B Ö L Ü M -IX-

3677 Words
*** Yağmurun kalan birikintileri dalların yapraklarından pat pat ıslak zemine düşerek Gölet oluşturduğunda sertçe yutkundum. Bana sarılıyordu fakat onun benden istediği sarılma, düşerken tutmak değildi. Bana ihtiyacı vardı. Dilimin boğazıma kaçtığını hissediyordum. Sana sarılmaya ihtiyacım var. Kalbim, benim de derken, zihnim geçmişi bir kesit gibi önüme sürüyordu. Unutma, sana yapılanı dercesine. "Bu söylediklerini duymamış gibi yapacağım Almıla. Hiç dememişsin gibi. O cümle ağzından çıkmamış gibi... Sen de ona göre davran, yanımda yamacımda dikkat et. Abine de ailene de beni mahcup etme." İçinde biz kelimesini bile duymak istemeyen adam bana sarılmak istiyordu. İçimde, bir yerlerde var olan kırılmış kız çocuğu zihnimi iki eliyle avuçları arasına alıp sağa sola salladı. Çalkalanan zihnim kırılmışlıklarımı gün yüzüne çıkartırken karşımda, benimle birlikte sırılsıklam olan Aybars gözlerini gölgeleyen ışığın altından ona umut ettiği şeyleri söyleme mi bekliyordu. Ama ben, onun tarafından o kadar çok kırılmıştım ki canını yakmaktan çok umudunun yeşeren dallarını bir bir kopartıp yeşerdi yerden budamak istiyordum. Benim canımı hiç düşünmeden yaktığı gibi tüm dikenlerimi acımadan batırmaktı niyetim. Kendimi, beni düşmekten kurtardığı ellerinden ayırarak geriye gittim. Sevdiğim kahverengi gözlerine renk katan yeşil irisleri, geri çekilmenin nedenini bilir gibi kalın üst dudağını dişlerinin arasına aldı ve ısırıp, sıyırdı. Gözlerimi tüm güzelliklere karşı kapatıp araladım. Geriye çekilmem,Aybars'ın hoşuna gitmediği gibi elleri de yanına düşmüş yumruk olmuştu. "Ben..." diyerek sustum. Nefes alışım bile sekteye uğramış duraksama mı sağlıyor ve güçlükle düşündüğüm kelimeleri dilimle evirip çevirip söylemeye çalışıyordum. "Ben bir kez daha sana yenilmeyeceğim Aybars Şanlı!" Yıllardır dillendirme mi bekleyen ismini hâlâ duyamayışı kahrediyordu sanki. "Bir kere yenildim onda da ağzımın payını misliyle ödedim, ödettin!" Arkamı dönüp ormanlık alandan çıkmak için bir adım atmışken, "Ulan..." diye haykıran sesini duydum. "Sadece sarılmanı istedim... Sarılıp her şeyi unutturmanı istedim!" Ellerim kendiliğinden yumruk olunca Almıla, dedim içimden adımı telaffuz ederek, yaparsın sen... Ayaklarım Aybars'a dönüp ona koştuğunda, o daha hiçbir şeyi anlamadan kollarımı iri yapılı olan gövdesine sardım. Uzun kollarım bile belini anca parmaklarımla sarıyordu. Yüzüm hızlı hızlı atan kalbine denk gelirken şaşkınlığını ve kızgınlığını bir kenara bırakıp kollarıyla sarıp sarmaladı beni. Yağmurdan sebep ıslanan kıyafetlerimiz sarıldığımızdan dolayı ıslanırken yüzüm de gömdüğüm göğsünden dolayı tekrardan yaş olmuştu. Bir eli hâlâ belimde dururken diğer eli saçlarıma çıkıp başımı hızlıca atan kalbinin olduğu yere, göğsüne bastırdı. Sadece yaprakların birbirine sürtündüğü alanda saçlarımın arasına sürtünen burnunun derin nefes alışını duydum. Saçlarımı kokluyordu. Gözlerimden birkaç damla yaş ceketine karıştığında, Aybars fısıltıyla boğuk bir şekilde saçlarımın arasına gömdüğü kafasıyla konuştu. "Korktum. Sarılmayıp, gideceksin diye çok korktum." Elleri, eline yeni oyuncak tabanca alan bir çocuk gibi ne yapacağını bilmeden dolaşıyordu, belim de saçlarım da. İçimde onunla geçirdiğim onsuz yıllar bir sarılmayla yok olurken böyle bir şeyin nasıl olabildiğini sorguluyordum içimde... Kalbime fazla gelen, sığdıramadığım aşk'ın kollarında, sağ tarafında gümleyerek