"Koşma Almıla!"
"Yakala o zaman!"
"Yakalayıp, odana kilitleyeceğim seni."
"Babama söylerim!"
"Bugün babam yok ki, salak."
"Anneee! Anne mi istiyorum. Gitt..."
"Ağzını da dikeceğim. Karşı gelemeyeceksin artık."
"Ağğğ... Anne, annee. Abim vuruyor!"
"Yalan atma! Yanında bile değilim."
"Bana ne! Vuracaksın ama."
"Vurmayacağım, sen benim küçük kız kardeşimsin."
"Başka kız kardeşin yok ki zaten!"
...
Hayat hiçbir zaman bize adil davranmamıştı. Doğmadan önce belirlenmişti kaderimiz. O yazgıyla babasız büyümek zorunda kalmıştık.
Hep bir yanımız buruk ve yarım kalmıştı.
Benden beş yaş büyük bir abim, küçük yaşta baba olmuştu. Küçük bedeniyle bana abi olacağı yerde baba olmuş, kardeş sevgisini baba olarak aşılamıştı bana.
O yüzdendir ki benim, ona onun bana olan bu düşkünlüğü. Düştüğümde yanımda hep abim, ağlarken, gülerken... En sinirli halim de bile o olurdu.
Şimdi yerde bir ölüden farksız yatıyordu.
Benim abim, ölmüş müydü?
Gözlerim her gün ekmek aldığım İhsan amcayı bile görmeden onu ittirirken, annemi abimin başucunda, dışarı çıkarken giyindiği beyaz hırkasını kurşunun delip geçtiği karnına sertçe bastırışını görüyordum.
Kafamı sağa sola salladım.
Bu gerçek olamazdı.
"Dağılın, lan! Ne bakıyorsunuz öküzün trene baktığı gibi, arayın ambulansı!"
Aybars'ın gür sesiyle abimin etrafındaki kalabalık dağıldı. Eli omuzumda hâlâ dururken tek koluyla başımı göğsüne yaslayıp tabancasını kılıfından çıkarttı.
Beni içine saklamak ister gibi göğsüne yapıştırdığında iri parmakları saçlarımın arasına karıştı. Kafası sağa sola döndü. Onu dinleyenlerden biri ambulansı ararken konuşma sesi kulağıma geliyordu ancak sesleri öyle boğuk duyuyordum ki sanki odamda gördüğüm rüyanın içerisindeydim.
Lakin şu an ne yatağım vardı ne yastığım. Üstelik sıcak da değil, soğuğun en dondurucu haliydi tenime işleyen rüzgarın havası.
Beni kendiyle birlikte mahallenin bir ucuna götürürken adımları gayet sert ve acımasızdı. Eğer ki bir hareketlilik yaşanırsa elinde ki ölüm yuvasından çıkan birden fazla kurşun o kişinin üzerine bir daha yaşamamak üzere saplanıp kalması anlık olurdu. Sokağın hem başına hem sonuna giderek bir şey olmadığını anladığında abime doğru gittik.
"Kerim... Kardeşim!" Etrafı koloçan ettiğinde kimsenin olmayışını bir kez daha anladığında temkin adımlarla abimin yanına gittik.
Selma teyze ve Ferhat amca da benim gibi sesten dolayı çıkıp annemin yanına vardıklarında, annemin dizine koyduğu abimin kafasındaki saçlarını eliyle tarayarak gözlerinden düşen her gözyaşının abimin titreyen göz kapaklarına düşmesini sağlıyordu.
Annem, "Aradım ben ambulansı gelir birazdan." Diye boğuk sesiyle konuştu.
Aybars, abimin yanına hemen çömelip nabzına iki parmağını koyduğunda dizlerimdeki bağ da böylelikle çözülmüş asfalta sertçe düşmüştü. Acısı eklemlerimi sızlatırken titreyen ellerimle abime yaklaşıp işe gitmeden önce tıraş olduğu pürüzsüz losyon kokulu yüzünde parmaklarımı gezdirdim.
Yüzünde hâlâ bir sıcaklık hakimdi. Yeni olduğu aşikârdı.
"Ne oldu oğlum böyle?"
Elimin altındaki yüz kasları titreştiğinde abimin yüzüne baktım. Heyecanla doğrulup, dudaklarının kıvrıldığını fark ettim.
Annem gözyaşları arasında abime gülümsediğinde, " O-olan oldu işte annem..." Sesini duymamla yanaklarıma doğru akan yaşları elimin tersiyle sildim. Kalbim hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. Korku tüm bedenimi ele geçirdiğinden şimdi ki hafiflemiş hissin bedelini donarak ödüyordum.
Ferhat amca, abimin başından hâlâ ayrılmayan bedenleri bir yakın koruma edasıyla göğüs çekip evlerine gönderirken Aybars'ın sert sitemine karşılık abime baktım.
"İlla ki o burnunu boka sokacaksın değil mi?"
Abim kısıkça hem inleyip hem güldü. "K-kurtuluşun y-yok, seni de i-içine sokacağım h-hep."
Annem eğilip abimin alnına dudaklarını bastırdı. "Annem," dedi dolu dolu. "Zorlama kendini birazdan gelir ambulans."
Abim acı eşliğinde, "Ne ambulansı anne ya? Bir kurş-!" Aybars, abimin yarasına sertçe bastırdığında dudaklarından kısıkça bir inleme döküldü.
Selma teyze abime bir fiske atarken,"Sus bakayım," dedi.
Aybars oflayıp poflayan abime, "Sikik herif. Bir de ne ambulansı diyor. Geber git de gör bir kurşun kaç bucak." Diyerek sinirini en küfürlü biçimde belli etmişti.
Abim elini öne atıp kalkmaya çalıştığında acıyan yarası ile inleyip elini kanın oluk oluk aktığı yere koydu. "T-tamam hayatım. Kızma g-gel öpeyim de barışalım."
Elimi sinirle abimin yanağına vurup çektim. "Ya sen gerizekalı mısın? Ölüyorduk burada sen hâlâ dalga geçiyorsun." Kıvrılan dudakları olayın gerçekliğini kavrayıp düz bir hâl aldığında kolumdan tutup kendine çekerek sarıldı.
Kolum Aybars'ın bedeninden de ayrılmış oldu.
