İyi okumalar...
Kalbe dokunmayı unutmayın...
Rabia abla, "Cihad'la kavga ediyorsun ama gerçekten az değilmişsin Almıla."
Dişlerimi göstererek güldüm.
"Bir şey diyeyim mi?" Dediğimde başını merakla yüzüme yaklaştırdı. Sır verir gibi yüzüne yaklaştım ben de. Yanaklarım gülümsemekten yırtılacağı bir vakit, "Hiç pişman değilim, bir daha olsa bir daha yaparım."
Elini yine yaptığı gibi karnının üstüne koyup kırdadığında, "Ay, ay Almıla. Sen beni bu gidişle doğurtacaksın. Vallahi çocuğum gülen surat gibi çıkacak."
"Doğsun işte fena mı abla. Mutsuzluğumuza bir nebze yardım eder."
Elini karnından çekip omzumu sıvazladı. "Haklısın, derdimizin dermanı oluyorlar. Eskiden hep kendimi düşünürdüm. Şimdi sadece bebeklerim var, Mehmet duymasın."
Başımı sallayıp aydınlanan havaya baktım.
Pencereden, güneşliği delip geçen ışıkla birlikte aklıma kazınan sözler yuvasından çıktı.
Gözlerimi kısıp doluluğunu giderdim.
Pencereden baktığınızda güneşi esirgemiyorsa gökyüzü, birileri yaşadığınız günlerin bedelini ödediği içindir...
Gözlerimi kapatıp ciğerlerime bolca hava çektim. Mehmet abi arayıp iyi olduğunu ve geleceğini söylese de Rabia ablanın tam rahat olmadığı gözler önündeydi.
Esneme sesi duyduğumda gözlerimi araladım.
"Almıla benden bu kadar. Kızım uyumuşken ben de rahat bir uyku çekeyim." Yatağa elini koyup uzandığında karnına dikkat ederek sağına döndü. Gözlerini bana çevirip elimi tuttu.
"Almıla," Sesi gayet ciddi şekilde çıktığında yutkundum.
"Efendim."
"Gururunu hiçe say demeyeceğim sana. Çünkü bunu asla yapmanı istemem senden. Ama sevgine sahip çık... Biliyorum, Cihad hiçbir zaman sevgisini gösteren bir çocuk olmadı. Bize hep doğru gelen ona yanlış geldi ama... Dediğim gibi asla canını sıkma. O hergelenin içini bilirim ben içten içe yanıyordur da sesini çıkarmıyordur."
Elimi sıkıp bıraktığında gülümsedim. İstemesem de elimi çektiğimde ayaklandım. Üzerini kenara sıyırdığı pikeyi örttüm.
"Su içeceğim, ister misin?"
"Olur, yanında ekmek arası bir şeyler de getirirsen süper olur." Korkusundan yatmadığı için onun gibi ben de acıkmıştım ama o iki canlıydı.
"Sucuklu tost, olur mu?"
Parıldayan gözleriyle kafasını salladı.
Ona arkamı dönüp kapalı olan kapıyı kendime çekip çıktım ve hemen ardından kapattım.
Karanlık koridora açık kapıdan vuran ışık, önümü görmemi sağlarken attığım adımla merdivenleri inerek mutfağa girdim. Adımlarımı buzdolabına sürüp kapağını kendime çektim.
Sessizliği kesen saatin, saniye sesi kulaklarıma doldu. Elime yerini bildiğim sucuğu alarak ağzına kadar su ile dolu olan kapaklı karafı elime alarak ayak parmak ucuyla dolabı kapattım.
Tezgahın mermer duvarına asılı olan bıçak ve tahtayı tezgahın üzerine koyarak sucuğu kabuğundan ayırıp doğradım. Ardından ekmeklikten bir ekmek alıp bıçakla ortasını kesip sucukları yerleştirdim.
Tost makinesinin fişini takarak ekmeği içine koyup ağzını kapattım ve bastırdım. Dakikalar sonra sucuğun keskin kokusu burnuma doldu. İçime çekip biraz daha kapağı bastırarak daha güzel pişmesini sağladım. Üst rafın kapağını açıp düz renkte iki tabak çıkarttım. Tost makinesinin de fişini çekip ekmeği kesme tahtasına koyarak ortadan kestim.
Lezzetli görünüyordu.
Tezgahın altından dolabı açarak tepsi çıkartıp tabakları koydum ve çıkarttığım karafı iki bardakla tepsiye koydum.
Acaba Rabia abla aşağı mı gelseydi?
Saçmalama Almıla.
Tepsinin iki kulpunu parmaklarıyla sardığımda balkonun kapısından gelen hışırtılı açılma sesiyle gözlerim oraya kaydı.
Balkondan dolayı içeri giren ışığın farkındalığı yüzünden lambayı yakmamış tezgâhın görünmeyen yerine döşenen ledleri yakıp o ışıkla işimi yapmıştım.
Gözlerimi kırpmadan kapıyı açıp içeriye ayak bastığını görsem de o beni daha fark etmemişti.
Üzerinde bacaklarını saran siyah eşofman ve heybetli gövdesine yapışan kısa kollu siyah tişörtü ile gözlerimi ondan alamamıştım.
Balkonun kapısını ağırca kapatırken cebinde belli olan sigara paketiyle neden balkonda olduğunu anlamıştım. Ancak aydınlanan havanın geç bir saatinde niçin sigara içtiğine de anlam verememiştim.