atıp hissettiriyordu bedenine. "Gitmedim." Sesim anlık soğuk su etkisi yaratırken Aybars bu soğukluğu sezmemiş olacak ki geriye çekilmeden önce son kez sıkıca sarıldı. Aramıza bir adımlık mesafe koyup elleriyle yüzümü kavradı. Kafamı nazikçe yukarı kaldırdığında kocaman, mavi gözlerim ve titreşen yağmur ve gözyaşıyla bezenmiş kirpiklerimin arasından gözlerime gözlerime baktı, inceledi. "Ben gitsem de sen gitme benden. Bırakma beni." Gücünü yitirmiş bir sesle mırıldandı. Yanaklarımı kavradığı parmaklarından baş parmağı çıkık elmacık kemiğimin etinde nazikçe dolaştı. "İstesem de gidemiyorum," diyemedim. Ellerim belinde gevşek şekilde dururken tabuta konulmuş ölü beden gibi kollarını iki yana düşürdü. "Hiç beni düşünmüyorsun değil mi? Varsa yoksa senin duyguların, senin hissettiklerin... Senin için sadece ya varım, ya da yok. Bir gün sarıp sarmalayan," diyerek halimize bakıp gözlerine geri döndüm. "İki gün, yüzüme bile bakmayıp kalbimi sözleriyle paramparça eden..." Göz pınarlarım dolan yaşların dökülmemesi için gözlerimi kısarken sızısı oluştu. Yüzü gerilince çene kemiği belirginleşti, dişlerini sıkarak. Benim sarılma mı, onu bırakıp gidemeyişimi kafasında farklıca yormuştu fakat benim açımdan öyle bir şey söz konusu dahi değildi. Beni istemeyerek, bunu yüzüme haykıran adama bir adım da yakın olsam elini tutmazdım. "Sence de gitme," Diyerek onun laflarını tekrarladım iğneleyici bir tonda. "Bırakma beni, demek için geç kalmadın mı?" Bana yaklaştığında, geriye gittim. Parmakları pürüzsüz yüzüne çıktığında sertçe kaşıyıp gözlerindeki dalgalanmaları gösterdi, belki de ilk defa içinden geçenleri söyleyecekti. Bitmiştim. Bir şeyleri artık tek başına yoluna koymaya gücüm yetmemişti. Benim sevgim tek başına iki kalbi birleştirir sanmıştım. Sanmışlığımla bir başıma kalmıştım. İlk başta sana dikensiz güllerini vadederken sonra dikenlerini çıkarıp batırmaya başlıyordu. Aynı Uyuyan güzel masalı gibi... Yıllarca babasının iğne batmaması için sarayından çıkartmadığı kızı, bir gece yarısı odasından çıkıp eline iğne batmasıyla uykuya dalması kadar bağlantılıydı hayatımız ama benim hayatım masal değil, gerçekti. Zihnin o kişinin ismini kavrıyordu başta. Aynı Uyuyan güzel’in lanetine aşık olması gibi. Sonra içinden yavaş yavaş düşünüyorsun onu... Dışarıyı görmek, insanları tanımak istiyorsun. Tatlı bir merak sarıyor içini; gözlerine, sesine, kokusuna bakmak ve... Kalbine dokunmak. Birini hayal ediyorsun. Sonra kalbine dokunduğun vakit başlardı yangını. Aşk'ın zehirli bir yılan gibi yavaşça sokulup ince deriye dişlerini geçirerek, zehrini akıtıp vücudun her yerine işlemesi gibi yaşamış, acılar içinde kıvranmıştım. Öldürmemişti ama öldürmekten de beter etmişti. "Sen söyle o zaman..." Geriye dönmek için bir hamle de bulunduğumda sesiyle duraksadım. Neyden bahsettiğini anlamadığım için kafamı kaldırıp gözlerine baktım usulca. İri iki et parçasının üzerinde dilini gezdirip beyaz ışığın vurmasıyla ıslaklığı meydana çıktı. "Neyi?" "Benim yerim de sen olsaydın, ne yapardın?" Ne demekti bu şimdi? Benim yaşadıklarım Aybars'a daha mı hafif geliyordu. Esen rüzgarla ıslak olan giysilerim bedenimi baştan aşağı titretip ürpertirken dudaklarım birbirinden ayrıldı. Kafamı gülerek iki yana salladım. "Gitmezdim!" Vurguladığım kelimeyle gözlerini kapatıp açtığında gülümsemem yüzümde dondu. "Ben seni bırakıp da gitmezdim. Ben sana yeni gelmedim Aybars. Hep uzaktan sevdim, severken