"Kardeşim, benim." Diyerek başımı öptü. "Çok mu k-korkmuş..." Kısık sesi kesik kesik çıkıp titrediğinde her ne kadar konuşabildiğini ve bilincinin açık olduğunu da bilsem içimde ki korku hâlâ sönmeden devam ediyordu.
"Korktum..." Dedim üzgün sesimle. "Ama sonra konuşalım, yorma nefesini." Ambulansın siren sesi kulaklarıma çalındığında abimin başından ayrılarak ayağa kalktık. Duran ambulansdan üç kişi inerken arka kapıyı açarak sedyeyi çıkartıp abimin yanına sürdüler.
Annem hem kanı durdurmaya çalışırken hem de ayağa kalkmıştı. "Beyin ve Sinir Cerrahisi Doktor, Elif Gök." Diyerek Kendini tanıtınca gelen yardımcıların yüzünde bir aydınlanma yaşandı. Annem onları takmayarak, "Kurşun hastanın karın boşluğuna denk gelmiş. Kanı az da olsa durdurmayı başardım, bilinci açık fakat hemen gidebilir." Annemin soğuk kanlı sesiyle ilk müdahaleyi onlar yaparken abimi sedyeye koyup ambulansın içine soktular.
Annem bize döndü. "Ben ambulansla gidiyorum babana haber verdim o da gelecek, orada buluşuruz. Cihad kızım size emanet." Eli alnında ki saçlarına gidip arkaya attığında, "Bir günümüz de hastanesiz geçmiyor ki!" Diyen sitemiyle ambulansa binmeden önce, Aybars annesine ve babasının konuşmasına izin vermeyerek, anneme, "Ambulansın hemen arkasındayız Elif teyze." Yanıtıyla bana dönerek gözleri tepeden tırnağa üzerimde gezindi.
Parmağıyla ayaklarımı gösterdiğinde eğilip bakma ihtiyacı hissettiğimde, "Ayakkabıların nerede senin!"diyerek kükredi.
Mahalledeki insanların bakışlarını üzerimde hissettiğimde yüzüm yanmaya başladı. Neden boğazı yırtılırcasına bağırdığına bir anlam verememiştim.
Gözlerimi kırpıştırıp bakarken ben annemin sesinden sonra nasıl çıktığımı bile bilememiştim ki dışarı, aklıma gelebilecek son şey bile değildi.
"Bağırma! Duyabiliyorum... Unutmuşum işte. Annemin sesini öyle duyunca aklım çıktı. Ayakkabılarımı nasıl düşünecektim?"
Parmakları saçlarının arasına girip arkaya taradığında burnundan nefes verdi. "Düşüneceksin!"diye, bağırma söylemi mi yok sayıp mahalledeki insanların hedefine devam edip yüksek çıkan sesiyle konuştu."Düşüneceksin Almıla... Hava buz gibi farkında değil misin?"
Zihnim annemin bağıran sesini kulağıma tekrar getirdiğinde abimin yerde yatışı ve zorla da olsa konuşması eklendi bu duruma Aybars'ın da bağırışıyla yumru olup boğazıma bir diken gibi batmasıyla gözlerim tekrar doldu.
"Değilim tamam mı!" Gözlerimden süzülen yaşlar rüzgarın serinliğiyle yanaklarımdaki yaşları kuruturken sesimi yükselttim. "Farkında falan değilim! Abimi ölü gibi yerde yatarken gördüm ben. Gözlerim döndü!"
"Ya abim hayat savaşı veriyor üstümü mü düşüneceğim!"
"Oğlum..." diye araya girmek isteyen Selma teyzeyi eliyle durdurdu.
Başımı eğip üzerime baktığımda, gece yatmadan önce giyindiğim ince siyah pötikare tarzı pijama takımıylaydım. Gürültülü seslerden dolayı aşağı üzerimde ne olduğuna dahi bakma ihtiyacı duyumsamadan inmiştim.
Şimdi Aybars'ın ne dediğini anlayabilmiştim.
"Annen orada Almıla, doktor olan oradakiler sen değilsin git değiş on dakikan var."
İşaret parmağıyla saatine vurduğunda sinirle ayaklarımı yere vurdum.
"Her şey senin düşündüklerin gibi olmuyor! Ve değişmiyorum böyle geleceğim."
"Olmuyor! Bunun farkındayım ama araba benim, hatırlatırım..." Eli ensesine gidip kaşıdı. "Uğraştırma beni Almıla. On dakikadan bir saniyesi bile geçerse basar giderim o çok istediğin abini anca yarın görürsün."
Olduğum yerden bir milim bile gerilemem Aybars'ı sinirle güldürürken, "Dokuz dakika, kırk beş saniye kaldı." Diyerek arkasını dönüp arabasına doğru gittiğinde omuzlarının gerilip genişlediği anı izledim. Kafamı sağa sola sallayarak aklımı bulandırmasına izin vermeyerek ben de arkama dönüp çıplak ayaklarıyla yere vura vura onun çevresinden gitmiş bulundum.İyi ki yerlerde cam türü parçalar yoktu.
Eve girip açık kapıyı kapatarak merdivenlere çıktım. Aklıma dahiyane bir fikirle yanıp sönerken sinsice gülümsedim.
Aybars, çok bekletirsem gideceğini söylemişti değil mi?
Görürdü o. Görsündü.
Dingin bir yavaşlık dolabımdan lacivert dar kot pantolonumu çıkarıp üzerimdeki geceliklerimden kurtulup altımı giyindim. Üstüme de beyaz bilekte bir tişört giyinerek askılıktan siyah deri ceketimi alıp, telefonumu şifonyerin üstünde ki sırt çantama koyup koluma asarak aşağı indim.
Kapıyı açtığımda askılıkta gördüğüm tokayı bileğime geçirerek anahtarımı kapıdan çekip çıktım.
Koluma astığım çantayı kollarımdan geçirip omuzlarıma astığımda, siyah spor ayakkabılarımın bağcıklarını eğilerek -normalde asla açmam- açarak giyindim ve güzel bir düğüm attım.
Gitmiş olabilir miydi?
Kesin gitmişti.
Gülerek bahçeden çıktım.
Gözlerim bizim evin kapısına park edilen arabayı bulduğunda sert bir nefes verip sakince yürüyerek bahçeden çıktım.
Siyah cam filminden dolayı yüzünü göremedim fakat bana bilendiğini tüm kalbimle hissedebiliyordum.
Kuru bir öksürükle boğazımı ıslattığımda hemen oturduğu şoför koltuğunun yanındaki kapıyı açarak çantamı sırtımdan çıkartıp oturdum.
