaf bir huzur saklıydı. Konuşması, duruşu... Hepsi güven veriyordu. O yanımdayken bir şey olamazmış gibi hissediyorum.” Birden o an aklına gelir… Mete salonda kanepeye uzanırken, kahveleri birlikte içtikleri o kış bahçesinden gelen tarçın kokusu hâlâ burnundadır. “Kaslı kolları... evet, bunu düşünecek kadar bile vakit bulamadan bir saldırıya uğradım. Ama dikkatimi çekti… Hem nasıl çekmesin? O yürüyüş, o gözler...” Gülümser kendi kendine. “Üstelik bana böyle yaklaşıp da beni yadırgatmadı. ‘Çok zenginsin, paralı koruman varmış gibi düşün’ dediğinde bir an kendimi film setinde hissettim. Ama sonra bana baktı... Öyle bir baktı ki... gerçekti.” Dışarıdan gelen hafif bir sesle irkilir ama hemen ardından duyduğu şey onu rahatlatır: Ateşkuşu timinden birinin telsiz sesi. “Bu adamlar gerçekten burada, gerçekten beni koruyorlar. Her şey hâlâ garip ama bir o kadar da....sıcak. Güvenli," --- SALONDA – METE’NİN BAKIŞINDAN Mete, uyumayı hiç düşünmeden koltuğa oturmuş, yarı loş ışıkta pencereden sokağı gözetlerken, bir yandan da düşüncelerindedir. “Kerem kesin bi’ şeyler ima edecek yine… Ama Elif... ilk kez bu kadar kırılgan, bu kadar gerçek birini görüyorum. Sıradan değil. Bakışlarında incelik var. Sanki onunla konuşunca dünya biraz daha yavaşlıyor. Kafamda ilk tanıştığımız an var hâlâ. O gün Gümrükhanı’ndaki kahve, tesbihçiler, o gülüşü…” Bir an başını yaslar koltuğa, gözlerini kapatır. İçinde her şeye rağmen doğan huzur, koruduğu kadının varlığıyla daha da anlam kazanır. --- "YÜZBAŞININ SABRI TÜKENİYOR" Elif, Halfeti'deki güvenli evde geçirdiği birkaç gün içinde askerlerle oldukça samimi olmuştu. Kerem’den her gün karagül buketi alıyor, bitmek bilmeyen esprilerine gülüyor, Baran’la masa oyunları oynuyor, Selim’den Karagüllü reçel yapmayı öğreniyordu. Mete ise her şeyi uzaktan izliyordu… ve hoşnut değildi. --- HALFETİ – KARAGÜL DİYARI Güneş henüz doğmuş, fakat Halfeti’nin o masmavi gökyüzü her zamankinden çok daha parlak. Karagül Diyarı, Sabri Baba’nın eski taş evlerinin arasından yükselen sabah ışıklarıyla bir başka güzeldir. Derin sularla çevrili, kayalıklarla sarılı bu köyün her köşesi, sanki yüzyıllar öncesine aitmiş gibi huzur verici bir atmosfer sunar. Karagül Diyarı’nda, taşların üzerinden gümüş gibi akan sabah serinliği, o sabahki kahvaltı hazırlığının ne kadar keyifli geçeceğinin sinyallerini verir. Elif ve Selim, sabahın erken saatlerinde mutfağa girmiştir. Selim, gülümseyerek, avludan içerideki taş fırına doğru taşınan ekmekleri gözleriyle takip eder. Elif ise mutfakta, köy ekmeğini yeni aldıkları zeytinyağında ısıtarak kokusunun yayılmasını sağlar. ELİF (yavaşça Selim’e bakarak): "Selim, bu köyde sabahın huzurunu hissediyor musun? O kadar sessiz, o kadar sakin… Her şey yerli yerinde, zaman durmuş gibi." SELİM (gülerek): "Ah, bu köy zamanın çok öncesinde bir yerden kalmış gibidir, Elif Hanım. Şehre dönmeyi hiç düşünmediniz mi? Burada her şey çok farklı." ELİF (gözleri uzaklara dalarak): "Zaman zaman düşünüyorum… ama buradaki sakinlik, yavaşlık... Burası bambaşka bir dünya. İnsan