Kuruyan boğazımı yutkunarak ıslattım.
Kapattığı kapıyla ardına döndüğünde kafasını kaldırıp bana baktı. Loş ışıktan gözüken hareleri bana tutunduğunda süzgeç edasıyla gözlerini dolandırdı.
Adımlarını bana doğru atarken, "Ne yapıyorsun?" Dedi.
Kalp atışım yavaştan hızlanmaya başladığında elimdeki tepsiyi masaya koydum.
"Rabia ablayı uyku tutmadı, su içmeye inerken acıkmış. Ben de tost yaptım onu götüreceğim."
Gözlerinin en güzel tonuyla bana bakıp dudağı kıvrıldı.
"Beni sormayacak mısın?"
Kaşlarımın arasında çukur oluşturdum.
"Anlamadım."
Sabırsız sesiyle güldü. "Neden ayakta olduğumu diyorum, sormayacak mısın?"
"Bir önemi var mı artık?"
Bakışları karardığında sözlerimin etkisiyle gülüşü soldu, sert göğsü hızlanmış tekliyordu. Sert nefesinin sesini sessizliği ele geçiren ortamda net şekilde duymuştum.
Siniri bana mıydı? Eğer öyleyse benim şu an onu öldürmem gerekiyordu.
"Yok, olmamalı." Tok sesi kalbimi paramparça ederken bana bakmaya devam etti.
Gözlerimizi birbirinden ayırıp sonlandırdım.
Elimi tepsinin kenarlarıyla kavradım.
"Öyleyse sormamın da bir anlamı yok."
Tepsiyi kaldırmak istediğimde iri avucu elimi kavradı. Gözlerim ellerimize kaydığında derin bir nefes aldım.
"Biz, bizi anlatıyordun?"
Gözlerine sertçe baktım. Bizi mi dinlemişti.
"Sen bizi mi dinledin?"
Ellerimi hızla avucundan çektiğimde sert bir es verdi. Sinirlenebiliyordu da beyimiz!
Gözleri inatla gözlerimin en içine bakıyordu. "O kadar çok gülüp eğleniyordunuz ki kulaklarımı kapatmam bile işe yaramazdı."
Güldüm. Yalan atıyordu. Barizce belliydi.
"Tamam."
Keskin sesimle gözlerine meydan okuyarak baktım. Dalga geçermiş gibi, onu takmıyormuş gibi...
Parmaklarımı artık soğumaya başlayan tost tabağını koyduğum tepsiye kıvırarak kaldırdım.
Bakışları hâlâ bendeydi.
"Bizi anlatıyordun?" Aynı soruyu ikinci kez sorduğunda içimde tuttuğum cevabını ustalıkla çiviye vurdum.
Kalp, beyine giden binlerce kan damarlarını vücudun her yerine gönderirken, tek bir kurşun bir alışveriş merkezinin elektriğini kestiği gibi tüm kan akışını da durdurabiliyordu.
Başımı eğdiğim tepsiden kaldırıp masaya sertçe koyarak gözlerimi irislerine çevirdim.
"Biz," Dedim işaret parmağımı avucuma büküp tırnak işareti yaparak. "Yanlış anlamışsın, biz yokuz, biz diye bir şey yok! Sen ve ben demek istedin herhalde. Çünkü ben, saatler önce senin tarafından bu biz sıfatıyla çok net bir biçimde uyarılmıştım."
Çene kası, alt ve üst dişlerini birbirine bastırdığından ortaya çıkarken gıcırtısını duyumsadım.
"Ben öyle demek istemedim!" Ayak tabanları bana doğru geldiğinde elimi dur, der gibi kaldırdım.
Durmadı.
Gözlerimi devirerek baktım. "Niye, daha beter şeyler mi söyleyecektin?"
"Hayır..."
Sözünü kestim. "Bak çok mutlu oldum." Gözlerim ruhsuzca yüzünde gezindi.
Kalın kiraz dudaklarını diliyle ıslattı.
Hiç beklemediğim bir harekette bulunarak şaşırttı beni.
"İkinizi dinledim. Daha doğrusu odama geçiyordum. Adım geçince dinlemeye başladım."
Her şeyi... Her şeyi de duymuş muydu?
Rabia ablaya güvenerek Aybars'ı anlatmıştım. Bana kimsenin yapmadığını yapmış, asla bırkamamı üzerine gitmemi istemişti. Ancak asla gururumu da incitmeme mi istemişti.
Sesimi kendimde bulamazken ağzımı açıp iki kelime edememiştim. Aybars'a doğrudan hislerimi söylememiştim fakat dolaylı yoldan itiraf etmiştim.
"Biliyorum."
"Nasıl oldu, kalbimi nasıl ele geçirdi sevgisi bilmiyorum, Rabia abla. Sanki hep vardı, yavaş yavaş doldurdu, sevgisinde taşıdığı şefkati de merhameti de. Sonra alıştım... Okula gitmeye başladım. Orada beni seven erkeklerin ilgisi dikkatimi hiçbir zaman çekmedi. Ama Aybars'ın gözlerime bakışı bile efsunluydu, abla."