Yüzüne baka baka güldüğümde kelimenin tek anlamıyla yüzü kırmızı kumaş gören boğa gibi hırçınlaşmıştı.
"Beni," dedi cümlesine sakin giriş yapıp direksiyonu sıkıştırdığı parmağıyla boğumlarını beyazlaştırıp devam ederek. "Gerçekten deli edip yaşamınla şenlendiren tek ve son kişisin."
Ağzının içinden söylediği cümleyi duyduğumda dudağım iki yana kıvrıldı. Yüzümde baharın sayesinde açmış kırmızı güller görmem normal miydi?
"Teşekkür ederim." Diye zevk almışcasına arabanın kapısını kapattım. Dışarının içimi soğutan soğukluğuyla arabaya bindiğimde sıcacık ısıyla vücudum gerçek ısısına kavuştuğunda kapıyı kapattım.
Homurdanarak gaza bastı, "Ferhat amcamla Selma teyzem niye gelmediler?" Diye bir soru yönelttim.
Zaten cevabını da hemen yanıtlamıştı.
"Bizi beklemeyin, Almıla kırk saatte hazırlanır dedim. Gittiler."
Gözlerinin içi söyledikleriyle parladığında güneşten kaynaklanıyor diyebildim içimden.
"Ya, kırk saatte hazırlanmadım ki ben, ayıp oldu." Dedim, sırtımı kapıya yaslayıp yüzüne bakarak. Böyle gözümün, burnumun dibinde olması rahatlatıyordu beni.
"Ayıp olmaz," dedi kesinkes sesiyle, "Biliyorum, nezaketen söyledim zaten." Diyerek araya girdim. "Bak sen... Ama oğlunu hiç düşünmeden kapında beklesin diye köle edersin." dediğinde güldüğünü duymak görmek kadar iyi değildi fakat ikisini bir arada yaşamak sanırım sevmelerin en güzel yanıydı. Arabayı yol güzerâhı olan hastaneye sürdü.
"Ee, sen bunu çoktan hakettin."
Kırmızı ışıkta durduğumuzda başını bana çevirdi, gözlerimiz o anda çakıştı. "Öyle olsun..." Tepeden tırnağa süzüp geçti beni. "Yağmur yağacaktı bugün, keşke kalın giyinseydin."
Kafamı olumsuzca salladım. "Ceketim var." Dediğimde arabanın sıcak basıncından sebep çıkartarak arkaya attım.
"Sıcak tutmayacağını benden daha çok biliyorsundur." Omuz silkip başımı cama yasladığımda geçip giden insanların telaşını, kadınların cam silerek sabah saatlerinde giriştikleri temizliği net bir şekilde görebiliyordum. Hayat bu saatlerde insanlar için başlarken gözlerimi yumdum.
Sessizliğin içine çekildiğim süre de kısık sesli tanıdık melodinin sesi yayıldı etrafa ve Aybars'ın şarkıya mırıltılarla eşlik ettiği sesi.
Sana elveda dedim, kendime diyemedim,
Sana elveda dedim, gönlüme diyemedim,
Seni içimde öldürdüm, kabrin içimde,
Seni dilimde öldürdüm , kabrin nefesimde,
Seni gözümde öldürdüm, göz yaşımda yıkadım,
Gözbebeğime gömdüm,
Seni gömdüm ben öldüm...
Şarkının bitişi ve tekrar başa dönmesiyle bilincimi daha fazla açık tutamadığım için uykunun en güzel sıcaklığıyla uyudum.
Saatin ne kadar geçtiğinden bir haberken koluma dokunan el ile hafif olan uykumdan da uyanmış oldum.
Elimi gözlerime götürüp sol gözümü ovalarken diğer gözüm yarı açık şekilde beni uyandıran kişinin üzerinde durdu.
Aybars, kontağı kapatmış ve benim tarafımdaki kapıyı açarak uyandırmıştı beni.
Uyandığımı gördükten sonra geri çekildi. Koltuktan aşağı doğru indiğimden doğrularak camdan dışarı baktım.
Hastaneye gelmiştik.
Ağzımı açtığımda esnememle elimin tersiyle ağzımı kapattım.
"Niye uyandırmıyorsun geldik diye!"
Gözleri şaşkınlıkla açıldı."Mırın kırın ettin her zamanki gibi Almıla!"
Emniyet kemerimi açtım, "Tamam hadi gidelim."
Ani ruh değişimime ayak uyduramazken beni durdu. "İlk önce şu ceketini giyin, terlemişsin." Daha üzerime serilen ceketi elime alamadan eğilip boğazıma yapışan saçlarımı arkaya atıp ceketi giyinmem için uzattı.
Bana, benim yamacımda dolanma diyen adam dibimden ayrılmıyordu.
Kollarımı uzatıp ceketi güzelce giydirdiğinde önümden çekilmesiyle arabadan indim.
Ankara'nın soğuk ayazı yüzüme vururken, "Benimle ilgilenmek zorunda değilsin." dedim ona bakarak.
İnkar etmeyerek, "Evet,"dediğinde öfkeyle doldum taştım. Kalbim varlığıyla yerinden çıkacakken kırıldığıyla, parçalandığıyla kaldı.
Bakışlarımı Aybars'dan çekip gideceğim zaman kolumu tuttu.
"Sorduğun sorunun cevabını duymadan nereye?"
Güldüm ama eğer beni birazcık da olsa tanıyorsa bu gülüşün kalbimi nasıl kırdığını anlayabilirdi. Nitekim anladı da.
"Tamam," Dedim onun gibi artık kabullenerek. "Tamam!" İdrak etmem gerekiyordu bir şeyleri mesela, "Anladım, hiçbir zaman sevmedin beni bundan sonra da sevme ama... Niye bunu yapıyorsun ki..." diyerek titreşip duran harelerine baktım. Gözlerini çepeçevre saran kirpikleri kaşlarına değerek titredi. "Yetmedi mi arkandan döktüğüm gözyaşları, senin belki bir gün beni görür dediğim o bekleyiş, senin sözlerinle son bulurken hâlâ kalbimi bu denli kırman..." Belki de ben onun merhametiyle bir gün oynayıp ikinci gün kırdığı o kişiydim.