kendini kaybedebileceği kadar huzurlu." SELİM :) "Her şey yavaş, ama burada en güzel olanı işte o. Her şeyin tadını çıkarabildiğiniz bir yer burası. Hadi, kahvaltıyı hazırlayalım da, zamanın tadını çıkaralım." Selim, köyde yetiştirilen taze zeytinleri, yerel tereyağını ve birkaç çeşit peynirle masayı hazırlarken, Elif de biraz daha ayrıntıya girer. O sabah için taze nane yaprakları, yerel baharatlar ve sarımsaklı domates sosu eklemek ister. Bütün bunları büyük bir özenle hazırlarken, köyün eski taşlarından sesler gelir. Doğadan gelen kuş sesleri de mutfağa karışır, sabahın huzurunu bozmadan. ELİF "Selim, bu sabah karıştırdığımız zeytinyağlı domatesi unutma, bu köyün en iyi soslarından biridir. Sadece sabahın erken saatlerinde, bu havada hazırlanabilir." SELİM (gülerek, şaka yaparak): "Demek bu kadar hassassınız? Eğer biraz acele edersek, bence tüm köy uyanmadan önce hazır olur. Hadi ama, Elif Hanım!" Karagül Diyarı’nda kahvaltı yapmak bir başka." Elif, masayı hazırlarken Selim de yerel yoğurdu, zeytinyağlı kızarmış ekmeği, az tuzlu beyaz peyniri masaya yerleştirir. Köyde yapılan, özel olarak işlenen tereyağlarını da ekler, ve tüm bunları birkaç farklı çeşitte ev yapımı reçel ile tamamlar. İyi bir sabah kahvaltısı için çayın yanı sıra, köyün meyve bahçelerinden toplanan taze üzüm ve nar da eklenmiştir. ELİF (masanın başına otururken, sabahı izler): "Ah, bu kahvaltı masası. Karagül Diyarı'nın huzuru şu nehir bak ya. (Çay fokurdar ) --- İşte Karagül Diyarı’nda sabah kahvaltısının huzur dolu atmosferi… Elif ve Selim’in aralarındaki samimi sohbet, kahvaltının yanında ruhları da beslerken, Karagül’ün bahçeleri her anı daha da özel kılar. Sadece bir kahvaltı değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı gibi hissedilir. Selim çok iyi bir aşçıydı aynı zamanda.. "Asker olmayı düşündün mü hiç?" diye şaka yaptı Selim, elindeki bıçağı ustalıkla kullanarak ekmek dilimlerini keserken. Elif gülerek başını iki yana salladı. "Sanırım benim yerim savaş meydanları değil, sınıflar." Kerem içeri girip gözlerini devirdi. Bir demet Karagül'ü Elif'e uzatıp "Ama bak, buraya bizden biri gibi uyum sağladın. Hatta Mete’yi bile aşmış olabilirsin!" Mete, kapının eşiğinde durmuş, kollarını kavuşturmuş halde onları dinliyordu. Son cümleyi duyunca kaşları çatıldı. "Ne oluyor burada?" Elif başını çevirip ona gülümsedi. "Kahvaltı hazırlıyoruz." Mete sende bize katılsana.. Kerem, Mete’nin yüzündeki ifadeyi görünce kahkaha attı. "Ama Yüzbaşım, sizin sabahlarınız hep protein bar ve kahveyle geçiyor. Elif sayesinde ilk kez adam gibi kahvaltı edeceğiz." Mete’nin içi garip bir kıskançlıkla doldu. Elif’in bu kadar hızlı şekilde ekiple kaynaşması hoşuna gitmiyordu. Daha doğrusu, başkalarıyla bu kadar yakın olması hoşuna gitmiyordu. Birden, mutfak tezgâhında duran çayı aldı ve sert bir şekilde kendi bardağına doldurdu. "Boş boş konuşmayı bırakın da, işinize bakın." Odaya kısa bir sessizlik çöktü. Kerem, Mete’ye bakıp sırıttı. ağzının içinde geveleyerek "Yoksa Yüzbaşım kıskanıyor mu?" Mete çayı yudumlarken, içindeki