Zihnimde yankılanan sesim tüm uzvumun kaskatı kesilmesini sağladı. Ağırca yutkunup bakışları altında kalmışlığımın sıkıntısını gözlerimi kaçırarak geçirdim.
"Anladım." Diye mırıldandım.
"Bir şey demeyecek misin?"
Dudağımı aralayıp konuşmak istediğimde kalbim hızlanmaya başladı.
Gözlerine bakmak bile zor gelirken nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Tutuldum, kaldım.
"Duymuşsun işte. Ne dememi istiyorsun?"
Mutfaktan çıkmak için bir adım attığımda duvar gibi geniş gövdesi önüme set ördü. Gözlerimle Aybars'a bakarken kavisli kaşları alnını karıştıracak şekilde büküldü.
"Almıla!" Diye sert bir sesle tısladı. İki elimle tuttuğum tepsiyi tek eliyle kavrayıp masaya koydu. Çeliğin tahtaya değen sesi mutfakta yankılandı.
"Ne var, ne?"
"Konuşmamız bitmedi!"
"Bitti!" Dedim kesinkes bir netlikle.
Gözlerinin karanlığı, yayılan ışık ile belli olurken bana doğru attığı adımla geriye kaçtım.
Attığı üçüncü adımla kalçam tezhâhın soğuk mermerine yaslandığında ince eşofman üstümden soğuğun etkisi içeri girdi.
Ne zaman mermere yasladığını bilmediğim uzun, iri kolları beni arasına aldı, beli bana doğru eğildiğinde aramıza belli bir boşluk bıraktı.
"Şimdi söyle bakalım, bitmiş mi?"
Aramızda belli başlı bir mesafe olsa dahi, hissettiğim sıcak soluğu yüzüme ve açık olan saçlarıma vuruyordu.
Elimi bacağımın yanında içe bükerek katladım.
Kafamı boyundan sebep kaldırdım. Kaldırırken omuzuma düşen saçlarım da sırtıma dağılmıştı. Bariz bir boy farkı olmadığından rahatça bakabiliyordum.
Gözlerim usulca pembeleşen yanaklarına kaydı. Esmer tenine vuran sarı, parlak ışıkla yüzünü inceledim.
Kızarması kulaklarına kadar çıktığında içimden kahkahalarla gülmek geldi. Güldüm ama dışıma yansıtmadım.
"Farkındaysan başlamadan bitiren ve beni kat-i suretle görmek istemeyen sendin. Şimdi bana, bitti mi, bitmedi mi gibi sorularla gelme. Ben bugün o defteri açılmadan kapattım. Sen de üstüne güzelce bir zırh ördün. O yüzden başlamadan bana ne uğruna kendimi yıprattığımı da hatırlattın."
Kolları beni içine katmak istercesine safını sıklaştırdı. Gözleri, gözlerime denk düştü.
Dudağı tehlikeyle kıvrdıldığında, "Bir de teşekkür et istersen."
Yumruk yaptığım elimi kalçamı yasladığım soğuk mermere dayadığımda baş parmağının baskısının hissiyle duraksadım. Belim dışa doğru bükülüp göğsümü kabarttı.
Kuruyan dudaklarımı ıslattım ve ona istediğini verdim.
"Teşekkür ederim."
Tam da tahmin ettiği gibi olurken parmağının baskısıyla büyük avucunu mermerle birlikte kavradı.
Çekip gitme isteğiyle yanıp tutuştum.
"Almıla," dedi bu sefer de adımla ikazda bulunarak. Sesi yorulmuş, solmaya yüz tutmuş gülü andırıyor. "Sen benimle bir gele-"
Cümlesini kağıt gibi kesen, yukarıdan duyduğumuz Rabia ablanın boğazını patlatırcasına bağıran sesiydi.
Aybars'ın geri çekilmesini beklemeden bileğimi tutan elini çekip sert göğsüne koyarak itekledim.
Ayaklarım merdivenden çıkıp Rabia ablanın olduğu odanın kapısını açarak içeri girdim.
Arkamda hissettiğim ayaklarla Aybars'ında arkamdan geldiğini anladığımda açtığım kapının dışında beklediğini gördüm.
Kalbimden karnıma inen sıvı yumruk etkisiyle beni kendime getirdiğinde, Rabia abla ayakta, eli karnında bana bakıyordu.
Şüpheyle baktığımda bir şeyler mırıldandığını anladım. Tekme atıyor olmalıydı.
Öyle değilse de öyle olmalıydı.
"Tekme sert mi geldi?" Güldüğümde onu da güldürdü ama saniyeler sonra bir inleme firar etti dudaklarının arasından.
"Rabia abla?"
"Ef-efendim?"Titreyen sesi beni korkutuyor, soğuk soğuk terler dökmeye başlamıştı.
"Ağrın mı var?"
"Yok ama biraz öncekine göre fena tekmeledi herhalde."
Yanına gidip eğilerek alnını sildim.
"Emin misin, hiç iyi görünmüyorsun abla?"
"Biraz sancı girdi ama yürüyelim geçer."
Elini tutup yavaş adımlarla odadan çıktık. Aybars bana bakıp, ne oldu der gibi başını salladı.
Her geçen saniye ter döken Rabia ablaya baktım. "Sancısı var ama," dediğimde Aybars yaslandıpı duvardan çekildi.
"Yürüyeyim geçer, abartmaya gerek yok."