"İstediğin senden uzak durmamdı. Duruyorum da, ama sen neden bırakmıyorsun. Senin bana bakman bile benim, söylediğin onca kelimeyi sineye çekme mi sağlarken bir kelimenle nasıl darmaduman olduğumu göremeyecek kadar kör müsün, görmüyor musun?"
Sözlerim Aybars'ı derinden sarsarken yüzü boğuşan kurtlar gibi dağılmıştı. Bembeyaz olan esmer teni sinirlendiğini belli ederek şakağındaki damarı çapraz görüntü oluşturarak şişmeye başlamıştı.
Dudakları yapıştığı yerden esenlikle ayrıldı. "Ben seni bu kadar çok mu kırdım gül güzeli. Çok mu kırıldı beni seven kalbin..." Sesi fısıldayarak çıktığından duymamıştım fakat yutkunarak sustu.
Belki de ona karşı kurduğum cümlelerden ilk defa bana karşı susuşunu gördüm.
Düşündü, söyleyeceklerini kafasında kurdu. "Evet, ilgilenmek zorunda değilim," dedi söylediklerimi yine ve yine yok sayıp kaldığı yerden devam ederek. "Çünkü sen yerine getirmem gereken bir görev, bir zorundalık veya sorumluluk ya da ilgilenmek istediğim biri de değilsin asla da olmadın." Üzerine basa basa keskin sesiyle, "Oldurmam da." Dedi.
"Ama bu düşünceye seni ben soktum. Yani kızgınlığım da öfkem de sana karşı değil bunu bil."
Kulaklarım duyduğuna, gözlerim gördüğüne inanamazken onun yüzünden kırılan ve parçalanan her bir yanım senelerce susuz kalmış bir gülün, suyun tadına varması kadar hasretti her parçasına.
Kızgınlığı da öfkesi de bana değilse kendisine miydi?
Peki, kızgınsa ve öfkeliyse neden aramıza bilinmez bir duvar örüyordu.
Ayaklarım Aybars'a gittiğinde geri giden bu sefer ben değildim.
"Gidelim, abin beklemesin." Dudaklarımı birbirine bastırdım burukluğunu belli edecek ölçüde gülümseyerek. Konuşma mı bile istemezken ben de gurursuz gibi karşı çıkıp kendimi yeni bir kavgaya daha hazır hissetmediğimi anladım. Susarak kendimi frenledim.
Ceketimin fermuarını çekmek yerine uçlarından tutarak bedenime sardım üşümemek için.
Önümde Aybars ilerlerken ben de onu arkadan takip ediyordum. Yanına gitmeye çekindiğimden burnumu çekerek cebimden telefonumu çıkarttım.
Arkadaşlarımla olan grubumdan iki gündür görmediğim biriken mesajlara girdim okumak için.
Bir Baltaya Sap Olamayanlar
Eylül: Yemin ederim yıldım bu derslerden.
Burak: Yine ne oldu?
Afet: Bilmem ama bizim kızı zıvanadan çıkartan tek bir şey var o da büte kaldığı yaşlı hocası...
...
Konuşma Eylül'ün de araya girip Afet'in dediklerini onaylayarak devam etmesiyle bugün sabahı bulurken Günaydın, yazıp gönderdim.
İçim de dışım da derslerden ve kitaplardan dolayı doluyken kalan konuyu sonlandırmak istedim.
Burak: Günaydın güzelim.
Burak ve Afet ortaokula ilk başladığımda Eylül ve benim yan yana otururken yanımıza gelip okula yeni geldiklerini anlatarak ilk arkadaşları biz olmuştuk. Okula başlar başlamaz arkadaşlarım olmuş böyle de devam etmişti.
Eylül: Ooo hanımefendi sonunda gülcemalini görebilme fırsatı doğdu elimize.
Eylül'ün bu dediğine kıkırdadığımda Aybars'ın durup başını eğerek arkaya bakışını gördüm ama bakmadım.
Bakmayışım Aybars'ı celallendirirken, yanından geçmeden elimdeki telefona bakıp konuştu."Kim?"
Umursamazca, "Seni ne ilgilendiriyor?" Dediğimde içten içe kalbim zonkluyordu.
"İlgilendirmese sormam."
"Ha, yani ilgilendiriyor?"
Kaşlarını çattı. "Almıla!"
Eylül'e cevap veremeden elimdeki telefonu çekip aldığında açık olan mesaj kısmında elini gezdirdi.
Kızgınlığım bembeyaz olan tenimi kırmızıya çalarken elinden hızlıca çekip aldım. Zaten bilerek çekmemişti. İstese havaya kaldırır yine de okumak için kaçırırdı elimden o telefonu.
"Günaydın güzelim, hee... Sikik herif."
"Öyleyim. Yalan mı?" Dedim uyuzca söyleyerek ama uyuzca söylenmekten çok cilveli çıkmıştı.
Kafasını sağa sola yatırıp, "Değil, güzelsin ama bu Burak'ın söylemesini gerektirmez."
"Yaa... Kimin söylemesini gerektirir öyleyse?" Diye mırıldandım.
"Çok istiyorsan ben söylerim."
Dudaklarım aralandığında dudaklarında gördüğüm kıvrılmayla gözünü kırptı.
Vücudum alev alırken önüne dönmesiyle kapanan telefon kilidini hızla açtım.
Abartma istersen Eylül, yazıp gönderdim ve birkaç saniye sonra mesaj geldi.
Eylül: Kızım iki gün oldu. İki. Çık bir hava al en azından, kurudun kaldın evde.
Burak: Eylül!
Eylül: Ne doğruyu söylüyorum. Ders çalışıyor, anlıyorum çok istediği bir hayâli var ama çıksın gezsin olmadı telefonu eline alsın.
En yakın arkadaşların içinden bir kişi hep doğruları söyleyen olurdu ve Eylül'de o kişiydi. Burak ne kadar çok bastırsa da Eylül... Her zaman ki Eylül'dü işte.
Karışma Burak, haklı. Aslında elime yine telefonu mu almak gelmedi ama Abim vuruldu. Şimdi hastaneye geldik. Ona haber vereyim dedim.
Telefonum titreşim modunda olduğundan elimde titremeye başlamıştı. Eylül arıyor...
Danışmaya girdiğimizde kısa bir mesaj çekip cebime attım.
Aybars ile danışmanın önünde durduğumuzda, "Kerim Fatih Gök, kurşun yaralanması sonucu geldi buraya." Dediğinde danışmadaki genç kız, "Eksi ikinci katta ameliyathaneye aldılar."