sıcaklığın sadece içecekten kaynaklanmadığını hissetti. Ama her zamanki gibi duygularını sakladı. "Saçmalama Kerem." sesini duyuyorum... Ama odadaki herkes, özellikle de Kerem, gerçeği çok iyi biliyordu. Ve Mete’nin kıskançlığı, sadece bir başlangıçtı. --- "KARAGÜL HİKAYESİ" Güneş, Fırat Nehri'nin üzerinde altın sarısı parıltılar bırakırken, Tim Küçük tekneyle ilerlerken suyun sessizliği, her birinin içini huzurla dolduruyordu. Elif, suyun üzerindeki gölgeleri izlerken yanındaki Mete’ye dönüp sordu: "Gerçekten siyah mı bu güller?" Mete gülümsedi. "Geceleri siyaha döner derler. Ama aslında koyu bordo. Çok nadir yetişir. Tıpkı bazı duygular gibi..." Kerem araya girdi. "Aha yine romantik mod on. Dikkat edin, karagül yerine evlilik teklifiyle döneriz ha buradan!" --- Tekne kıyıya yanaştığında, sessizlik içlerine işler. Eski taş evlerin arasından ilerlerken rehberlik eden yaşlı bir kadın, dar bir sokağın sonundaki demir kapının önünde durur. Kapının üzerinde solmuş bir levha vardır: "Gül susar, gölge anlatır." Mete merakla kadına döner. "Burası mı?" Kadın başını sallar. "Karagüller konuşmaz. Ama dinlerseniz, sizinle sır paylaşırlar." Kapı açıldığında karşılarına bambaşka bir dünya çıkar. Yüksek taş duvarlarla çevrili bahçede, toprağın rengine karışmış koyu bordo ile siyaha çalan güller usulca salınmaktadır. Hafif bir rüzgarla, gül yapraklarının fısıltısı duyulur. Elif olduğu yerde kalakalır. Gözlerini bir türlü ayıramaz o kadim güzellikten. "Bu... gerçek değil gibi." Mete sessizce yanına gelir. Tim üyeleri bahçeye yayılırken, Elif dikkatlice bir karagülün önünde eğilir. Sapından hafifçe tutar, ama koparmaz. "Bu gül... koparılmamalı gibi. Sanki... bir sır tutuyor." Bahçenin bir köşesinde küçük bir taş masa vardır. Üzerinde bir not: "Bu bahçede sevda doğar, düşman susar." Tim birkaç karagül toplar ama Elif’in dokunduğu gül yerinde kalır. Mete ona yaklaşır. "Bu senin gülün. Kendi zamanında koparılmak ister. --- Karagül Bahçesinde – Gecmişin Fısıltısı Elif gülü koparmak üzere eğildiğinde, yaşlı kadın usulca yanlarına gelir. Elinde yıllanmış bir tespih, gözleri yorgun ama hâlâ ışıl ışıl. Elif kadına dönüp kibarca sorar: "Bu güller neden siyah? Ve neden sadece burada büyüyor?" Kadın hafif bir tebessümle başlar anlatmaya: Bir çok inanış var. Birincisi - "Eskiden buralarda bir genç kız yaşarmış. Gözleri deniz, saçları buğday sarısıymış. Her gün bu bahçeye gelip gülleri sulayıp onlarla konuşurmuş. Ama bir gün, sevdiği adam savaşta kaybolmuş. Beklemiş... bir mevsim değil, bir ömür. Güller de onunla birlikte yas tutmuş. O yıl ilk kez bu toprakta siyaha çalan güller açmış. Halk demiş ki, ‘Bu gül sevdanın yasını tutar.’" Kadın parmaklarını toprağa sürer. "Ama bak kızım... bu gül sadece burada, bu toprakta büyür. Ne Urfa'ya ne İstanbul'a götürebilirsin. Rengi döner, solar, gider. Çünkü bu toprakta doğmuş bir aşkın hatırasıdır o." Elif’in gözleri dolar. Gülün anlamı artık sadece bir çiçek değil, bir hikâyenin sembolüdür onun için. Mete kadına döner. "Peki kız sonra ne olmuş?" Kadın