utandım. Söyleyemedim bile. Kovduğunda bile ne kadar çabalasam da yine senin yanında bitiyordum. Ama sen beni öyle bir elinin tersiyle ittin ki... " Boğazımda kalan ukde sesime yansımıştı. "Niye bunu yaptın ki ikimize" Biz diyememiştim. Bir daha kızar, kırılırım, incinirim diye çıkarmıştım o kelimeyi lügatımdan. "Güzelce, seni o anlamda sevmiyorum deseydin ya da ne bileyim kızlara dediğin gibi sevdiğim var deseydin ne yapacaktım ki, takıntılı sapıklar gibi peşini mi bırakmayacaktım?" "Yanlış anladın yok öyle bir şey!" "Beni ilgilendirmiyor sevdiğin, beklediğin her kim ise!" Dedim kalbime batan dikenin sevilmemişlik hissiyle umursamazca konuşmaya çalıştım. "Sordun cevaplıyorum. Gitme dedin gitmedim... Sarıl dedin gururu mu hiçe sayıp sarıldım ben ya! Sarıldım... Ne oldu? Söylediklerini, yaptıklarını unutturdu mu? Söyleyim, unutturmadı!" Gözlerinin parlamasıyla gördüklerim bir yanılsamadan ibaret sandım. Gözleri mi dolmuştu? Çok mu acımıştı bana ki sevdiğim gözlerine yağmur inmişti. "Unutma." Dedi tok sesiyle gülümserken, "Nefretini hep diri tut." "Hâlâ boşa çabalıyorum değil mi? Beni hiç sevmeyeceksin." Seslice yutkundu. Gözleri gözlerime düştü. "Hiç..." Gerisini dinlemeye ne hâlim kalmıştı ne vaktim. Ayaklarım arabaların bulunduğu yere, park alanına gittiğinde Aybars'ın arabasına binme işim yalan olmuştu. Dişlerim soğuğun etkisinden dolayı birbirine çarparken annemin ve Selma teyzemlerin arabaya binmek için kapıyı açtıklarını gördüğüm gibi hızlıca onlara yetiştim. Beni ilk fark eden Ferhat amca olurken, "Kızım, sen Aybars'la gitmedin mi?"dedi. "Hayır, sizinle geleceğim. Onun işleri varmış." Dilimi söylediğim yalanla ısırdım. "Gel bakalım öne geç." Başımı hızla salladığımda Selma teyzenin ısrarı üzerine öne kurulmuş evin yolunu tutmuştuk. "Ne konuştunuz Aybars'la?" Uzun bir sessizlikten sonra şoför koltuğuna oturan Ferhat amcanın sesiyle ona döndüm. Elimi salladım. "Öyle havadan sudan..." diyerek. "Tartışıyor gibiydiniz?" Tükürüğüm boğazımda gıcık yaptığından öksürdüm. Bizi görmüştü. "Evet, abimin nasıl vurulduğunu öğrenmek için sıkıştırdım." Yalan da değildi. "Dans ederek mi?" Kan basıncı kulaklarıma kadar işlerken az önceki gibi dönüp bakamadım yıllardır tanıyıp ellerinde büyüdüğüm adamcağızın yüzüne. Benim cevap vermeyişimle sesli ve muzip biçimde güldü. Gülmesi bittiğinde Aybars'ın gözlerine aktardığı yeşilleri bana döndü. Telaş içinde camdan bakınca yine gülme sesi işittim. "Aybars, iyidir, hoştur..." diyerek konuşmaya başladı. Adının geçtiği gibi dikkatimi çekerken devam etti anlatmaya. "Ama oğlum diye onu göklere çıkaramam Almıla. İnsan aynı eve ayak bastığı kişiyi bile yıllar sonra tanıyamıyor. Ben de Aybars'ı anlatamam. Hem sen benden daha iyi bilirsin." Sakallarına karışmış beyazlıkların altında beliren gamzesiyle babasına benzerliği gözlerimi kaçırmama sebep olurken son dediğiyle tekrar utandım. "Estağfurullah Ferhat amca." Dedim mırıltıyla. Elini direksiyona iki kere vurup, "Öyle kızım, öyle. Çocukluğunuzu doğru düzgün göremedik. Sorsan bilemem Aybars'ın en sevdiği oyuncağını." "Sürünen asker." Bir anda lafa girip atladığımda dudağının üstündeki pos bıyığı titreşerek hareketlendi. Ben niye susup uslu bir kız olmuyordum ki! "Şu saç baş giriştiğiniz sonra da Aybars'ın pes etmesiyle verdiği, benim yurt dışı görevinden aldığım oyuncak mı?" Dudaklarımı konuşmamak için bastırdığımda kafamı sallamıştım. "Almıla, kızım! Yine Aybars'ın odasına mı girdin