Aybars ile birlikte adımız gibi bildiğimiz asansöre gittiğimizde birileri daha aşağı inecekken Aybars koşarak kapıyı tuttu.
Duran kapıyla kolunun altından geçerken benimle birlikte o da girdi. Asansör de tekerlekli sandalye de oturan yaşlı bir teyze ve onun arabasını süren sarı omuzlarında biten dalgalı saçlı bir kızdı. Boynuna astığı kağıda baktığımda, Hemşire Aslı yazıyordu.
Yaşlı teyze bana bakıp gülümsediğinde başımı eğdim onun gibi gülümseyerek. Karşımda Aybars'ın varlığı görüş alanıma girdiğinde kafamı çevirip aynadan sert çehresini izlemeye başladım.
"Kaçıncı kat?" Yanımdaki kızdan gelen soruyu duyduğumda, "Eksi iki." Dedim.
Başını sallayarak düğmeye bastı. "Yeni gelen hasta mı?"
Biz bir saate yakın geldiğimize göre ambulans da bir on dakika erken gelmiş olabilirdi.
"Silahlı yaralanma," dediğimde başını hızlıca salladı. "Aman Allah'ım o sizin yakınınız mı oluyor yoksa?"
Tepkisi beni güldürdü. "Abim oluyor."
"Sedyeye uzandırana kadar zor zaptettik, yok ben iyiyim bir şeyim yok, kendi çıkartabilirmiş kurşunu bir kere yapmış! Başımızın etini yedi. En son, Elif hanım iğne yaptı da uyudu."
Abimi hiçbir kuvvet o sedyeye zaten oturtamazdı.
"Allah kolaylık versin size şimdiden. Abim diye demiyorum, uyuzun tekidir."
Kız güldüğünde Aybars'ın nefes sesini işittim. Arkadaşına gelen lafı kaldıramadığından yapıyordu bunları.
Asansörün kapısı açıldığında başta biz çıktık.
Tekerlekli sandalyedeki teyzeyi hemşire sürüklerken bana baktı. "İlk sol sonra saksının oradan sağa dönün orası."
Teşekkür ederek Aybars'ın yanında ilerledim.
"Sizleri hiç anlamıyorum." Kafamı kaldırıp anlamadığın şey tam olarak ne, diye bakış attım. "Bir saniye de nasıl oluyor da dedikodu yapacak raddeye geliyorsunuz?"
"Ee sizler bir saniye de kız düşünüyorsunuz da bu mu senin garibine gitti?"
Baş ve işaret parmağını birleştirip dudaklarının üzerine çizgi çekti.
Onu geride bırakarak önce sağ hemen sonra gördüğüm büyük saksı ve tavana değen bitkinin yanından geçtim.
Babam, sırtını yasladığı duvarda başını geriye atmış gözlerini kapatmıştı.
"Baba!" Koşarak yanına gittiğimde gözlerini açıp sarıldı bana.
"Güzelim."
"Abimin durumu nasıl bir haber var mı?"
Başımın üzerine öpücük kondurup ayrıldık birbirimizden. "Yok Almıla'm. Hem zaten gireli on dakika bile olmadı."
Babamın dediklerine sessiz kalarak sırtımı duvara yasladım. Babamın bakışları Aybars'ı bulduğunda Aybars babamdan önce davranıp sarıldı.
"Geçmiş olsun, Çetin amca."
"Sağ olasın oğlum..."
Babamın keskin mavi gözleri Aybars'ı radarına almıştı.
"Ne olduğunu biliyor musun?" Sesi gayet sakindi. Aybars kafasını sağa sola salladığında,
"Yok Çetin amca söylemedi bir şey bana."
Babam gözlerini kısarak baktı. "Bilip de söylemiyorsan..."
"Asla. Gizli bir operasyonun parçası da değil olsa bilirdin. Neden olduğunu da öğrenemedim daha."
Babam sadece başını oynattığında Aybars'ın kaşları büyük bir öfkeyle harelerinin üstüne indi. Babamın da bilmeyişi işleri zor sokarken tek çare abimin uyanması olmuştu.
"Ne zaman vurulduğu belli mi, ilk kim görmüş?"
Şiddetli sessizliği bozmak istediğimde aklıma gelen buydu.
Babam, "Annenin anlattığına göre abin ondan beş dakika önce erkenden çıkıyor, sonra bir ses duydum diyor ama annen dışarı çıkana kadar abin zaten yere düşmüş."
Babamın boşluktan düşercesine çıkan sesi ameliyathanenin açılmasıyla son bulmuştu. Biz de başka bir şey söylememiştik gerçi.
İki yana açılan büyük camlı ameliyathane kapısından annem evden çıktığı giysilerle yanımıza gelirken krem rengi tişörtü kan içindeydi.
Kısa mesafemiz annemin hızlı adım atıp ikimize de sarılmasıyla son bulduğunda iç çekişi kulağımı doldurdu.
Babam, "Ne oldu, bir sorun mu var?" Dediğinde hemen annemin bal köpüğü rengindeki irislerine baktım. Başını sağa sola salladı. "Yok, gayet iyi geçiyor. Mermi karın boşluğuna gelmiş, bir hasar bırakmayacak yani." Rahatlayan bedenimle anneme daha çok sarılırken kapattığım gözlerimi araladığımda Aybars'ın gözleriyle karşı karşıya kaldım.
Gülümseyişi gamzelerini bana sunarken babam, "Allah'a şükür, ne zaman çıkıp, kendine gelirmiş?" Dedi.
"Kurşunu çıkarttılar uzaktan ateşlendiği belli, çıkar bir on dakikaya kadar. Mermi dokuz milimetrelik, istese kalbinden bile vurabilirmiş ama vurmamış... Siz de artık o iş Fatih uyansında."
Annemden ayrıldığımda babam annemin alnından öptü. "Gel üzerini değiştirelim. Yoruldun." Annem kafasını sağa sola sallayıp babama sarıldı. "Hayır çıkmasını bekleyeceğim." Babam bana baktığında, "Anne, biz buradayız... Hem abim seni bu halde görmesin üzülür bak."
Aybars'da bana katıldığında annem içine sinmeye sinmeye ameliyathanenin kapısına bakarak babamla birlikte gitti. Arkalarından baktığımda bir gün diye fısıldadım içimden. Bir gün böyle olma ihtimalimiz varsa eğer, en kötüsünü bile yaşamaya razıyım...