Beraber aşağı inip salonda ve holede yürüdük.
Rabia ablanın eli bir anda elimi sıkınca dudaklarının arasından, ah diye bir inleme çıktı.
"A-almıla," titrek çıkan sesiyle elimi tekrar sıktı."Bu yürüyünce geçen sancıdan değil,"diye mırıldandı.
Ayaklarımız durduğunda dudağını sertçe ısırdı.
"Ne o zaman?" Dedim korkuyla.
"Doğum sancısı," beli bir anda öne doğru büküldüğünde elini bırakıp omuzlarını tuttum. Yanımda olan Aybars hiçbir şeyden almadığından, "Aybars, doğum savcısıyım! Koş ambulansı ara."
Telaşını gözlerimle gördüğümde, yüksek sesli tekerlek sesi kulağıma geldi. Rabia ablaya sevinçle döndüm. "Mehmet abi geldi!"
Rabia ablanın dudaklarında hoş bir gülümseme bu kez can buldu. "Artık, rahat bırakabilirim kendimi."
Duyduklarımla gülsem mi ağlasam mı bilememiştim.
Adım sesleri duyulduğunda Aybars eli telefonda kapıyı açmıştı. Mehmet abi son bir hızla içeri girdiğinde Rabia abladan güçlü bir inleme sesi geldi.
"Mehmet abi!" Dedim, endişeyle bağırarak.
Arka arkaya gelen boğuk inleme sesi beni duvara yapıştırırken Mehmet abi kapıdan ayrılıp hemen eşinin yamacına gitti.
"Karım. Yaramazlık mı yapıyor meleğim?"
Rabia abla elini Mehmet abinin omzuna koyup daha yeni fark ettiğim yeşil renkteki askeri üniforması üzerindeydi. Omzundaki eli üniformasını avucunun arasına alarak kırıştırdı.
"Mehmet!" Dedi inleyerek. "Doğuruyorum," İlk ne dediğini iki üç saniye kavrayamadı. Sonra olayın şokundan sıyrılarak Mehmet abi bağırmaya başladı.
"Kızım geliyor lan, Aden'im geliyor!"
Yukarıdan gelen tıkırtılarla Ferhan amca ve Selma teyze de bizimleydiler.
Rabia abla parmaklarıyla Mehmet abinin çenesini sıkıca tutup yüzüyle aynı hizaya getirdi.
"Mehmet, bir sakin ol!"
Mehmet abi karısını dinlemeden, elini karısının beline atıp diğer elini bacaklarının altından geçirerek kucağına aldı.
"Doğum başlamış ama Rabia abla senin gelmeni beklemiş." Dedim kızarak. Ya gelmeseydi ve biz mutfakta değil de dışarıda olsaydık ne olacaktı.
"Başladı Almıla ama kramp giriyordu." Mehmet abi sertçe karısına bakıştığında, "Bakma öyle Mehmet, vallahi yalancı sancı sandım. Hem suyum gelmedi daha. Sakin ol."
Rabia abla konuşurken Mehmet abi onun alnındaki terleri diliyordu.
Selma teyze, Mehmet abinin kucağında ki kadının karnında ki hareketliğe dokundu.
"Sakin ol, oğlum." Dedi emekliliğinden kalan tecrübeyle konuşarak. "Daha inmemiş bile. Arabayla gidin." Soğuk kanlılığı Mehmet abiyi az da olsa sakinleştirdiğinde arabya götürmek için dışarıya çıktı.
"Siz de gidin çocuklar. Biz geliyoruz arkanızdan."
Aybars elini cebine atıp anahtarı babasına fırlattı. Eli, elimi tuttuğu gibi beni de ardından çekiştirirken, heyecanım Ayla'nın doğumunu hatırlatmıştı bana.
"Bir hafta var diyordu sokuk herif!"
"Mehmet! Doğru konuş."
Mehmet abi ise karısını takmayarak söylenmeye devam etti. "Ben dedim, o it hiçbir şey bilmiyor diye! Dinleyen kim. Tutturdun erkek doktor diye. Al sana erkek doktor."
Arabaya geldiğinde Aybars arka kapıyı açtı.
"Kardeşim, dayanamamış mapus damlarında demek ki çıkmak istiyor çocuk."
Aybars'a şirince güldüğümde gözleri bana kaydı.
"Kes sesini, Mehmet! Başlama yine, Doğuruyorum burada senin dediğine bak."
Mehmet abi karısını güzelce koltuğa yatırıp yanına oturdu. Aybars şoför koltuğuna geçerken ben de yanına oturdum.
Aybars, on dakikalık yolu beş dakikada geldiğinde Rabia ablanın canhıraş sesi ve nefes alıp verişi artmaya başladı. Hastanenin acil kısmında inerek Mehmet abinin inmesini bekledik. Acil girişinde olduğumuzdan birkaç kişi gelip tekerlekli sandalyeye Rabia ablayı oturttu. Beraberce içeri girdiğimizde endişeli olan Mehmet abi korkarak bize döndü.
"Alparslan'ı unuttum oğlum ben!" Dedi bağırarak. "Oğlumu unuttum lan, nasıl babayım ben."
Ben ne yapacağımızı bilmeden onu dinlerken Rabia ablanın çığlığı doldurdu her yeri.
Aybars, kendine vurmasını engellediğinde hastane koltuğuna oturttular.