başını kaldırır, Fırat’a doğru bakar. "Kimse bilmez. Ama derler ki, her ilkbaharda karagüllerin en parlak olanı onun dokunduğu yerdedir. Belki aşk gitmemiştir... sadece biçim değiştirmiştir." İkincisi- Karagülün şeytanın gülü olduğunu iddia eden bir efsane daha var. İnanışa göre karagül, şeytanın gülüymüş ve kimse ona dokunmazmış. Ancak karagül bir gün bir kıza madalyon olarak gözükmüş. Kız madalyonu sahibine vermek için eline alınca, şeytanın gülüne dokundu diye kızı cadı ilan etmiş halk. Ve kızı çarmıha gerip taşlayarak öldürmüşler. Bunun üzerine şeytan da kızın öldüğü bu topraklarda acı bir iz kalsın diye, "Burada artık sadece siyah gül yetişecek" demiş. FIRAT'IN DİŞİ RUHU Bir diğer efsane ise mağaraya atfedilmiş. Yine Rumkale civarında karşılıklı iki mağaradan birinin adı Hıdırellez Mağarası. İsmi önündeki oyuk taştan geliyor. Bu taşın mağaraya çamaşır yıkamaya gelen bir kadın olduğuna inanılıyor. Efsaneye göre çamaşır yıkamaya gelen kadın, yıkanmak ister ve üstündekilerini çıkarır. Çırılçıplak kalan kadın, mağaraya erkeklerin geldiğini fark edince "Allah'ım beni taşa çevir de çıplak görmesinler" der ve oracıkta taşa döner. Henislik adı verilen yer için de başka bir efsane söylenir. Dördüncü -Efsaneye göre kralın kızı çobana aşık olunca malum yine evlenmelerine izin verilmez. Henislik'e kaçan gençleri takip ettiren kral, burayı yaktırır ve iki genç burada yanarak ölür. Süt Pınarı ise artık Fırat'ın suları altında kalmış ama efsanesi anlatılmaya devam ediyor. Buradan akan su, süt gibi bembeyazmış ve doğum yapan kadınlar sütü bol olsun diye buraya gelirmiş. Hedik pişirilir ve üç kere 'Al sana Hedik, ver bana süt!' diyerek sudaki balıklara atılırmış. Böylece sütü kesilen kadınlara bile bol süt geleceğine inanılıyormuş. Fırat Nehri için yazılan efsaneler anlatmakla bitmez. Beşinci- Efsaneye göre Fırat Nehri'nden çıkan olağanüstü varlıklar varmış. Bunlar yakalanıp yakasına bir iğne batırılır ve eve getirilirse o eve bolluk, bereket gelirmiş. Varlık evde hizmet edermiş ancak yakasından iğne çıkarılırsa Fırat'a geri dönmek zorunda kalırmış. Geri dönünce de kendi ailesini onu kabul etmezmiş. O zaman Fırat kırmızı bir renk alırmış, bu da o varlığın kabul edilmediği ve öldüğünü gösterirmiş. Bu hikaye de 'Fırat'ın dişi ruhu' diye anlatılıyor. Tim arasında Gülüşmeler olur, ama o an karagülün yas ve aşk arasındaki ince çizgide salındığı bir sır gibi kalır Elif’in yüreğinde. Yaşlı kadın "bu çiçek, aşıkların birbirine olan sonsuz aşkının mührü olarak görülür. Siyah gül, aynı zamanda umudun da simgesidir. Bu sıradışı çiçek, yeni başlangıçları sembolize eder." --- Bu sözlerden sonra Mete, Elif'in gözlerine bakar Elif gözlerini kaçırır, yanakları hafifçe kızarır. Kerem uzaktan seslenir: "Bir fotoğraf çekin de, düğün albümüne koyalım!" Bahçeden çıkarken Elif arkasına döner ve bir kez daha o gizemli gülü seyreder. Kalbinde adı konmamış bir duygu büyür. --- "KAÇIŞ PLANI VE TEHLİKENİN GÖLGESİ" Karagül diyarındaki güvenli evde geçen günler boyunca Elif ve askerler arasında dostluk güçlenirken, Mete’nin