"Almıla,"
Gözlerimi üstünde gezdirdiğimde, "Efendim." Diyebildim.
Eli yumruk oldu. "Bir şey olmayacak."
Kafamı hızlıca salladım. "Olmayacak."
Bana attığı adımla sarılmak istediğini kollarını açarak belli etti.
O gece bana o kelimeleri demeseydi, kollarına atılıp göğsünde saatlerce yatar ayrılmazdım. Ama o bizi öyle dağıtmıştı ki kollarım onu kolları gibi açılıp sarılamamıştı beline.
Daha bir korkak gibi kendini ifade edemeyen bir adamla yapamayacağımı aklıma getirdim ve geri çekildim başımı sağa sola sallayarak.
Gözlerindeki ışık pili biten fener gibi söndü. Gözyaşım bugün onun için de düşerken bekledim. Bizim için hazırlanan son için bekledim.
Geçen yirmi dakikalık bir süreçle abim ameliyathaneden çıkmış normal odaya alınmıştı.
Hâlâ narkozun etkisinde olduğundan odaya getirildiğinden beri bize anlatmadığı ne kadar anısı varsa anlatmaya başlamıştı. Ve bu anlattıkları anlatış tarzından mütevellit o kadar komikti ki gülmekten iç yanaklarım ağrımıştı.
"Cihadd, hatırlıyor musun polis okulundaki ilk yılımızı lan?" dediğinde başka bir konuya atlamış oldu yine. Gözlerim yatağın solundaki Aybars'a kaydığında kaşları derinden çatılıp kaşının ortasında çukur açtı. Zaten odaya geldiğinden beri çatıktı o kaşları.
Aybars, "Kes artık," dese de abim freni boşalan kamyon gibi onu dinlemeden anlatmaya munzur bir şekilde başladı.
"Kız da pek güzeldi ama..." Dudaklarını aşağı doğru büküp gözlerini sıkıca yumdu. Elleri sedyenin kenarlarındayken damar yolunun borusu katlanıp duruyordu. Aybars, hareket etmesini engellediğinde kaldığı yerden devam etti. "Lan, lan Buket... Adı gibi çiçekti." Ben alnımı kırıştırıp abimin devam etmesini bekledim.
"Sonra ne oldu?" Deyiverdim merakla yanındaki boşluğa oturarak. Aybars gözleriyle beni alt üst etse de bakmadım.
Gözlerini kısıp sesin geldiği yere baktı. Derin bir nefes alıp, "Okulda en güzel kızlar Cihad'a gidiyordu tabii. Biz hep ikinci plandaydık. Bu yavşak da yüz vermiyordu tüm kızlarda bize ayar oluyordu." Kafasını sağa sola salladığında elini yumruk yapıp havaya kaldırdı.
"Ee,"
"Eesi, Cihad gönlümde biri var deyip savuruyordu hepsini... Gerçi bana da hiç söylemedi ya o kızı, kıskanıyordum. Sonra kızlar da yok siz arkadaşısınız falan da filan da deyip bizi fırçalıyorlardı." Nefesi yorulduğunda durup içine nefes çekti ama bilincinin bir anda gitmesiyle yüzüne bakakaldım.
Söylediği cümlenin içinden geçen kelimeyle baş başa kaldığımda Aybars'la birleşti harelerim. Gözlerim merakla yüzünde dolaştı. Polis okulundan bu zamana tam tamına yedi yıl geçmişti. Bu yedi yılın iki yılı polis okulunda geçmiş ve kalan beş yılın birinci yılı ise polis özel harekat alımına girip kazanmışlardı. İkisi çocukluktan gelen arkadaşlıklarıyla birbirlerinin hem canı hem de silah arkadaşı olmuşlardı.
İlkokuldan itibaren abimin bir-iki tane sevgilisi olsa da Aybars'ın hiç sevgilisi olmamıştı. Ya da ben öyle biliyordum.
Yedi yıl önce gönlünde olan kişinin bilinmeyen varlığı kalbimi ateş ile yoğururken Aybars, "Gevşek ağızlı." Diyerek mırıldandı.
Zihnimin içinde uçuşan kuşların her biri farklı kelimeleri belleğimden çıkartıp önüme sunarken gözlerimi nihayet Aybars'ın üzerinden çekebildim.
Odanın içi Aybars'ın ve benim ailemle doluyken gelen iki doktor ve bir hemşire kısa süreli bir bilgilendirmeden sonra durumunun gayet iyi olduğunu üç gün sonra taburcu olacağının haberiyle yüzümüzde güller açtırdı.
Abimin dinlenmesi için oda da onu yalnız bırakırken kapıya her ihtimale karşın iki, odaya ise bir olmak üzere timden üç kişiyi sivil olarak koydular.
Bizim dışarı çıkmamızla hepimiz aşağı kafeterya bölümüne indik. Masaların olduğu yere gittiğimizde bize doğru dönen meraklı gözleri aldırmadan iki masayı birleştirip sandalye çekerek oturduk.
Annemden gelen büyük esneme sesiyle koluna sarıldım. Çok yorulmuştur bugün öyle ki gözleri kan çanağına dönmüştü.
"Elif, hastanede ben kalırım sen yengemlerle beraber git. Ayla'da perişan oldu. Bir gün ev de iki gün başka yer de. Git dinlen yarın gelirsin."
Annemin itiraz etme gücü elinden alınmış gibi kaldığında Ayla'yı Sevgi teyzelerde bıraktığımız aklıma geldi. Abime ne kadar düşkün olduğunu herkes bildiğinden buraya getirmeye gözümüz kesmemiş Sevgi teyzeye bırakmıştık.
Aybars elinde tuttuğu iki tepsiyle geldiğinde sırayla çayları dağıtıp yanıma oturdu. Soğuk olan parmaklarımı kağıt bardağın etrafına sarıp bardakla oynadığımda Aybars ayağıyla bir tane vurdu ayak bileğime.
Başımı çevirip baktığımda gözleriyle bardağını işaret etti.
"Canım istemiyor."
İçim abimin söyledikleriyle kendini ıssız bir oda da tek başına bıraktığını anladım.
Söylediklerimle kaşlarını çattığında çayı sevdiğimi bildiğinden nasıl reddettiğimi kendi içinde sorguluyordu.
Yerinde doğruldu. "Meyve suyu alayım istiyorsan, ya da başka bir şey istiyorsan?"