"Bizimkiler alır onu. Geliyorlardır abi, bir sakin ol!"
Sedyeyle çıkan Rabia ablayı gördüğümde oraya gittim.
Gözleri acı çekercesine Mehmet abiye bakarken, "Mehmet..." Karısının sesini duyduğunda ellerini saçlarından çekip ayaklandı. Gözleri karısını bulduğunda yanına gitti.
"Ne oldu bir tanem. Söyle canımın can parçası."
Gözlerinden süzülen yaşlara bir inleme çıktığında Mehmet abi ikisininde acısını hissetmiş gibiydi.
"Alparslan nerede?" Parmakları karısının yanağındaki yaşların üzerinden geçti.
"Unuttum onu..." gözleri, sözleri gibi nasıl yaptım der gibi çıktığında Rabia abla ağlarken güldü.
"Alparslan büyüyünce onu unuttuğunu söyleyeceğim."
"Tamam beraber söyleriz."
Gözleri yeni görüşmesine üzerinde gezindi. "Üzerini niye değiştirmedin?"
"Senin için," ikisi de gözlerinden süzülen yaşlarla gülerken Mehmet abi karısının serum takılan elini alıp dudaklarını bastırdı. Kafasına geçirdikleri boneyi biraz geriye çekip alnını öptü.
Mehmet abi kafasını salladı. "Çıkmanı, çıkmanızı bekleyeceğim."
"Beyefendi sancıları sıklaşıyor bir an önce doğuma almamız lazım. Açılması çok."
Rabia abla eşinin nazikçe tuttuğu elinin üstünü öptü. "Seni seviyorum."
"Ben de seni seviyorum."
Sedye asansöre doğru giderken bir çığlık daha çıktı Rabia ablanın ağzından.
"Bekle bizi, geleceğiz!"
Ve asansöre binip gittiler.
Mehmet abi elini yumruk yaptığı gibi ağzına götürdü.
"Ya bir şey olursa, ne yaparım ben. Daha bir hafta vardı."
Aybars, elini omzuna atıp sıktı. "İyi düşün iyi olsun abi, giderken nasıl neşeliydi görmedin mi? Çok kuruyorsun kafanda."
"Babaaağğ." Küçük bey'in sesi tüm hastaneyi doldurduğunda arkamı döndüm. Annem, babam, abim, Ayla, Selma teyze ve Ferhat amca ve küçük bey... Hepsi buradaydı. Küçük adımlarla koşarak babasına gitmişti. Mehmet abi duyduğu gibi oğluna dönüp eğilerek kucağına aldı.
"Kardeşim mi doğuyor?"
"Evet oğlum. Demiş ki abim evde daha fazla yalnız kalmasın hemen geleyim."
Oğlu kıkırdayıp babasının kucağına pinedi.
"Çok seveceğim kardeşimi, ona bissürüü hediyeley alacağım. Ayaba süymeyi öretcemm."
Hepimiz güldüğümüzde Mehmet abi,"Tabii, ona abi nasıl olunur göstereceksin babam."
Yanaklarını öptüğünde, Alparslan kıkırdayarak elini babasının yüzüne koyup uzaklaştırmaya çalıştı.
"Ta-tamam... Babacık, yapmaa."
"Abi mi olacaksın sen?"
Alparslan başını salladığında, "Kadeşimin adını ben koymak isteyim." Dedi büyük bir ilgiyle.
"Neymiş bakalım?"
"Almila olsunnn, lüppen lüppenn."
Gözlerim şokla açıldı.
"Niye oğlum?"
"Almila'lay çok güzel oluyor. Kaydeşim de öyle olsun."
Mehmet abi bana baktığında ne diyeceğimi bilememiştim, insanın başına hergün gelmezdi ki böyle bir olay.
"Sizin kararınız ama çok mutlu olurum."
Alparslan'nın sırnaşması sonucunda ameliyathaneye gittiğimizde bizi yönlendirmişlerdi.
"Almila, senin de kadeşin vamışş," kucağımdan hareketlendiğinde yere indirip diz çöktüm. "Evet, adı da Ayla..."
Elimi tutup üzerine öpücük kondurduğunda güldüm. Büyümüşte küçülmüş hali kırmızı yanaklarını ısırmamı söylüyordu. "O da güzel ama sen gübgüzelsin."
Saçlarını karıştırıp yanağından öptüm. "Duymasın, üzülür."
Beni dinleyip Aybars'ın yanına gitti.
"Ciyad, al beni kucanaa," bir çocuğun sevdiği tek şey kucaktı sanırım. Hiç inmek istemiyorlardı.
Aybars eğilerek onu kucağına alarak kolları arasına girdiğinde küçük bacaklarını beline doladı. "Aybas, kadeşim benimle oynar deeğil mi?"
Gözlerimi arada kaçırsam da konuşmalarına ortak olmamak imkansızdı.
"Evet ama azıcık büyümesi gerek Arslan, sonra istediğin her oyunu oynayabilirsin."
Alparslan kafasını salladığında, "Adını sen de beğendin mi? Bence çokksell."
Aybars'ın gözleri anlık bana kaydı, "Beğendim, çok güzel."
Gözlerine bakmak istemediğimden çektim ve hemen ardından kapının açılmasıyla Mehmet abi ayaklandı.