sen?" Almıla, annesinin zoruyla, ağlaya zırlaya giyindiği pembe elbisesini bir eliyle çekiştirirken öteki elinde olan oyuncağı gülerek kanepenin kolçağında sürüklüyordu. Elif, biraz sonra Aybars'ın, kızıyla birlikte çığlık kıyamet kavga edeceklerini bildiğinden ayağa kalkıp elindeki oyuncağı almak istediğinde zil sesiyle hayal kırıklığına uğradı. Havanın sıcaklığı zaten Selma ve kendisini yakarken tuttukları oruç da bir hayli zorluyordu ikisini. "Ciyad geldi, Ciyad geldiii." Kızının sevinçle söylediği isme sevinsem mi üzülsem mi diye düşündü. O düşünürken Almıla cırlayarak kulağının dibinde bağırmaya başlamıştı. "Bir kere de benim adımı söyle kardeşim. Lazım olur bak." Abisini gördüğünde doğruca ona gidip eğilmesini bekledi. "Abiimmm. Abiimmm..." Elif ikisini de gülümseyerek izlerken odaya giren Aybars ile yerinde doğruldu. "Ne bağırıyorsun Almıla?" Almıla, Aybars'ın sesini duyduğunda abisinden ayrılarak abisini kenara itti. Çünkü Aybars onun arkasındaydı. Küçük ayaklarıyla Aybars'ın önünde durdu. Aybars oflayarak eğildi. Daha oyuncağını görmemişti. Almıla ufak kollarını boynuna sarıp, "Sizi beklediimm. Oyun oynayız diye uyumadım." Ağzını ayırması uykusunun geldiğini söylerken Almıla hiç de takıyor gibi değildi. "Git abinle oyna." Almıla reddedilmeyle dudaklarını aşağı kıvırdı. O bunun en güzel taktiğiydi ve Aybars her seferinde kıyamıyor ve oynuyordu. "Olmasss," dedi abisinin hayır diyebilir gözlerine bakarak. "Oynamas o benlen, senle oynayacam ben." Aybars eliyle saçlarını kaşıyıp kafasını salladı. "Tamam,” dedi pes ederek “Oyuncaklarını aldın mı?" Almıla sevinçle Aybars'dan ayrılıp, "Oleyy," dedi etrafında sevmediği elbisesiyle dönerek. Elbisesi bile güzel gelmeye başlamıştı artık. Aybars omuzlarından tutup yerinde durmasını sağlamıştı oldu. "Düşeceksin şimdi dur!" Dediğinde Almıla durup gözlerine baktı. "Oyuncakların yanında mı?" Dedi sorusunu tekrarlayarak. Almıla hızlı hızlı kafasını aşağı yukarı salladı. "Ebeett." Aybars'ın yanından ayrılıp halının üzerine döktüğü oyuncakların önüne oturduğunda Aybars tam üstünü değiştirmeye odasına gidecekken Almıla'nın elindeki en sevdiği sürünen askeri yere sürterek görmesiyle gözlerini kocaman açıp kızgınlıkla Almıla'nın yanına gitti. "O benim oyuncağım mı?" Öfkeyle bağırırken Almıla hiç yüzüne bile bakmayıp sert parke zeminde bastırarak süründürüyordu askeri. Aybars bir dönüş alamadığından Almıla'nın saçına elini atıp çekiştirdi. Elif, kızının çığlığıyla odaya girerken Almıla hem çığlık atıyor hem de Aybars'ın kafasına oyuncağıyla elini çekmesi için vuruyordu. "Sana demedim mi ben, bir daha oyuncaklarımla oynama diye!" Aybars, Almıla'nın elinden kaçmak için geriye gittiğinde eli saçlarından ayrılmıştı ama Almıla hâlâ acımadan Aybars'ın kafasına kafasına geçiriyordu. Almıla dudaklarını hemen aşağı büktüğünde Aybars büyük bir iç çekti. Nasıl oluyordu da böyle yapınca sinirleri yatışıyor anlayamıyordu. Ne vardı ki az önceki gibi saçını tekrar çekseydi. "Seni aabiime söylüyecemm..." ağlar gibi çıkan sesiyle söylendiğinde Aybars güldü. "Olur, çay kahve de söyle şekersiz olsun. Ama abine iki şeker at." Almıla elindeki oyuncağı bu sefer Aybars'ın omzuna vurunca duyduğu kırılma sesiyle küçük alt dudağını ağzının içine alıp korkuyla Aybars'a baktı. Annesi hemen dahil olmak ister gibi yanlarına gitti. İçeri bağırışmalar sonucunda nihayet gelen Selma hanımla rahat bir nefes aldı. İki çocukla hele ki bunlar kızı