Gönlündeki kim, onu sorsam söyler misin?
"Yok. Canım hiçbir şey istemiyor."
Geniş omuzları çöküp, sandalyeye yaslanırken gözleri hâlâ benden kopamamıştı.
Masadaki sesler, yudum yudum içilen çaylarla yükselirken yanımda dizini hızlı hızlı sallayan Aybars, aniden sandalyesini geriye çekerek ayağa kalktı. Herkesin başı ona döndüğünde, "Dışarıdayım ben." Sert ve erkeksi sesiyle gürleyip sırtını dönerek kafeteryadan ayrıldı.
"Cihad'da bilmiyor belli ki. Pimi çekilmiş bomba gibi. Bir yerde patlayacak ama nerede belli değil."
Başımı giden Aybars'dan çektiğimde Ferhat amcayla kısa bir göz göze geldik. Yüreğim aniden titremeye başladığında aklım bulandı.
Aybars gidene kadar arkasından bakmıştım. O zamana kadar bakıyor muydu?
Gözlerimi çekip bardağa eğdim başımı.
Ellerimin birden titremesine anlam veremezken kalbim ilk defa birine yakalanmanın verdiği utançlık hissiyle hız kesmeden atıyordu.
Babam, "İyice sıkıştırdım ama yok, bilmiyor o da."
"Kerim hele bir uyansın da ondan duyarız."
Selma teyzeyi Başımla onayladığımda annem dizime dokundu.
"Ne oluyor kızım sana, yeni çişe alıştırılmış bebek gibi durmadan kıvranıyorsun?"
Dizimi sallayışım annemin söylemi ve eli ile durduğunda zihnimde bir elektrik yüklenmesi oluştu.
Sandalyemi geriye iterek ayağa kalktım.
"Aynen öyle annecim, tuvaletim geldi çok sıkıştım." Selma teyze ve Ferhat amcaya ayrı ayrı bakarak,"Beklemeyin beni arabaya geçerim ben." Dedim.
Adımlarım kafeteryadan ayrıldıktan sonra çıkışı bulduğu gibi hızlandığında gökten tane tane düşen yağmurun toprağımsı kokusu burnuma doldu.
Acilin önünü kapatan Ambulansın siren sesleri, insanların birbiriyle yaptığı kavgalar, ağlayan ve kendini parçalayan kişilerin arasından geçerek Aybars'ı aradım.
Gözlerim aradığını bulduğunda ayaklarım komutunu bilir bilir ona doğru gitti. Aybars'a baktığımda bankın önünde telefonla biriyle konuştuğunu gördü. Adımları bu kez hastanenin yeşil ormanlık alanına girdiğinde arkasının dönük olmasından sebep sırt kasları konuşmanın vehametini heybetlice gösterip kendiliğinden kasılıyordu.
Ses çıkartmadan elimi ceplerime koyup birkaç santim kala arkasında durdum.
Sırt kaslarıyla bakışmam sert sesiyle böldü bakışma mı.
"Siktirtme bana kanunları Tuncay! Adam yerde öylece yatıyordu kan kaybından ölecekti biri olmasaydı. Araştır son günler de Kerim neyle uğraşıyormuş." Erkeksi tonda sertçe kükrerken karşı tarafın bir şey demesini beklemeden telefonu kapattı. "Gerizekalı herif. Yine hangi siktiri boktan olaya karıştın acaba..."
Omuzlarını dikleştirerek arkasına döndüğünde gözlerinin radarına mavi irislerim girdi. Önce derin bir nefes alıp göğsünü şişirdi. "Arkamdan mı geldin?"
Başımı aşağı yukarı salladım.
"Evet."
"Bu abin kime çekti böyle?" Aniden gelen soruyla dudaklarımı aşağı doğru büktüm bilmem der gibi. Gözleri oraya kayıp tekrar gözlerime çevrildi.
"Ne bileyim ben." Diyerek çemkirdim. "Senin arkadaşın ya hani! Biraz kendinden mi bir şeyler çıkartsan?" dedim elimi gözünün önünde sallayarak.
Kafasını sallayarak onaylayınca şaşırdım. Sanki abim ambulansa bindirilip gittiğinde rahatlamış gibiydim. "Doğru söylüyorsun aslında. Sana çekseydi arkadaşım olmazdı."
"Gerizekalı."
"Duyamadım?" Dedi üzerime eğilerek.
Duyamadın öyle mi? Sen şimdi görürsün.
Bana yaklaşmasıyla kaşlarımı kaldırdım. "Duymamıştın değil mi?" Başını salladığında dalgalı saç tutamları yanağıma değmişti.
Allah'ım dedim gözlerimi kapatarak, sen beni ne ile sınıyorsun böyle.
"Gerizekalısın! Diyorum. Gerizekalı! Anladın mı?" Kulağının zarını etkileyecek şekilde bağırmıştım. Galiba benden böyle bir tepki beklemediğinden dolayı sesli bir küfür savurdu.
"Hay sıçayım!" Benden ayrılarak geriye gittiğinde eliyle kulağını ovalıyor gözleri ise bir ateş gibi beni yakıyordu. "Ne yapıyorsun Almıla, öyle bağırılır mı? Kulak bu kulak!"
Elimle omuzuna vurdum. "Hadi ya," dedim ve elimi omuzundan ayırıp burnuna değdirdim. "Burası neymiş bebeğim?" Burun delikleri göğsü gibi kabarıp aynı hızla söndü.
"Sabır, sabır... Sabır ver Allah'ım!" Elini, hâlâ burnumun ucunda olan parmaklarıma koyarak avucunun içine alıp aşağı indirdi. Anlık soğuk parmak uçlarım sıcak iki et parçası olan dolgun dudaklarına değdiğinde kalbim kasıldı.
İlk defa hissettiğim hissin beni bu kadar yakacağını bilememiştim. Öyle ki Aybars'da aynı anda elimi sıktı.
Etrafımızda uçan kuşlar, yerlerde gezinen böcekler bile sessizleşerek bize zaman ayırdıklarında her türlü sese kulağımı tıkamıştım.
Elimi sıcak avucunda ısıtırken dudaklarını ıslattı. Gözleri kuzguni bir şekilde kısılarak göz kenarlarını kırıştırdı.
Aybars kavradığı parmaklarımı es geçerek elimi bilek kısmından tutup sardı. Gözlerim hareketlerini ezberlercesine gidip geldiğinde birazdan kalbimi ellerine verme olasılığım yüzü geçmişti.