Hemşire kucağında ki mavi örtüye sarılı bebekle çıktığında, "Bebeğin babası?" Diye sorduğunda hep beraber kahkaha attık. Ameliyathane de cümbür cemaat bulunduğumuzdan hemşirelerden böyle bir sorunun gelmesini normal karşılamıştık.
Mehmet abi bebeğinin yanına gittiğinde, "Benim, benim kızım." Hemşire gülümseyerek iç çekip ağlayanbebeği babasının kucağına bıraktığında hepimiz başına toplanmıştık.
"Süt kokulum," diyerek ilk kez konuştu kızıyla. Burnunu boynuna yaklaştırdığında bu öyle bir andı ki gözlerim doldu. "Hoş geldin aramıza, babacığım. Benim güzel sabırsız, nazlı kızım."
Küçük ağzı bir açılıp bir kapanıyordu. Saçları sapsarıyken küçücük bebeğin bu kadar saçlı doğmasına şaşırmıştım.
"Anne şuna bak saçları çok fazla."
"Bazılarında oluyor."
"Sen keldin, Almıla. Aylar sonra saçın çıkmaya başlamıştı." Gülerek benle dalga geçen abime gözlerimi devirdim.
"Kerim!" Babam kızgın tonda abimi uyarırken babama öpücük yolladım.
Hemşire hanım çocuğu kucağına aldığında, "Vücudunun sıcaklığı geçmeden giyindirmemiz lazım." Dedi.
Mehmet abi kızını içi giderek verse de, "Karım, o nasıl?"
"Hiçbir sorun yok, annemiz gayet iyi birazdan normal odaya alacağız. Emzirmek için."
Rahat bir nefes verdikten sonra arkasına döndü. Aybars ve abimi gördüğünde gülerek birbirlerine sarıldılar.
"Baba oldum lan, baba!"
"Allah analı babalı büyütsün kardeşim." Dedi Aybars eliyle sırtına vurarak.
"Asker babanın yiğit kızı oldu desenize. Kaç erkeğe diz çöktürecek..."
Abim fitili ateşleyince Mehmet abi, "Döverim Kerim. Diz çöken her erkeği sıra dayağına çekerim. Yaklaşmasınlar benim bebeğime."
Abim gür bir kahkaha attı. "Bu şimdiden başladı Allah sabır versin Rabia'ya."
Konuşma burada biterken, Rabia ablayı hazırlayıp çıkartmışlardı.
Onlar odaya girerken fazla kalabalık etmemek için hastanenin bahçesine çıktık.
"Çocuklar biz bir on dakika gidip geliyoruz."
"Nereye anne?"
"Bebeğe birkaç parça giysi alalım şimdi giyeceği üst yoktur." Doğum erken olduğundan yanlarında eşya bulundurmamışlardı hallice.
"İyi düşünmüşsünüz, altın almayı unutmayın." Abim cüzdanını çıkarttığında, Aybars durdurdu.
"Biz sonra alalım."
"Aklında bir şey mi var?"
"Evet."
"Tamam o zaman gidelim biz. Almıla geliyor musun?"
Burada Rabia ablaya yardım edecek iki kişiden biri olduğumdan başımı sağa sola salladım. "Siz gidin. Ben burada kalayım ihtiyacı olur."
Bizimkiler gittiklerinde banka oturacaktım ki, Aybars'ın, "İçeri girelim, geç oldu." Demesiyle durdum.
Ona bakmadan, "Sen gitmek istiyorsan git. Ben biraz burada kalacağım."
Derin bir soluk aldığında baş parmağının tersiyle alnını kaşıdı. "Hasta olursun. İnat etme işte."
"İnat etmiyorum."
"Bekle beni burada." Eliyle benim beklememi istediğinde sadece bakmakla yetindim. Bana sırtını dönüp çıkışa doğru ilerlediğinde yere sağlam basan ayakları omuzlarına eşlik edercesine iri ve genişti.
Aybars gözden kaybolduğunda sırtımı bankın demirliğine yaslayıp kafamı geriye yatırdım.
Gözlerim aydınlanan havayla kaybolan tek tük yıldızları seçerken bir damlanın yanağıma düştüğünü hissettim.
"Almıla?"
Kafamı sağa çevirdiğimde tanıdık bir sima görmeyi beklemiyordum.
"Ardıç," Elinde dumanı tüten kahveyi gösterdiğinde almak istemedim ancak uzattığında yerimden doğrularak aldım ve ortaladığım bankın köşesine kaydım.
"Teşekkür ederim."
"Yeni almıştım, içmedim hiç." Açıklamasına gülümsedim.
Üşüyen ellerimi kağıt bardağın etrafına sardım.
"Hangi rüzgar attı seni buraya?"
Galiba burada hiç işim olmasa bile yanlış anlaşılacaktım.
"Bir tanıdığımız bizdeyken doğumu başladı. Apar topar geldik."
Başını salladı, "Ben de bu sefer Cihad'a bir şey oldu sandım."
Güldüm.
"Yok biz o işi bitirdik."
"Nasıl?"
Getirdiği kahveden bir yudum aldığımda ağzımda oluşturduğu sıcaklığından dolayı tadını alamamıştım. Dudaklarımdan uzaklaştırdım. Ona cevap vermek isteyişim gelen kişiyle kalmıştı.
"Ardıç?"