içindeki kıskançlık da iyice büyüyordu. Ama asıl mesele, düşmanın hâlâ peşlerinde olmasıydı. Bir gece, Umay "Yüzbaşım, düşman bizi tespit etti. Güvenli ev artık güvenli değil. Hemen tahliye etmemizlazım !" Üstelik adamlar çok kalabalıklar destek ekip istesek ne yazıkki zamanında burada olamazlar derhal toplanmamız lazım :( Mete’nin yüzü ciddileşti. Hemen ekibini topladı. "Hazırlanın, buradan çıkıyoruz." Elif şaşkınlıkla sordu. "Ama nereye gideceğiz?" Mete kararlı bir ifadeyle cevap verdi. "Daha güvenli bir yere." Ancak tam hazırlıklar tamamlanırken, dışarıdan silah sesleri duyuldu. "Siper alın!" diye bağırdı Mete. Düşman sandıklarından daha hızlı hareket etmişti. Evin etrafı sarılmıştı ve çıkış yolları siyah passat arabalar ile kapalıydı. Kerem, Baran, Umay ve Selim hızla silahlarını kuşanıp mevzilendiler. Elif ise bir köşede nefesini tutmuş, olup biteni anlamaya çalışıyordu. Ama bu kez korkuyla değil, içindeki bir kararlılıkla. Mete hızla Elif’in yanına geldi. "Beni dinle Elif, ne olursa olsun yanımdan ayrılma." Elif başını salladı. Ardından, Mete ve ekibi karşı saldırıya geçti. Evden kaçmak için tek şansları vardı: Arka taraftaki ormanlık alana ulaşmak. Kurşunlar havada uçuşurken, Elif Mete’nin peşinden ilerledi. Ancak tam kapıya vardıklarında, düşmanlarından biri Elif’i fark edip silahını ona doğrulttu. Ve o an, Mete hiç düşünmeden kendini Elif’in önüne attı. Silah patladı. Elif’in çığlığı gecenin karanlığında yankılandı. "KAN VE BAĞLAR" Kurşun sesi yankılandığında, Mete sadece Elif’i düşünerek refleksle ona doğru hareket etmişti. Ama yetişememişti. Aynı anda sol omzunda yanıcı bir acı hissetti. Elif de sert bir nefesle yere çömeldi, elini sol koluna götürdü. İkisi de tek bir kurşunla sol omuzlarından hemen hemen aynı yerden vurumuştu tıpkı kendilerine itiraf edemedikleri aşkları gibi.. Ancak şanslıydılar; kurşun sadece kollarını sıyırıp geçmişti. Kan akıyordu ama ölümcül bir yaralanma yoktu. Kerem hemen yanlarına geldi, gözleri büyümüştü. "Yüzbaşım! Elif!" Elif!" Mete dişlerini sıkarak ayağa kalktı. "İyiyim. Elif—" Elif kendini toparlamaya çalışarak başını salladı. "Ben de… galiba." Baran,umay ve Selim, güvenli geçişi sağlamak için ateş açarken, Mete ve Kerem Elif’i koruyarak geri çekildi. Sonunda ormanlık alana ulaştıklarında, düşman geri çekilmek zorunda kaldı. Ama buradan hemen çıkmaları gerekiyordu. --- "YARALAR VE GERÇEKLER" Tim, Elif ve Mete’yi güvenli bir bölgeye götürdü. Baran ve umay askeri eğitimi gereği acil tıbbi müdahale konusunda uzmanlardı. Elif’in kolundaki yarayı temizleyip dikiş atarken gülerek konuştu. "Sen bizim yüzbaşı gibi inatçı değilmişsin. O, bu tarz yaraları görmezden gelmeyi sever." Elif, Mete’ye bakarak kaşlarını çattı. "Yani tedavi bile olmadan mı dolaşıyorsun?" Mete, Baran’a ters bir bakış attı ama adam sadece kahkaha attı. "Endişelenme Elif, ona söz geçiren biri varsa, o da sensin gibi görünüyor." Mete bir şey söylemeden başını çevirdi ama herkes onun hafifçe kızardığını fark etti. ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD