"Seni seviyorum.. Ama," dedi. Okuduğum kitap ve devam etti, "İsterdim ki bu senin karnını doyursun,yaranı onarsın,üstünü örtsün,
hiç olmadı bir cam pencere açsın, içine su serpsin,sırtın okşansın ve sen uyurken etrafa göz kulak olsun.Oysa hiçbir şey yapmıyor.Yani seviyorum ama bunun bu kadar oluşu beni kırıyor.
Sevmek?
Düşünün..
Şuan arabadasınız ve son sürat arabayı ormanlık bir alanda sürüyorsunuz arabanın tekerleklerinin taşlara sürtünmesini ve çukurlara girip çıkmanızı umursamıyorsunuz. Düz yol ama size terler döktürüyor. Hatta direksiyonu kaybetme ihtimaliniz var ama ilerliyorsunuz..karşınıza uçurum mu yoksa duvar mı çıkacağını bilmeden gidiyorsunuz.
Sevmek bana göre budur. Bilmediğin bir yolda karşına ne çıkacağından habersiz bile bile o yol'a atılmaktır.
Meğer ben de küçüklüğümden belli bu hissi tadıyormuşum farkında olmadan. O 6 harf'e kendi mi o kadar sığdırmışım ki ben benliğimden çıkıp o olmuşum.
Bedenim bana ihanet edip kalbimi dinliyordu. Yanına gittiğim de, gözlerine baktığım da, her konuştuğun da oynayan dudaklarını izlediğim de.. Anlar diye gözlerimi çektiğim de. Kalbimin gümbürtüsü duyulacak diye saçmalayıp orayı terk ettiğim de..
Tek sorun bu iki kişilik bir ilişki değildi. Tek taraflı bir sevgiydi ya da platonik her neyse.
Güçlü değildi. Değildim.
Bu saatten sonra kurduğum tüm hayaller ateşe düşüp kül olmuştu. Yalnızlığa mı düşmüştü, çekip o yalnızlıktan onu çıkartan ben olmayacaktım. Ben artık onun yanında bu lafından sonra bir saniye bile durmayacaktım.
Aybars dudaklarını araladığında,"En doğrusu bu," kafamı gülerek salladım.
Tek yaptığı korkaklıkken yüzüne şimdilik vurmak istemedim.
Ayaklarım burada durmamı daha fazla gururuma yediremezken onun yanından geçtim. Eskiden kolumdan tutup durdururdu. Yapmadı, tutsaydı belki değişebilirdi ama değişmesini istememişti.
Sözleri ilk defa bu kadar yüreğime işlerken kırıldığım yerler cam gibi kalbime battı. Sevgisi olmayan bir adamın yüreğini taşımak zorken kelimelerinin girişi kan revan etmişti ve başlamadan bitti.
Kapıya adım atacağım sıra Mehmet abinin elinde telefonuyla koşarak bize doğru gelişini izledim.
Yüzünde bir telaş sezdiğimde, "Cihad!" diye bağırışını duydum.
Aybars'da ters giden bir şeylerin olduğunu anladığında yanına gitti.
"Ne oldu abi?"
"Kışlaya acil gitmem lazım. Rabia ve bebeklerim önce Allah'a sonra sizlere emanetler."
Geri dönerek aynı yere gittiğimde, Aybars'ın,"Dur oğlum bir, önemli bir şey mi var?"
Kafasını bilmiyorum der gibi salladı.
"Telefonum susmuyor ki, üst rütbeliler çağırmış kimse bir şey bilmiyor."
"Nasıl lan! Öyle iş mi olur?" Telefonu tekrar çalmaya başladığında, "Bilmiyorum abi, bilmiyorum." Bize cevap verdikten sonra bakarak açtı.
"Emredersiniz komutanım... Evet, birazdan çıkıyorum. Tamam... Geliyorum komutanım... Evet, yarım saate oradayım. Sağ olun komutanım."
Telefonu kapatıp cebine koyduğunda Aybars önüne geçti. "Ara bizi. Yengem de yeğenlerim de bize emanet. Hayırla git gel."
Arabasına binip tekerlekler toz olana kadar gaza basarak gözden kayboldu.
İçeri geçip hiçbir şey olmamış gibi Rabia ablanın yanına oturduğumda, "Gitti mi?" dedi.
"Evet."
Elini karnının üzerinde gezdirip dudağını büzdü.
"Yıllar geçti ama hala alışamadım gidişine. Hep böyle mi olacak? Hep bir yanım yarım mı kalacak benim, çocuklarımın?"
Elimi karnına koydum, "Düşünme öyle şimdi, bebekte üzülür. Geleceğim, dedi mi sana?"
Kafasını salladı. "O zaman gelir, merminin ucunda olsa bile, Türk askeri sözünde durur."
Gözünden bir damla düştüğünde göz ucuyla bana bakıp sildi. Bir zamanlar annem de böyleydi, hatta babamla ettiği kavgaları bile bilirdim. Sahi kim karısının doğumuna gelemezdi?
Elimi sırtına koyup geçen bir saat içinde herkes veranda da otururken telefon sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
"Alo, Mehmet! Nasılsın, geliyor musun?" Rabia ablanın peşpeşe sorduğu sorulara cevap olarak elini karnının üstüne koymasıyla doğruldum.
Mehmet abi ne dediyse bir saattir Rabia ablanın kafasında kurduğu kara bulutlar dağılmak yerine büyümüş, çatık alnı ise daha da çatılıp kırışmasına neden olmuştu.
"Neden gelemiyorsun? Mehmet! Hamileyim ve doğurabilirim, bunu biliyorsun değil mi?"
Telefonun diğer tarafında gelen ses Rabia ablanın dolmakta olan gözlerindeki yaşlar dökmüştü.
"Tamam... Bekliyoruz, bera-ah. Kızımızı unuttum diye kızdı galiba babası, o da bekliyormuş bizimle... Allah'a emanetimsin sen de. Bizi merak etme." Vedalaştıktan sonra telefonu kulağından çekti.
Babam kapanan telefonla konuştu.
"Ne olmuş kızım?"
Rabia abla derin bir nefes aldıktan sonra, "Gizli dedi, Çetin amca. Zaten göreve çağırdıklarında pek bir şey söylemez. 'Görev geldi' der, ve gider. Bana da böyle iki çocuğumla, beklemek düşer."
"Kim ister karısını, çocuğunu bırakıp gitmeyi, kızım. Kimse istemez! Lakin birilerinin yaşaması için birilerinin toprağa al bayrağa sarılı şekilde girmesi gerekir. Sen içini ferah tut ki Mehmet'de karısından güç alsın."
Rabia abla babamı dinledikten sonra yerinde o sihirli sözcükleri düşmüş gibi kendine gelip omuzlarını dikleştirip karnına zarar vermeyerek doğruldu.
"Birilerinin yaşaması için, birilerinin ölmesi gerek."
Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi yumdum.
Annem, "Ne yapalım, burada mı oturalım bize mi gidelim?"
Sözleri Rabia ablaya olduğundan, "Yok Elif teyze, rahatsız etmeyelim sizi. Hem Alparslan uyudu. Eğer uyanırsa huysuzlaşır, babasını görmek ister."
Annem, ne rahatsızlığı dese de oğlunun babasına olan düşkünlüğünü anlatınca kabullenerek sustu.
Babam oturduğu yerden dizlerine vurup ayağa kalktığında, Ferhan amca ve Selma teyze de ayaklanmıştı.
"Bize o zaman müsaade, devrem." Diyerek, vedalaştığında ben de onların arkasından yürümeye başladım.
"Çetin amca!" Kapıya kadar bize eşlik ettiklerinde Rabia ablanın yüksek sesi bizi durdurmaya yetmişti. Arkamızı döndüğümüzde gülümseyen yüzü bir telaşın olmadığını bize sunduğunda babam, "Efendim, kızım." dedi.
Sabırsız bakışları beni bulduğunda çekip babamda durdu. "Almıla benimle kalabilir mi?"
Gözlerimi Rabia abladan alıp yanımdaki babama baktım. "Bilmem ki Rabia, kendi isterse kalsın." Babam kararı bana bırakmıştı.
Holedeki tüm bakışlar bana döndüğünde anneme kısaca baktım. Başını salladığında, "Kalırım tabi ki de," diyerek Selma teyzeye baktım. Bakışlarımla ne demek istediğimi anladığında Ferhan amca babamın yanındaki bedenimi kendisine çekti.
"Burası senin de bir evin mavi gözlüm, dilediğin zaman kalabilirsin." Ferhan amca böyleydi. Beni kendi çocuğu gibi sever, ayrım yapmazdı. Zaten beni bu aileye bağlayan da beni seven ailem gibi sevgilerini hiç eksik etmemeleriydi.
Babam,"Bir şey olursa arayın," dediğinde abim ve Aybars, kendi dillerinde bir şeyler konuşurken avuç içlerini birbirine vurup kafaarını tokuşturdular.
"Haberdar etmeyi unutma kardeşim."
Aybars elini abimin omzuna koyup sıktı.
"Ederim kardeşim."
Ailemle vedalaşmam bittiğinde kapıyı kapatıp azalan bireyler olarak oturma odasına geçtik.
Ferhat amca ve Selma teyze odanın içinde ki krem renkli tekli koltuklara otururken Aybars ve Rabia abla orta büyüklükte olan koltuğa oturmuşlardı.
Ayakta durmanın bir fayda etmeyeceğini düşündüğümde, "Ben de buraları toplayayım o zaman."diyerek sessiz ortamı açtım.
"Sonra toplarım mavişim, otur sen." Kafamı sağa sola salladım. Yanına giderek yanaklarını avuçlarımın arasına alıp öptüm.
"O olmaz işte Selmoşum, boşuna beni bu yaşıma getirmedin. Asıl sen otur ben yapayım."
Rabia abla güldüğünde yabancılamadığını da anlamıştım -ki zaten tanıamdığı kişiler değildi ancak o zaman neden beni yanında istemişti ki?
"İlahi kızım, ben ne yaptım sanki." Abime ve bana annem yokken verdiği emekleri yok sayarken alçakgönüllülük yapması bir kez daha öpmemi sağlamıştı sadece.
"Bizim için saçını süpürge ettin, yetmez mi?"Gözlerim duvara asılı olan saati bulduğunda on iki olduğunu gördüm. Bakışlarım iki büyüğün üzerinde gidip geldiğinde, "Tüm gün emrinize amadeyim, sayın, Dük Ferhan ve Düşes Selma..." Önlerinde eğilerek elbisem varmış gibi eşofmanımı tutup reverans yaptım.
Odadakiler hep bir ağızdan kahkaha attıklarında utanarak, harekete geçtim.
Orta boy sehbanın arkasındaki koltukta oturan Aybars'ın varlığıyla derin bir yutkunma geçirirken adımlarımı oraya yöneltip bacağının değdiği sehpanın üzerinde ki iki çay bardağını ve çerez kâsesini almak için eğildiğimde kulağıma çalınan ses ile duraksadım.
"Hay sikeyim... Sen hep böyle güzel kokar mıydın sen gül güzeli?" Duymayacağımı sanıyordu ancak mırıltısı kalbimin titremesine sebep olunca nefesimi tutup ellerimin de olaya dahil olmasını istemediğimden çay bardakları ve çerezleri gidip gelmemek elime alarak arkamı döndüm.
Dönüşüm heyecanlanan aptal kalbim ile farklı bir reaksiyona girmiş bunu da dizimi sehpaya vurarak göstermişti. Sıcaklık anında derime ter misali işlerken Aybars'ın bana bakan gözlerini sırtımda hissetmiştim.
"Mavişim," Diye ayaklanan Selma teyzemi elimle durdurdum. "Size bugün ben bakacağım dedim ama, galiba kendimi sakatlamadan bitirmeyeceğim." Dizimdeki sızı kaybolduğunda elimdekileri mutfağa götürdüm.
Bizim için birer kahve yapıp, Rabia ablaya süt ısıtarak tepsiye koyup odadan içeri girdim.
İçimdeki çekingen kızı bir kenara atıp boğazımdaki yumruyu yutkunarak Selma teyzenin ve Ferhat amcanın kahvesini verip kenara çekilen sehpa ile önü açılan yerde rahatça Aybars'ın yanına gittim.
Uzun, iri parmaklarıyla kahveyi dibliği ile birlikte alırken gözleri yaydan çıkan bir ok gibi bana kilitlenmişti.
"Eline sağlık kızım, Allah isteme kahveni de içmeyi bize nasip etsin." Aybars'ın gözleri babasının sesiyle kısılıp derinden çatıldı. Hâlâ tepside olan elini işaret ettiğimde kısıkça öksürüp yutkundu.
Kahvesini aldıktan sonra geri çekildim.
"Amin, Ferhat amca."diyerek mutsuzsa gülümsedim. Oğluna kaldıysak eğer zor, dedim içimden.
Büyük kulpu bardağa doldurduğum sütü, Rabia ablaya verip elimdeki tepsiyi kenardaki sehpaya bırakarak Kahvemi alıp az önceki yerime oturdum.
"Bal yok değil mi?"
"Evet, ama istersen bırakayım." Dedim ayaklanarak. Elini dizime koyup durdurdu.
"Alerjim var, Almıla. Söylemeyi unuttum, iyi ki koymamışsın."
Yerime oturarak elimdeki kahveden bir yudum aldım. Kahvenin kokusu burnuma dolduğunda gözlerimi kapattım. Yaklaşık üç senedir her türlü kahveyle haşır neşir olmuştum.
Kahveler içilip tepsiye konulduğunda geçen yarım saatte Ferhat amcanın esnemesi bizi güldürmüştü.
"Sizi de yerinizden etmiş gibi oldum Ferhat amca, kusura bakmayın." Rabia ablanın düşünceli sesiyle Ferhat amcanın kaşları oğlu gibi çatıldı.
"Kusur falan, başımızın üstünde yeriniz var kızım. Gelin sık sık. Yaşlandık artık."
Ferhat amcayla yaptığımız sohbet, uykusunun gelmesiyle sonlandığında, "Allah rahatlık versin güzel kızlarım." Diyerek odasına gitti.
Oda da dört kişi kaldığımızda Selma teyze, "Kızlarım, yatıyor musunuz?"
Rabia ablanın yorgunluğu ve yüzüne yansıyan telaşını hissettiğimden başımı yukarı aşağı salladım.
"Çok uykum var benim." Elimin tersini açtığım ağzıma götürüp kapattığımda yandan bakışım bana inanmadığını haykıran ukala bir tavır alan Aybars'ı bulmuştu. Gözlerimi ondan çektim.
"Misafir odasında Rabia kızım sen kal. Rahat rahat uyu." Ben kafamı salladığımda, "Almıla'ya da oradaki tekli kanepeyi açayım."
Rabia abla dikkat ederek ayaklandığında beraber Selma teyzeyi takip ederek ikinci kata, misafir odasına geldik.
"Selma teyze, Alparslan'ın uykusu hafif, uyanmasın. Biz hazırlarız yatağı sen de uyu."
"Evet, Selmoşum sen git artık. Ben çarşafı, yastığı çıkartırım kendime." Selma teyze küçük çocuklara bakar gibi bize baktıktan sonra karar vermiş olacak ki başını sallayıp yanımıza gelerek saçlarınızın üzerine öpücük kondurdu.
"İyi geceler, kuzularım benim." Rabia abla yatağın üzerinde kıpırdandığında, "Birileri yine sinirlenmiş." Hiçbir şeyi anlamadığımdan eliyle karnını gösterip güldü.
Saatler önceki neşesiz hâli, karnındaki canavar ile kayıplara karışıp, gülünç bir tebessüm oluşturmuştu yüzünde.
Selma teyze eğilip benim içeride yaptığımın aynısını yaparak karnında nasırlı elini gezdirip öptü. "Ben seni hiç unutur muyum? Sen benim ilk kız torunumsun."
"Selma teyze daha karnımdayken kendine pay çıkartıyor, doğunca kim bilir nasıl canımıza okuyacak."
"Bırak oynasın, seni hissetsin Rabia. Ne güzel rahat bırakmıyor seni. Çok ararsın bak bu günlerini. Hamilelik bir başkadır."
Karşımda iki adam yetiştiren yiğit bir kadın vardı. Abimi, beni kendi çocuğu gibi bağrına basmıştı. İlk buraya geldiğimiz zamanı hatırlıyordum. Selma teyzenin büyükçe olan karnı zihnime kesik kesik düşüyordu.
Ferhat amcanın karısının karnından düşmeyen eli, hep sanki düşecekmişcesine sarmalayan kolu. Sonra ise; bir gün o bebek hiç karnına girmemiş gibi çıkıp gitmişti.
O zamanlar yaşımdan dolayı pek anlamıyordum ama şimdi konuşulanlar, yakılan ağıtlar aklıma geldikçe bebeğini kaybettiğini biliyordum. Ancak hiçbir zaman haftalar kala düşen bebeğin sırrını ne ben ne de çocukluğum anlamamıştı.
Sadece kız denilmişti. Kızı olacaktı. Bana bir arkadaş gelecekti. Onun heyecanıyla yanıp tutuşuyordum aklıma düştüğünde. Evimin yolundan çok gittiğim yol hep onların eviydi.
Bir gün hayalini kurduğum arkadaşım durdur yere kaybolmuştu. Aylarca Selma teyze ile birlikte ağlamıştım.
Biri kaybettiği bebeğine diğeri hayalini kurduğu oyun arkadaşına ağlamıştı.
Araya yıllar girince unutulup gitmişti fakat Selma teyzenin yüzündeki burukluk yıllar geçse de ilk gün ki gibi tazeydi.
Yanına giderek kollarımı boynuna sarıp kocaman yanaklarına öpücük kondurdum.
"Senin merhametli yüreğini öperim kadın. Torununu da düşünürmüş."
Hemen kolunu belime sardı. Alnıma öpücük kondurarak çekildi. "Düşünürüm tabi. Mehmet'imin emaneti o."
Yüzünü yılların geçirmişliğiyle toparladığında Aybars'ın kararmış gözlerini seçti gözlerim. Onun güçlü duruşu babasından çok annesinden kaynaklıydı.
Çünkü bizler babalarını pek görebilen kişiler değildik. Bir yanımız doğduğumuz gibi yarım kalmıştı.
Selma teyze bizi yalnız bıraktığında ilk tekli kanepeyi açarak büyüttüm.
"Seni de derslerinden alıkoydum Almıla." Rabia abla ile aramızdaki samimiyeti arttırdığımızdan sınava gireceğimi ve istediğim mesleği de konuşma esnasında öğrenmişti.
Elimi sallayıp hamilelikten dolayı yanaklarını tombullaştıran yüzüne duymamış olayım, der gibi bir bakış attım. "En iyisini yaptın, abla. Yoksa annem hayatta çıkartmazdı."
"Katı biri mi?"
Kafamı aşağı yukarı salladım.
"Kurallarına bazen babam bile kızıyor. Fazla pimpiriklidir."
Konuşmamız burada sonlandığında dolaptan açılmamış temiz bir çarşaf bir de çiçek kokulu yastık ve pike çıkardım.
Açtığım kanepeye çarşafı serip yastığı kolçağa koyarak pikeyi açıp serdiğim çarşafın üstüne gelişigüzel bıraktım.
Üzerimin müsait olmasına sevinerek evden çıkmadan önce giydiğim pamuklu çorabı çıkarıp açık olan ışığı kapatmak için kapının yanındaki dolabın arkasına gizlenmiş anahtarı bulup üstüne bastım.
Kapkaranlık olan oda da dolap'a ve orta boyutta ki yatağa çarpmadan hazırladığım kanepeye gidip örtüyü kenara sıyırarak içine girdim ve üstümü örttüm.
Sokak ışığının güçlü ışıltısı bir süre sonra karanlık odanın içine işlerken, Rabia ablanın adımı seslenmesiyle doğruldum.
"Almıla,"
"Bir şey mi oldu?" Dedim.
"Bugün bu cimcime durmayacak galiba. Babasını bekleyecek gibi hareketleniyor."
Yüzüme bugün ilk defa içtenlikle dudaklarıma kondurduğum gülüşü sundum.
"Normal mi peki?"
"Doğuma az kaldığından sıklıkla yaşayacağımı söylemişti doktorum."
Gözlerim sokak ışığına düştüğünde birbirimizin yüzünü görebildiğimizden ışığı açmama gerek yoktu.
"İkinci çocuğun ama nasıl bir duygu?" Sorumla dolgun yanakları gülümseyerek büyüdü. Elleri heyecanla parmaklarının arasına geçtiğinde yattığı yerden hafifçe doğruldu.
"Dediğin gibi Almıla, ikinci çocuğum ama ilkmiş gibi hissediyorum. Mesela Alparslan, ilk hamileliğim olmasına rağmen babasını hiç üzmedi. Hep derlerdi, ilk hamilelikte düşük tehlikesi yaşarsın diye ama ben kızım da yaşadım bunu. Alparslan, Mehmet'in aylar süren görevinde bana yardımcı olurken kızım, tam tersi oldu. Aşırı babacı olduğunu hissediyorum. Baksana şimdiden babası gitti diye yerinde durmuyor." Buruk bir tebessüm dudaklarına konduğunda içten içe kendini sorguladığını ama elinden bir şey gelmediği için güzel günleri beklediğini biliyordum.
"İçinde bir canlının oluşup, hareketini hissetmek tuhaf bir şey olmalı. Yani ben hayâl edince kanım çekilmiyor değil."
Kafasını sağa sola salladı. "Hiç korkmana gerek yok. Tatlı telaşı sadece oluşuyor ben de. Yani ilkte öyleydi." Elini karnına koyup okşadı. "Kızımı bilemeyeceğim." Aniden tutunup doğruluğundan yüzü kızgınlıkla dolmuştu. "Ben uyurken, Mehmet'in dövüş dersi verdiğini sanacağım artık. Kızım yeter."
Geceyi sabah yapacağımızı anladığımda kaç kere hamile kadın göreceğim diyerek yanına oturdum.
Rabia abla başını kaldırıp baktı. "Bak kızım bu Almıla ablan. Çok güzel değil mi? Saçların..." dediğinde gülümsedim. Herkes Annemin ve babamın saçlarına bakıp benim saçlarımın nasıl kızıl olduğunu soruyordu ama tek bir cevap, genlerimizde mevcuttu.
"Babaannemin saçları kızıl, gözleri maviymiş. Yani doğal olarak babamdan aktarılmış bir gene sahibim."
"Kerim'le Ayla, anne tarafı o zaman."
Saatler dakikaları açlıkla yerken, hayatıma biri daha dahil olmuştu. Hayatımızda görüp geçirdiğimiz en güzel anıları birbirimizle paylaşmış lacivert olan gökyüzünü mavimsi rengine kavuşana dek zamanımızı konuşarak öldürmüştük.
Geçen saatte Mehmet abi aramış. Hiçbir sorunun olmadığını, Rabia ablaya telaş yapıp bebeklerini üzdüğünü bilir gibi şefkatle yaklaşıp sabaha karşı geleceğini söylemiş ve bize selam söyleyerek kapatmıştı.
Karşımdaki kadının yüzünde saatler sonra bebeğini rahatlatacak bir gülümseme peyda olduğunda bunu nazik sesiyle bana da yansıtarak belli etmiş bundan sonrası çorap söküğü gibi gelmişti.