ve Aybars ise kavgaları da ayrı zor oluyordu. Elif yanına gelen Selma hanıma bakıp, eyvah dercesine kafasını salladığında Aybars'ın içinden boyundan büyük bir ses çıkmıştı. Almıla çareyi kaçmakta bulduğunda elindeki oyuncağı yere atıp direkt annesinin oturduğu koltuğa doğru koşarak başlığına çıkıp arkaya atlamış ve Aybars ile aralarına bir mesafe örmüştü. "Abiiii, abiiii! Kurtar beniii..." "Abinin elinden seni alamayacağımı mı düşünüyorsun! Kıracağım o bebeklerini senin!" "Abim döver senii. Görürsün. Abiiiiiiii!" Diye cırlayarak nefes nefese bir sesle Aybars'ı aklınca ektiğini sanıp salonun kapısına koşarak abisinin yanına gitmeye yeltendi. Fakat saçlarından tutan Aybars ile donup kaldığında, titreyen dudaklarını hızlıca büktü. "Yapmayacamm vallam biy daha yapmicamm." Aybars saçlarını çekmese de sımsıkı tuttuğu için Almıla’da debelendiğinden dolayı geriye çekiliyor ve acımasına sebep oluyordu. "Yalan söyleme! Her zaman aynısını diyorsun! Görürsün bebeklerini parçalayacağım." Almıla duyduğu sinirli ses ile boş olan ellerini havaya kaldırıp, gözlerini sıkıca yumdu. "Eşeddü... Eşeddüenlaa..." durdu. Odada ki herkes ona gülerek bakarken Almıla'nın aklı annesinin ezberlettiği şehadetteydi ama unutmuş muydu aklına devamı gelmiyordu. Sanki silinmiş gibiydi. Tekrar hafızasını yoklayınca Aybars'ın saçını tutuşunu bile unutmuştu. "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü." Aybars onun duraksamasıyla yardımcı olmak için devamını getirdi. Almıla şaşkın şaşkın arkasını dönüp mavi gözlerini kocaman açtı. "Hepsini nasıl ezbeledinn. Ben... Unutuyom." Gözleri iyice sulandı. Abisinin her insanın beyni var ama senin yok deyişi kulağına çalındığında küçük omuzlarını düşürdü. Gerçekten benim beyni yok muydu? Diye düşündü. Aybars ellerini Almıla'nın yumuşak saçından ayırmış güzelce dolaştırıyordu. "Sen daha küçüksün hem bu kadar bilmen bile büyük bir başarı... Öyle değil mi hanımlar?" Aybars'ın yaşından büyük ve olgun konuşmasıyla iki kadın birbirine muzipçe bakıp Aybars'a döndüler ve başlarını evet anlamında salladılar. Almıla kafasını sağa sola salladı inatla. "Hayırr... Ben büyüdüm." "Evettt! Oyuncağımı parçaladın. Döveceğim seni..." Almıla unuttuğu gerçekle kendine geldi. "Büyümedim, büyümedim. Küçüküm ben küçük." Aybars bir anda gelen gülme hissini içinde tutarak belli etmedi. "Büyüdün, büyüdün. Öyle dedin yaa." "Anneeeeğğğ, anneee büyümedim dimi ben küçüküm küçükkk." Annesine bakıp evet demesini bekledi. "Küçüksün sen daha anneciğim. Abin şaka yapıyor." Aybars Elif teyzesine küçük kaşlarını çatarak baktı. Nereden abisi oluyordu? "Benim bir tanecik abim var." Diyerek parmağını bir yapıp havaya dikti Almıla. İki yana örülmüş sarıya karışan kızıl saçlarını kafasını sallamasıyla uçuştuğunda, "Ciyad benim abim değil, oyun aykadaşım." Aybars'ın yüzünde muhteşem bir tebessüm belirdi. Her gün onu gıcık edecek hareketlerde bulunsa da yeri geldiğinde büyümüşte küçülmüş hâli ortaya çıkıyordu. "Hayır siz abi- kardeşsiniz kızım. Duymayacağım bir daha." Elif hanım parmağını gösterince Almıla öfleyerek ufak dilini annesine çıkarıp annesinin acı biberlerinden kurtulmak için oyun arkadaşının elini tutup Aybars'ın odasına gittiler beraber. Oyunları kavgayla başlayıp uykuyla son bulduğunda sabah Aybars'ın yanında değil de odasında uyanmıştı. Ve yastığının başucunda duran, sürünen askerle birlikte sevinç çığlıklarıyla tüm evi cırtlak sesi ile uyandırmıştı. *** Araba