Tekrar çiseleyen yağmur damlaları Aybars'ın bastığı yerlerde pat pat sesleri çıkartıyordu.
Ardıç yanımdan kalktığında ikisi de uzattığı elini birleştirip kafalarını tokuşturdu. Sarılırken Aybars'ın gözleri bana bakarken elimdeki kahveyi oynattım. Gördü, kaşları çatıldı.
Hani bir şey yapmayacaktın?
Yapmıyorum ki... Kendim gibi davranıyorum.
"Yine yolların ben olmuşum." Ardıç'ın büyük ukala tavrıyla söylediği cümleye ona eşlik ederek güldüm. Birbirlerinden ayrılınca Aybars'ın elindeki deri ceketi gördüm.
Somurtarak homurdandığında, "Bırakamıyorum seni, hayatım." diyerek yanıma geldi. "Al giy yağmur artacak gibi." Omuzlarımı silktiğimde soğutmak istemediğim kahveyi ağzıma götüreceğim de uzun iri parmakları bardağı altından tutarak elimden aldı.
"N'yapıyorsun Aybars?" Dedim sıkılmışcasına.
"Kahvemi yudumluyorum."
Kaşlarımı çattım. "Bu benim kahvem, git kendine al."
Kahveyi dudaklarının arasına koyup büyükçe bir yudum alıp yuttu.
"Şimdi de benim oldu... Hem içtiğim en tatlı kahve olabilir."
Olabilir mi?
Sadece ona mı takıldın?
Gözlerimi devirdiğimde bu tutarsız davranışına ne çare bulacağımı bilemiyordum. saatler önce beni üstü kapaklı uyaran o değilmiş gibi konuşuyordu.
"Son kahven olur inşaAllah!"
Cevabı gülmek olurken tek eliyle tuttuğu deri ceketini önce sol kolunu sonra sağ kolunu omuzlarıma düzelterek bıraktı.
"Alınıyorum bak."
"Geber."
"Üzülürsün ama."
Elimi açıp avucumu gözüne soktum. "Kına yakacağım."
"Ağlarsın bak."
"Evet," dediğimde Ardıç'a dönüp, bak ben biliyordum dercesine baktı. "Gülmekten ağlayacağımı ben de biliyorum."
Ardıç kahkaha atarak, "Aldın mı cevabını?" Bana yumruk yaptığı elini uzattı. Dudaklarım kıvrıldığında parmaklarımı içe katlayıp tokuşturdum.
Aybars, aniden ayağa kalktığında Ardıç'ın alarmı ötmeye başladı . Yerinden kalkarak elini beyaz önlüğünün cebine attığında, "Acilden çağırıyorlar, kendinize iyi bakın. Görüşürüz."
Arkasını döndüğünde bağırdım.
"Kahve için teşekkürler!"
Beni duyunca dönüp güldü, "Ne demek afiyet olsun, zift gibiydi ama."
Aybars, tatlı dememiş miydi?
Değilmiş..
Yani şair burada tatlı ola- Sus!
Durgun gökyüzüne bakıp,"Aybars abi," dediğimde bana öyle bir çevirmişti ki kafasını kütleme sesini dumuştum.
Eli boynuna gitti. Sertçe yutkunup dudaklarını diliyle ıslattı. "Abi?"
"Niye şaşırdın anlamıyorum." dedim gülümseyerek. Şeytan seni görse yolunu değiştirirdi, Almıla... "Bunu kastetmemiş miydin?"
Bir kez daha bir yutkunma geçirip gözlerime baktı. "Evet, kastettiğim buydu."
Bir erkek ya yakışıklı ya da çirkin olurdu. Aybars'ın yakışıklılığı güzelliğiydi. Kusursuz yüz hatları kalemle çizilmiş gibi burnu, kemikli yüzü olmasına rağmen dolgun elmacık kemikleri, gülünce çıkan gamzeleri...
"Ama?"
"Konuşmamız yarım kalmıştı."
"Bence konuştuk ve bitti."
Saatler su gibi akıp geçerken şimdi Rabia ablanın yanında kucağında ki bebeğine bakıyordum.
"Ee, bu da Rabia'ya benziyor." Dedi abim, bir tespitte bulunarak.
Gözlerimi bebekten alıp abime baktım. "Başka kime benzeyecekti sanki, ya anneye ya babaya benzer."
Gözleri hala kapalıyken beyaz eldivenli elleri annesinin göğsünü bulmuştu. Kırmızı teni daha açılmamıştı bile.
"Rabia, ben isim düşündüm."
Mehmet abinin dediği ile Rabia abla doğrulmaya çalıştığında omzuna bastırdı.
"Ne! Söyle çabuk?"
Mehmet abi bana baktığında omuzlarımı kaldırıp indirdim.
"Alparslan Almıla olsun istiyor."
"Sen?"
"Hâlâ aklımda Aden, var."
Rabia abla güldüğünde,"Çok mu istiyorsun Aden olmasını?" Dedi.
"Çok... Olmasın mı?"
Rabia abla kucağında kıpırdayan miniğe bakmak için başını eğdi. Dudakları bebeğin burnuna değdiğinde oradan çekip burnunu boynuna koyup kokladı.
"Mihrimah Aden Almıla Yıldırım, hoş geldin yepyeni hayatımıza..."
Mehmet abi baştaki isimle birlikte başını hızla kaldırdı. "Ne, ne Mihrimah'ı?"
Odadakilerle beraber gülüşlerimizi tutarken tek ciddi olan Mehmet abiydi. Adam duyduğu isim ile öyle bir yüz ifadesine bürünmüştü ki gören küfür etti sanırdı.
"Bebeğim, sen kendi istediğin adı koydun. Ben de istediğimi... Eşitlendik işte."
Rabia abla gayet rahat tavrıyla bunu söylerken Mehmet abi içi giderek kızına baktı. Sonra birden anlamadığımız bir zaman diliminde kahkahayı patlattı.
"Mih... Mihrimah...Hahha, artık sen mutfaktayken Mihri-mahh, gel kızım diye çağırırsın."
Onun böyle Rabia ablanın seçtiği isimle dalga geçmesine karısından büyük bir uyarı geldiğinde susmayıp devam etti.
"Hatta Mahhh, Mahh diye bastırırsın söylerken. Hahahahahaha..."
Gülüşünden bebek bile etkilendiğinde huzursuzca yerinden kıpırdadı.
Rabia abla eşine öfkeyle baktıktan sonra bebeğine dönüp yüzündeki öfkeli hali atarak gülümsedi pışpışlayarak, "Mihrimah Aden Almıla, sen babana bakma, bebeğim. O isimden anlamaz. Seni ben sultan yapacağım."
Mehmet abi bize odadakilere dönüp eliyle mışıl mışıl uyuyan bebeklerini gösterdi. "Benim yeni doğmuş bebeğime tarihi isim bıraktı."
"Aden'den iyidir."
"Yavrum, neresi iyi Allah aşkına! İkisini yan yana mı koyuyorsun? Sen isim seçme, sana yasaklıyorum."
Rabia abla onu takmayarak, "Mihri'm, Mah'ım ben sana bir isimden iki anlam çıkarttım. Bence sen en çok bu isme bayılacaksın."
"Ele geçirme kızımızın kafasını! Değil mi kızım?"
İsim kavgasının dozu inatla artacağını anladığımızda ben araya girdim.
"Bence isme Alparslan karar versin?"
Adını duyan küçük bey pıtı pıtı gidip annesinin yattığı yatağa çıkmaya çalıştı. Tabi boyunun ufaklığından başaramayınca babasının yardımıyla kardeşine baktı.
"Almıla olsun, anne. Lüüppeeenn."
Rabia abla Mehmet abiye baktığında ikisi de sanki az önce isim kavgası yapan çift değilmiş gibi başlarıyla oğullarını onayladılar.
"Olsun ama ben, Mihrimah diye de çağırırım."
"Hahaha. Ben de böyle gülerim. Oğlum en güzel ismi seçmiş, bence Aden Almıla olsun."
Rabia abla uzunca bir oflayıp kafasını salladı.
"Aden Almıla olsun ama Mihrimah'da göbek adı olsun...Hı?"
Karısının alnını öpüp, güldü. Gerçekten bu ismi sevmediği yüzünden okunuyordu. Karısının kucağında ki kızını aldı.
Kızının kulağına yaklaşarak ismini güzelce fısıldadı. Küçük bebeğin dudakları, mırıltılara uyarak kıvrıldı. Hemşire emzirmek için bizi çıkarttığında öncelikle çifti tebrik edip iki bebeği de öptükten sonra günün tüm yorgunluğunu alacak bir uyku çekmek için buz gibi olan çarşafın arasına girip uyudum.
•••
Dışarıdan yükselen gürültülü sesleri işittiğimde gözlerimi ilk başta açmakta zorlandım. İşaret parmağımla göz pınarımda ki çapaklanan yeri sildim.
Odamın içine çöken şafağın karanlığı yatağımda doğrulttu. Elimle şakaklarımı ovup bağırış sesine kulak verdim.
"Oğlum!"
Annemin canhıraş sesine karşı pikeyi bacaklarımla itip yataktan hızlıca çıktım.
Odamın kapısını açtığım gibi aşağı indiğimde evin kapısı açıktı. Bizim evin kapısı bu saatte duvara dayalıydı. Gözlerimi kapatma isteğini bir kenara atıp ayaklarıma kuvvet verdikten sonra kapıdan çıktım.
Camlara ve balkonlara çıkan meraklı mahalleliye tedirgin bir bakış atıp bahçenin açık demir kapısından da çıkarak on-on beş kişinin yere baktıklarını gördüm.
Annemin, "Oğlum, kim yaptı sana bunu!" Diyen sesi şafağın buz gibi soğuğunda kristal olup zemine saplandığında, "Anne, ne oluyor?" Ayaklarım bana ihanet eder gibi topluluğa ilerlediğinde ambulansın sesi uğuldayarak kulağıma ulaştı.
"Çekil... Çekilin!"
Kalabalığı aştığımda uzun bir beden ve o bedenin karnındaki kanın akarak asfalt zemine süzüldüğünü gördüm.
Omuzuma değen el beni kendine çekse de itekleyerek kafasını görmek için önümde ki kilolu amcayı kenara çekip yerde yatan adamın yüzüyle kalakaldım.
Abim, Kerim Fatih Gök.
Kurşun yediği bedeniyle kanlar içinde gözleri kapalı bir şekilde yerde boylu boyunca yatıyordu.
Bölüm sonu,