"Çok sınıyorsun beni gül güzeli. Çok sınıyorsun."
"Doğru yoldayım o zaman?"
Çenesi oynadığında yanaklarındaki her iki gamze de küçücük bir gülümsemeyle belirdi.
Aramızdaki bir adımlık mesafeyi öne attığı ayağıyla kapattığında yalpaladım. Ancak iri koluyla belimi kavrayıp düşmemi engelledi.
Saçlarım yüzümü kapattığı için zor gördüğümü anlamış gibi eliyle alnımdaki tutamları kenara itekledi. Nefesini yüzümün her santiminde hissederken elaya çalan gözleri izledi beni.
"Sen doğru yoldasın, evet. Buna eminim. Fakat benim doğru bildiğim yolum artık şaştı be güzelim."
Belimdeki elini çekeceği sıra yağmurun birden gökten boşanırcasına yağmasıyla kafamı kaldırıp gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Yüzüme düşen damlalara bakıp gözlerimi kapattım. Derin nefes alıp parmaklarımı omuzuna sardım. Hızlanan yağmurla ikimizde boş olan ağaçların ortasında kalmış ıslanıyorduk.
"Almıla arabaya gidelim ıslandın, hasta olacaksın."
Gözlerimi aralayıp yüzüne baktım. Saç tutamlarından düşen damlalar çeneme düşerken, omuzumu silktim. "Sen de ıslandın, neden ıslanmamış gibi konuşuyorsun."
Gözlerim bedeninde gelindiğinde bacaklarını saran siyah kot pantolon ve iri üst gövdesini kapatan boğazlı ince tişörtünü kapatan siyah yağmurluk giyip fermuarını yarım çekmişti.
"Kurt gibi adamım ben Almıla, eksi kırkları gördüm. Bedenime etki etmez yani." Kaşlarım vay dercesine kalktı.
"Egonu alt edecek çok kelimem var ama bekliyorum." İçime konuştuğumdan, "Ne dedin?" Diyerek anlamadığını belirtti.
"Diyorum ki-" Ağzımı açıp bağıracağım zaman, ne yapacağımı anlamış gibi eliyle ağzımı kapatıp susturdu.
"Tamam, sormadım bir şey!" Kahkaha atarak Aybars'dan ayrıldığımda arabanın geçmediği sokakta kollarımı açarak başımı geriye atıp etrafımda tam tur dönmeye başladım.
Yağmur damlaları artık her zerremin üstünden geçmişti böylelikle.
"Hadi, yeter bu kadar gidiyoruz!" Sert sesiyle beni arabaya çekmeye çalıştığını anlayacak kadar onu tanıdığımdan omuz silkip dönmeye devam ettim.
"Bana ne sen git istiyorsan. Ben burada kalacağım."
"Gidiyorum bak."
"Tamam..." diye mırıldandığımda gözlerimi hafifçe aralayıp Aybars'a baktım. Arkasını dönüp dönmemek arasında kararsız kalmış gibiydi. Bu beni güldürdüğünde adımları ağaçlık alandan çıkışa doğru gittiğinde omuzlarım düştü, sanki yalnız kalmış gibi.
Gibi? Yalnız kaldın Almıla...
Kafamı sağa sola sallayıp saçlarımı omuzlarımdan aşağı düşürdüğümde dönmeyi bırakmış gökyüzüne doğru kaldırmış gözlerimi yummuştum.
Abimin bugün beni hatta bizi o kadar çok korkutmuştu ki hâlâ içimde, ona bir şey olacak hissi geçmemişti. Evdeyken kıymeti gerçekten başına bir şey gelmeden bilinmiyordu ve ben bunu gayet net bir şekilde bugün anlamıştım.
İyi şeyler düşünmeyi istediğimde burnumun ucunda hissettiğim acıyla dudaklarımı büzüp gözlerimi araladım.
Aybars, gitmemişti.
Ona iki kelam edip çemkiremeden ellerimi elleri arasına alarak geniş omuzunun üzerine koyup iri kolunu bel oyuntuma doladı. Şaşkınlıkla tuttuğu elime baktığımda, "Ne yapıyorsun?" Demiş bulundum.
"Bunu istemiyor muydun?"
Birbirine yapışan dudaklarımı ayırdım. "Sen, gitmiyor muydun?"
Gülerek göz kırptı. "Sence?"
Kaşlarımı çatıldı bu sorusuyla.
"Kelime oyunu yapma bana."
Kahkahası gür şekilde küçük ormanlık alanda yankılandığında beni kendine çekip göğsüne bastırarak sarıldı.
Vücudum kitlenmiş gibi ona yapışıp kaldı.
"Gidemedim."
Dişlerimi gösterircesine güldüm.
"Gitmekte çok kararlıydın?"
Ses çıkarmadan elimi tutup kollarının arasında eskisi gibi yağmayan yağmura karşı yavaşça dikkat edip geriye yatırdı gövdemi ve hareket edip beni de yönlendirdi. Heyecanım buz misali olan parmaklarımı iki kat daha da soğutup onun sıcak elleriyle eritiyordu.
"Akşam hasta olursan sana sorarım." Dedi eliyle beni geriye itip döndürdü. "Sen hasta olma da."
"Bak hâlâ..." dediğimde Gülerek, "Tamam, tamam sustum." Dedi.
Ağaçların arasına koydukları iki büyük lambanın ışığı ikimizinde ıpıslak yüzünüze ve bedenine vururken birbirimizi inceleme fırsatı doğmuştu.
Onun kolları arasındaki mutluluğum gözlerime bile yansırken birdenbire aklımı kemiren sözler ile duraksadım.
Şayet yıllar önce birine gönül bağladıysa beni itmekte ki amacı da buydu belki. Ama şu an bulunduğumuz konum bana, o kişi şu an onun kolları arasında dese de içimde hâlâ oturamayan ve beni sorgulatan yanlış olan parçalar mevcuttu.
Zamanın geçmesi bizi yerinden milim oynatmadığında, Aybars'ın sesiyle havaya kaldırdığım başımı gülümseyerek ona eğdiğimde belimdeki parmakları da eş zamanlı olarak beni doğrulttu.
"Yarım bıraktığım yerden tamamlanmamıza izin verir misin? Sana sarılmaya ihtiyacım var."
Bölüm Sonu.