kapımızın önünde durdu. Ferhat amcanın arada bana kayan gözlerini yakalasam da hiçbir şey olmamış, sanki normal bir şeymiş gibi gülümsüyor ve önüme dönüyordum. Arabanın kapısını açıp dışarı çıktım. Annem ve Selma teyze de bizimle birlikte indi. "Beni merakta bırakmayın olur mu?" Annelik içgüdüsü sadece benim üzerimde değildi. Abimi de kendi çocuğu yerine koymuş ikinci bir evlat demiş bağrına basmıştı. Annem, Selma teyzeye sarılarak dağılan yüzüyle kafasını salladı. "Olur..." Ferhat amca arabadan inmediğinden elimi kaldırıp gülümseyerek salladım. Beni gördü. Gülümsemesi sert yapısına taze bir görüntü oluşturup başını eğdi el sallayarak. Sarılan iki arkadaş ayrılınca Selma teyzenin bakışları eşliğinde kocaman açtığım kollarımla sarıldım göbeğine. Yaşının getirdiği tatlı bir kilosu ve yüz hatları mevcuttu. "Sen de annene mukayyet ol mavi'm. Bir şey olursa bağırman yeterli, hemen gelirim." Gülerek başımı salladım. Çenem omuzundan ayrılınca el sallayıp eve girene kadar izledim ve bahçeyi aşarak eve girdim. Annemin ayak sesleri yukarıdan geliyorken ıslak ceketimi askılığa asıp ayakkabılarımı çıkarttım. Dış kapının yanında ki büyük portmantonun boy aynasının önüne geçerek kendimi inceledim. Saçlarım, tiftik keçisi gibi dağılmış ve ıslaklığı yüzünden yağlı duruyordu. Aynada yüzüme düşürdüm gözlerimi. Beyaz tenim yorgunluğunu gözlerimin altına mor bir tabaka oluşturmuş, dışarının soğukluğuyla küçük burnumun ucuna kadar kızarmıştım. Elbiselerimin de saçlarımdan bir farkı olmadığından yürüyerek ilk annemi kontrol etmek için odasına girdim. Su sesi hışırtılı çıkarken kanımca o da yağmurun ve yorgunluğunun etkisiyle duş alıyordu. Kapıyı kapatıp aynı katta bulunan odama yürüdüm. Odamın açık kapısından içeri girdim ve kapıyı kapattım. Üstümdeki ıslak ceketi çıkartarak kapının arkasında ki demir askılığa astım. Kemiklerim yorgunluktan ve hiç oturamamaktan sızım sızım sızlarken banyodan sonra giyeceğim iç çamaşırlarımı ve temiz, rahat edeceğim lacivert eşofman takımı mı çıkarttım. Gardırobun kapağını kapatıp elimdekileri yatağımın üstüne bıraktım. Ayaklarımı sürüyerek banyonun kapısına ulaşınca derin bir nefes alıp kapıyı aralayarak içeri girip arkamdan kapattım. Gözlerim beyaz florasan lambanın yüksek ışığıyla kamaşınca alışmak için gözlerimi kıstım ve duş kabinin yanında mini küvetin su ayarını ayarlayıp havlu mu banyo kapısının arkasından alarak duş kabinin camına serdim. Suyun dolmasıyla birkaç damla gül yağı ile beraber giysilerimi çıkarıp kirli sepetine atarak küvete girdim. Hafif dalgalanan suyla küvetin içine oturdum. Sıcak suyun etkisi kemiklerimi ve kaslarımı sızladığı yerlerden rahatlatıp hafifletti. Gözlerimi kapatıp arkamdaki fayansla kaplı duvara kafamı yasladım. Gözlerimi kapattığım gibi bugün yaşadığım olaylar hafızamı yokladı. En küçük ayrıntı bile aklıma gelirken nefes alamadığımı hissettim. Abimin vurulması yoldan geçen kör bir kurşun olamayacak kadar bilindik bir vurulmayken, Aybars'ın son kelimesi kalbimi en derin yerinden sarsmıştı. Banyo da geçirdiğim dakikalar boş duvarların sesi olmuş dertleşmiştim. İnsanın derdini paylaşacağı birilerinin olması gerekiyordu fakat kişinin en bilindik dert ortağı Allah ve kendisiydi. Kimse seni anlamasa da Allah seni anlar derdine şifa bulur gerektiği zaman da hiç kuşkusuz o derdi söküp atardı. Yeterince yorgunluğumu ve terli vücudumu kirlerden arındırdığımdan emin olunca ayağımın altındaki tıpayı kaldırıp suyun çekilmesine izin verdim. Köpüklerin kaldığı bedenimi duş kabine girerek temizledim ve gül aromalı şampuanı saçlarıma yedirerek yıkayıp kabinden çıktım ve ardından bornozumu giyindim. Temiz gül kokuları burnuma doldu. Uzun saçlarımı başımı eğerek havluya sardığımda başımı kaldırdığım gibi boy aynasının önüne geçtim. Gözlerim yüzümü, bornozun sardığı bedenimi süzdü. Görünmeyen yaralar, kabuk tutmadan kanamaya devam eden yaralar... Aynada, kendi gözümle gördüğüm kişi başkasıydı sanki. Bedeni günden güne güllerini solduran, kendine bi' çare bulmayan. Hep aynı nokta da hep aynı yörüngede ilerlemeye devam eden... Karşısına çıkan her zorlukla beraber anında kaçıp kendini kurtaran... Ben buydum işte. Omuzlarım geriye düştü. Boyum kısaldıkça gözümde kendi değerim biraz daha düştü. Sarılmıştım. Sonunu düşünmeden, gururumu ayaklar altına alıp onca lafına kulak asarak kuş gibi atan kalbimi katran karası kalbiyle denk getirip bir yapmıştım. Aynada göz göze geldiğim kişiyi artık tanıyamıyordum. Uğruna bir meydan savaşı yapmış her yerim yara bere içinde kalmıştı. Kazanmış mıydım, bilmiyorum. Gözlerimi aralayıp kafamı kaldırdım. Elbet bunun da bir çıkar yolu olurdu. Ben o zamana kadar direndiği kadar direnip savaşımın galibini de zaferini de yaşayacaktım. Ne üzgün bir şekilde ne de mutlu; tüm duyguları yaşayarak kazanacaktım... Banyodan çıkarak çıkarttıklarımı giyinirken sabah erken kalkıp abimin yanına tek gitmek için elime telefonumu alıp alarm kurdum. Bir yandan ayağımı sokmaya çalıştığım alt pijamamı çekiyordum. İki bacağımdan da geçirip pijamanın üstünü giyindim. Islak saçlarımı kurutmak için banyoya tekrar girip kuruttum. Ardından düzleştiriciyi vurup anneme son kez bakmak için yanına gittim. Yatak odasına geldiğimde kapıyı aralayıp içeri girdim, “Annem?” diye seslendiğimde üzerini giyinmiş olduğunu gördüm. Benden önce çıktığını varsayarsak saçları da kuruydu. Kulağına koyduğu telefonu gösterip yanına çağırdı. “Çetin... Yarası nasıl?... Tamam, tamam merakta bırakma beni. Kontrolleri yapılıyor, hiçbir sorun yok değil mi?” Diye aklına gelen tüm soruları sıraladı. Telefonun ucundan babam ne cevap verdiyse annemin kaşları çatıldı. “Benim oğluma eşek sıpası diyemezsin!” Annem elini beline attığında bir an da baş gösteren tatlı atışmayı gülerek izledim. Yatağa ilerleyip hemen oturup bağdaş kurdum. Yatağın açılmamış örtüsünün üstünde ki yumuşak yastığı kucağıma alarak dirseklerimi yaslayıp yüzümü avucuma koydum. “Sen kendi akrabalarınla karıştırdın galiba benim çocuğumu... Tabi ki çocuk daha... Annesinin kuzusu o daha... Evet! Sen mi yaptın! Ben yaptım tabi.” Annemin abime laf söylemeyeceği gibi kendisine de söyletmiyordu. Babam annemin yine susmayacağını anladığından güzel sözler söylemiş kapatmadan önce annemin, “Seni seviyorum hayatım.” Deyişiyle tatlıya bağlamışlardı. Annem telefonu gözüme salladı. “Bu baban delirtir beni.” Yatağın sağ tarafına geçerek pikeyi kaldırdı ve rahatça altına girdi üstüne çekerek. Beraber yatacağımızı anladığımda telefonumu komedinin üzerine koyup pikenin altına girdim. “Beni böyle seven biri olsa ben de delirirdim annecim...” dedim gözlerimi kocaman açarak. “Gerçekten delirirdim.” Beni kollarının arasına alarak başımı yumuşak göğsüne yasladı. “Aman kızım delirme sen. Biz delirdik de ne oldu?” Gözlerimi kısıp imayla başımı kaldırdım anneme bakıp. “ Delirdin yani?” Yanakların inen kırmızılıkla gülümsedi. “Sırılsıklam hem de...” “Oooo,” dediğimde başıma aldığım darbe ile sustum. Gelemiyordu böyle imâlara ama babam söz konusu olunca da durmuyordu çenesi. Anlatıp duruyordu geçmişlerinin en güzel yıllarını. “Anne?” suskunluğumuzu tavana bakarak böldüm. Saçımdaki eli durdu. “Efendim?” “Dayım çok mu kızdı size?” Eli yavaşça saçımdan ayrıldığında iki koluyla sıkıca sardı bedenimi. Sarılmayalı ne çok olmuştu. Kaç hafta geçmişti böyle oturup konuşmayalı. “Babanı dövdü.” Kıkırdaması yükselince ben de güldüm. Sonra bunun belki de bir gün benim başıma geleceğinin korkusu içime dolunca kahkahalarım son buldu. “Çok mu?” “Çook... O zamanlar telefon da yok ama baban her akşam penceremin altında beklediğinden o gün de oraya gelmişti. Abimden dayak yiyip yanımda bitti. Yüzü gözü dağılmış tabi... Babanın böyle sert göründüğüne aldanma... Her gün ağzında gülle beni bekliyordu.” Tekrar bir gülüş firar etti dudaklarımızın arasından. “Babam da az değilmiş, iyi olmuş o ne öyle...” “Sus kız, deme öyle sevgilime.” Elimi karnına götürüp öğürüyormuşum gibi yaptım. Kolumu kıstırıp cimcikleyince , “Anne...” diye yatakta kaçmaya çalıştım. “Ne anne... Kızım falan demem kocama şikayet ederim seni.” Omuz silktim. “Hem,” diyerek olduğu yerden doğrulan annemle ben de doğruldum. Gözleriyle beni iyice sürdükten sonra kaldığı yerden söze giriş yaptı. “Sen niye soruyorsun bunları, gören de diyecek Cihad abine aşık oldun.” Annemin attığı kahkaha ağzından çıkan kelimeyle kanımı donduracak ölçüde bedenimde buz etkisi yarattı. Bu öyle anlık bir durumdu ki ellerim istemeden titredi. Korku ve heyecanla karışmış kalbim sertçe göğüs kafesimde teklemeye başladı. “Sa... s-saçmalama anne istersen.” Titreyen sesimle gülmeye çalıştım. “Öyle bir şey mi olur!” “Niye saçma olsun kızım?” Dedi annem gözlerini belerterek. “Tamam sizi küçüklüğünüzden beri abi-kardeş olarak büyüttük ama bu sadece aranızdaki yaşa hürmettendi. Yoksa bir bağınız mı var?” Bana soruyordu galiba. Başımı hemen iki yana salladım. “Hayır, yok.” Kolumu tutup kendine çekti. “Ee güzel kızım. Demek ki saçma değilmiş. Hem,” dedi geri çekilip işaret ve baş parmağıyla sivri çene kemiğimi tuttu. Kafamı sağa sola salladı. “Sen babanla benim hikayemi sevmiyor muydun?” Artık sevmiyorum, anne... “Seviyorum tabi, sizin hikayenizle büyüdüm ben.” Eskiden her anne-baba çocuklarına masal kitabı okurken Bizimkiler kendi hikayelerini masal kitabına saklar öyle anlatırlardı. İkiden fazla hikaye çıkardı ağızlarından ancak ben bir tanesini anlar ve severdim. Eğer başıma geleceğini bilseydim yine en sevdiğim hikaye olur muydu, olurdu. Yine severdim. Çünkü ben sevmelerin meşru müdaafasıydım. “O zaman sizin de olma ihtimaliniz var benim güzel kızım.” Yerimde kıpırdanmamaya özen göstererek gülümsedim. Anneme şu an her şeyi tek tek anlatıp rahatlamak istiyordum fakat sırası değil gibiydi. Cevap vermeyeceğimi anlayınca kendi geçmişinden bir kesiti aktarmaya başladı bana. “Babanla ben gizli gizli konuşurduk. O zamanlar nerede buluşup kahve içmek... Bir buluşsan direkt dedikodun çıkardı. Baban izin vermezdi ama ailelerimiz bizim gibi değildi, bize gelen laf onlaraydı. Bu yüzden ayda bir kere buluşurduk onda da göz göze bile gelemez, utanır kaçırırdık gözlerimizi. Ama hiçbir zaman da fazlasını istemezdik. Bir mektup yeterdi birbirimizi anlamaya...” Gözlerim giderek kapanmaya başladığında annemin narin sesine kapılan ruhum terk etti bedenimi. ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD