İyi okumalar... ?
Çocukken kurulan arkadaşlıkların ömrü o kadar uzundur ki ömrünün son dakikasına değin yanında olur, kol kanat gererdin arkadaşına.
Abim ve Aybars'ın arkadaşlığı gübreye ekilmiş zeytin tohumu gibiydi. Büyümüş ve meyvesini vermiş, asla kopmamıştı. Bazı yerlerde hasar alsalar da asla o ağaca balta değmemişti.
Aynı şu an olduğu gibi.
Benim ölüm döşeğinde olup karnından vurulan abim, hiç kurşun yememiş gibi yüzüstü yatarken sarı saçlarını abimin gönlüne bağlamaya çalışan kadın, ince yağlı elleriyle abimin havlu serili sırtına omuzlarından başlayarak masaj yapıyordu.
Beni gördüğü gibi sarı, uzun ve düz saçlarını diğer omzuna yavaşça atarak işine devam etti.
Abim sesimi duyunca hızlıca doğrulmak yerine kafasını bana doğru çevirmiş sonra çapkın bir gülümsemeyle kıza bakmıştı.
"Nasıl ama... Devam et sen civcivim."
Hayretle o ikisine tiksindirici bir ifadeyle bakarken, "Ah... Evet sevgilim, evet orası." Diyen aşinası olduğum sesi duymamla kafamı hemen yatağın yanında ki kanepeye uzanmış ve boyundan sebep esmer tenli bir kızın dizine başını yaslayarak kanepenin kol kısmından malum kişi bacaklarını uzatmıştı.
Kısa siyah saçlı kadın, uzun kırmızıya boyanmış tırnaklarıyla Aybars'ın saçlarından şakaklarına kadar ilerleyip gür dalgalı saçlarına geri dönüyor sonra tekrar aynı hareketi yapıyordu.
Sevgili?
Bülbül gibi şakıyan ağzım dut yemişe dönmüştü. Kısa elbisesinin ortaya çıkardığı üst bacaklarına başını koyan Aybars'la göz göze geldim.
Kaşlarını çatıp alttan alttan bakışlarını öfkeyle bana gösterdi.
"Uzaktan izlemek nasıl bir şey, Almıla. İçten içe canını yakıyor mu?" Durup tepkimi ölçmek ister gibi yüzümü seyretti. "Ya da sevgilimle senin kalbine eziyet etmek... Nasıl bir duygu?"
Dudaklarım tutkalla birbirine yapışmış gibi ayrılmadığında, Aybars'ın kızın dizine öpücük kondurup gözlerini kapatmasına tanıklık etmiştim.
"Almıla... Şşşhttt... Kız senin yüzünden felç kalacak yarım akıllı herif."
Tanıdık sesler tekrar kulağıma değdi. Az öyle ki uğultulu sesler kayboldu ve ben gerçekliğe döndüm.
Karşımda yüzüstü uzanan abimle çıplak sırtına masaj yapan Aybars ve bacaklarını ovalayan yabancı kişiyle göz göze geldim.
Aşağıda kavga ettiğimiz arabanın sahibi tam olarak karşımızdaydı.
Az önceki zihnimin oynadığı oyun öyle gerçekti ki bir an kendimi kaptırmakla kaybetmiştim.
Sarışın mini elbiseli hemşire kızlardan eser yoktu oda da.
Deliriyor olmalıydım, çünkü böyle düşünmemiştim başka açıklaması olamazdı.
Abimin başı cama doğru dönük olduğundan sesimle birlikte kafasını kaldırıp olduğum yere çevirmişti. Yalnız olmadığımı gözüyle görünce acelece Aybars'ı ve dakikalar önce kavgaya tutuştuğumuz adamı itekleyip üzerine beyaz hastane örtüsünü örtmek istemişti ancak yarası acımış olacak ki duraksadı. Eylül'ün yanından ayrılarak yatağın baş, uç kısmına ilerledim. Aybars'ı dünden sonra gün aymış bir şekilde bitkin haliyle görürken kalbim sancıdı. Gözlerinin içi kanlanmış esmer teni yorgunluktan beyazlamıştı.
Abimin işe yaramaz hareketine Aybars, artık dayanamıyormuş gibi gözlerini baydığında ona bakmadan yüzünü yaklaştırıp kendini, "Ne işin var bu saatte. Ben alırdım seni arasaydın." Demekte buldu sessizce.
Bir kulağım Aybars'ın dediğiyle kalbimin atışını yükseltirken etkisine kapılmamak için kaşlarımı sesinin netliğiyle yukarı kaldırdım.
Abimin yarasından sebep bize kulak tıkadığını varsayarak kafamı Aybars'a döndürdüm.
"Hangi vasıfla?"
Gözlerimi çekmeden hemen önce sert soluğunu işittim. Umursamaz tavrımın onu çileden çıkarttığı bir gerçekti. Fakat Aybars'ın varlığını bir an önce unutup abime baktım.
Sırtüstü uzanmış ve omzuna havluyu sererek örtüyü göğsüne kadar çekmişti. Bu hali beni güldürürken kapının önünde kalan Eylül, hem gülmüş hem de geldiği dakika soluğu abime dalaşmayla almıştı.
"Eee, hani sen ölüyordun. Ölmemişsin!" Çok üzülmüş gibi elinin içiyle ağzını kapatıp kafasını sağa sola salladı.
"Eylül!" Dedim, nazikçe uyararak.
Abim bana ters ters bakıp, neden getirdin bunu der gibi baktı. Cevap vermeyince Eylül'e sertçe bakış attı.
"Bizde ölüm olmaz, Satılmış." Abim de Eylül'ün bam teline hiç acımadan basarken konuşmak için dudaklarımı araladım ama Aybars'ın koluma dokunmasıyla, Aybars'a bakmayarak omzumu silktim.
Abim, Eylül'de olan gözlerini odadaki tanımadığımız kişiye çevirdiğinde ne yapacağını anlamış olduk.
"Abii..."
"A-aa, dur kardeşim. Sizi tanıştırmadan gitmesin devrem." Elini kaldırıp beni gösterdi. "Almıla, kardeşim olur. Almıla, sana demiştim ya bir ara Atalay, adında arkadaşım gelecek diye o." Sıra Eylül'e geldiğinde o başını sağa sola sallasa da abim zevkle Eylül'ü gösterdi. "Bu da Almıla'nın yakın arkadaşı Satılmış." Abim adeta çok komik bir şey varmış gibi söylediğine kıçıyla gülerken Atalay dediği adam abime değil de tüm rezilliğimizi hatırlatmak üzere gülerek en yakını ben olduğumdan elini uzattı.
Elini tutup sıktım. "Karşılaşmamız zaten tesadüf olamazdı."
Yanaklarım kırmızılaşırken otoparkta yaşadığımız olay nüksetti. Elini bırakıp yüzüne baktım.
"Tekrardan kusurumuza bakmayın." Kafasını yukarı kaldırıp indirdi.
"Sorun yok geçti gitti ama..." dediğinde bakışları abimin ismiyle dalga geçtiği Eylül'ü buldu. "Eylül?" Diye ilk ismini onaylamak için söylediğinde abime bakıp güldüm. Yüzünde bozulan bir ifade peyda olurken Eylül bana , bu kadar hazırlığım boşa mı gitsin der gibi bakıp adını seslenen adama baktı.
"Benim." Atalay bizim yanımızdan ayrılıp Eylül'e de elini uzatıp el sıkıştılar.
Eylül, kızardıkça mosmor olurken Atalay'ın yüzünde zevk alan bir tebessüm vardı. Elleri ayrıldığında Eylül, uzayan kaküllerini düzeltme ihtiyacı güttü.
"Tanıştığımıza pek memnun olduğum sayılmaz."
Eylül ayaklarına bakıp güldü. Kendini düzgünce izah etmek için toparlamaya çalıştı.
"Gerçekten kusura bakmayın. Ben biraz fevri davranmış olabilirim ama siz de nerede ne söylenir bilin. Benim gibi sakin, iyi niyetli birine denk gelemeyebilirsiniz."
Atalay, yanlış anlamış gibi bana döndü.
"Ne derse doğrudur benim arkadaşımın."
Abimin yattığı yerde pire varmış gibi hareket etmesiyle gözüm ona kaydı. Gerçekten pire vardı, çünkü yerinde kımıldayıp duruyordu.
"Ne yaptınız gene?"
Ellerimi havaya kaldırıp gözlerimi kocaman açtım. "Bu sefer ben bir şey yapmadım." Diye indirdim kollarımı.
Arkamda varlığını belli eden Aybars, "Eminim öyledir. Eminim." Diyerek inanmadığını sert bir dille belli etti.
Omuzumun arkasından göz ucuyla baktım.
Çenemi dikip Atalay'ı gösterdim, "Aha dayıya sor." Demek yerine, "Sorabilirsin inanmıyorsan." Diyebildim istersen de sorma der gibi.
Bir adım öne çıkıp yanıma yaklaştı. "Gerek yok."
Omuz silkip önüne döndüm.
Eylül ve Atalay farklı konulara girmiş hatta aşağıda ki kavgacı halinden eser kalmamış arada çenesini tutamadan kıkırdıyordu.
Abim için gelmiş ama onu unutmuştum. Bu gerçeklik abimin yüzüne yansımış gibi sinirli sinirli bakıyordu Eylül'e.
Yatağa eğilip elimi kaldırıp şıklattım iki-üç kere. Gözlerini oradan ayırıp bana baktı.
"Nasıl oldun abim, Ağrın sızın nasıl?"
Ağzını aralayıp, "Hele şükür aklına gelebildik..." Deyişiyle cidden alındığını anlamış oldum. Ellerimle yüzünü kavrayıp yanaklarına bolca öpücük kondurup kocaman sarıldım.
"Aklımdan çıktığında yok ki abicim. Kafayı yedim durdum evde. Gözüme bir dirhem uyku girdiyse şuradan şuraya gitmek nasip olm- bu fazla oldu. Ama çok merak ettim. Korktum. Mürüvvetimi göremeden gideceksin diye ödüm koptu..."
Abime sarılı olan kollarım bunu dedikten sonra hızlıca kollarını ayırdı. Eğilmeden önce yanımda olan Aybars, sabır dileyerek susmuştu.
"Nasıl konuşuyorsun kızım sen abinle. İnsan bari yalandan ajitasyon yapar!" Sonda pes! Diyerek sözünü bitirdiğinde kıkırdayarak en çok huylandığı yeri, boynunu öpüp geri çekildim.
"Ajitasyon falan yapamam. Biz de böyle abicik. Bam bam bam! İşine gelirse."
Eliyle boynundaki ıslaklığı sildi.
"Öpme diyorum şöyle, kızım. Fiyakamı bozuyorsun!"
Aman..." dedim geri çekilip elimle örtünün açıkta bıraktığı çıplak koluna vurarak. "Yesinler senin fiyakanı. Angaralısın sen Angara..." Sesimi Çinçin'de ki kekolar gibi boğuk ve gırtlağına çıkartmış elimde tespih var gibi sallamıştım.
Eliyle beni ittiği gibi kendine çektiğinde karnına dikkat ederek beline sarıldım. "Ağrın oluyor mu?" Dedim sorumu tekrardan yenileyerek.
Sivri çenesini saçlarımın arasına koydu. "Ağrımıyor abisinin gülü." Çenesini çektiği yere dudaklarını bastırdı. Sımsıkı sarılmak İstesem de yarası acır, kanar diye pek sokulamuyordum.
Aklıma gelen detayla abimden biraz ayrıldım.
"Duyduğuma göre hastaneyi birbirine katmışsın. Sen rahat duramayacak mısın ya?"
Elini saçlarıma atıp karıştırdı. "Kim... Ben mi?" Gözlerimi abimin gözlerine bakıp devirdim.
"Ciddi bir şey soruyorum abi, salağa yatma..."
Kafasını omzuma yasladı. "Pek de iyi değilmiş..." Abimin cümlesiyle biraz çekildim yarasından uzaklaşarak. "Ee, abi kaç defa sordum sana ağrın sızın var- niye gülüyorsun sen?"
"Salağa yatma dedin ya gülüm. İyi değil işte." Ellerimi vurmak için kaldırdım fakat sallayarak tuttum kendimi. "Pes yani, gerçekten pes... Biz burada abimiz için gözyaşı dökelim. O bizimle dalga geçsin!"
Oturduğum yataktan kalktım.
"Gidiyorum ben!" Dedim Eylül'e bakıp konuşmasını bir an önce kesip benimle muhatap olmasını sağlayarak. Aksine Atalay'ı kendini kaptırmışçasına dinliyordu.
Hararetli konuşmalarını maalesef ki bölmek zorunda olduğumdan, "Eylül!" diye bağırdım.
Ani bağırışımla Eylül, yerinde sıçradı, öyle ki korkusu onu düşürmek istediğinde Atalay'ın tutmasıyla son anda düşmekten kurtuldu.
"Bu kız var ya , bu kız..." Abimin yatağın üzerine uzatmış olduğu bacağını hızlı hızlı sallayıp eliyle Eylül'ü göstermesiyle bir ona bir kapıda flörtüzce konuşup gülüşün ikiliye baktım. "Tam bir aptal." Eylül'ün gülen yüzüne hareket eden heyecanlı ellerine baktım. Belki de ilk defa Eylül'ü karşı cinsle bu kadar samimi görüyordum.
Abime gözlerimi çevirdim. Eylül'e son derece sinirli bakıyordu ki- abimle ikisi ciddi anlamda anlaşamayan ikiliydi. Şimdi ki kuyruk acısı beni düşündürmeye iterken karnında duran elinin yumruk oluşunu fark ettim. Yüzüme belli etmeden bir soru işareti oluşurken bu yangını daha fazla harlamak ve doğru sonuca ulaşmak için adım attım.
"Eylül mü aptal yoksa sen mi abi?" Karşısında ki görüntüden hiç hoşlanmamış gibi olan abim kaşlarını çatıp doğrudan bana baktı.
Gözleri güzel de olsa böyle sinirli bakması hiç etik değildi.
"Sana ne kızım, karışmasana sen." Abimin öfkeyle mırıldanması üzerine şok oldum. Cidden sinirliydi.
"Abi..."dedim ne diyeceğimi bilemedim. Yumru olan elini gevşetti. Bana bakışları yumuşar sandım ancak kızgınlığı ve sert bakışının altında yatan sebep eğer düşündüğümse sevinmeli miydim yoksa Eylül'e bakıp üzülsem miydim bilemedim.
Yattığı yerde doğrulmaya çalışmasıyla Aybars hemen bir kolundan tutarken ben, beline ve boynuna yastık koydum ve oturttuk.
Geri çekildiğim de, "Özür dilerim abisinin gülü. Çıkışım sana değildi." Diyerek saçlarıma parmaklarını dolayıp sevdi. Gülmeye çalışarak yanağını öptüm.
"Eylül'e mi yoksa?" Gram azalmayan siniriyle bana bakınca öteki yanağını öpüp geri çekildim.
"Tamam, tamam... Özrün kabul edildi ama bana neler olduğunu anlatacaksın... Hayır, itiraz kabul etmiyorum."
Ağırca başını salladı ve tam o sırada Eylül ve Atalay'ın attıkları gür kahkaha abimin tüm kotasını doldurdu.
"Neye gülüyorsanız anlatın da biz de gülelim..." Bakışları bize kaydı. "Değil mi, Almıla? Cihad?" İkimizin adı aynı anda geçerken kalbim uçmayı öğrenmeye çalışan kuş gibi tutarsızca hızlandı.
Anlamadığım soruya karşı kafamı aşağı yukarı oynattım. Aybars'ın ağzından, "Kes sesini Kerim." Kelimesini duymuştum.
Fakat abimin kükreyişi iki kişinin ona bakmasını sağlamıştı. Atalay, "Ne oldu abi, bir yerin mi ağrıyor?" derken Eylül, abimin kuyruk acısını bilir gibi konuştu.
"Onun ağrısı başka yerinde Atalay'cım. Öyle yokluyor arada bir yerlerini." Eylül, elini Atalay'ın koluna koyduğu elini kendisine çekip göğsünün altında birleştirdi.
Atalay iki kişilik kavganın içinde kalmış arkadaş rolünü üstlenmiş gibi kimseye zarar gelmesin adına geriye çekildi.
Abim, Eylül'e en sert bakışını yollayıp Atalay'a cevap verdi. "Ağrım olsa söylerim demi Atalay? Ben hastane de gülecek ne buldunuz onu merak ettim."
"Bu-" Atalay'ın kesilen sesi Eylül'ün, "Morg'da değiliz Fatih abi. Tabi ki güleceğiz ama neden güldüğümüz seni ilgilendirmez."
"Sana sorduğumu hatırlamıyorum Satılmış."
Eylül'ün dolan gözlerinin parlaklığı yeşillerinden belli olurken içim gitti.
Bakışları beni buldu. Ne söylemek istediğini gözleriyle anladım. Kafamı salladım.
Televizyonun altına konulan masanın üzerine koyduğu ceketini eline alırken elleri bariz titriyordu ve Eylül sinirlendiğinde ağıza alınmayacak şeyler söyleyebiliyordu.
Abim bir hışımla ceketini koluna asan Eylül'e bakarken, Eylül tam da dediğimi yaptı.
"Aptalsın oğlum sen! Hazmedemiyorum diyemiyorsun da mirik idiyirim diyorsun. Zaten niye geldiysem. Senin gibi bir öküz için endişelenmek de ben de ki aptallık."
İkisi de birbirlerinin ne konuştuğunu bilmeden aynı kelimeleri sarf edip esip gürlüyorlardı.
Gözlerini abimden çekip bana baktı.
"Gidiyorum ben Almıla." Dedi sakinleştirici varsayarak. Aybars'ın önünden geçmek için hareketlendiğimde eliyle gelme işareti yaptı. "Gelmene gerek yok, mavişim. Ben tek giderim. Hem işim vardı burada. Onu hallederim." Ben kapıya gidemeden, Atalay'a dönüp elini uzattı.
"Tanıştığıma çok sevindim, senin aksine." Deyip güldü Eylül. Odaya girdiğinde Atalay'ın ona ilk ettiği cümleyi hediye etti.
Atalay, kahkaha atıp elini tutup sıktı ve bıraktı.
"Öyle olsun."
Eylül, yanımda ki adama da bakıp başını görüşürüz der gibi eğdi ve kapıyı açarak çıkıp gitti.
"Kız sana ne yaptı abi, öyle celallendin hemen. Ne güzel konuşuyorduk." Abimin bir tık da olsa düzelmiş haline Atalay'ın konuşmasıyla, tuzu biberi oldu.
"Sana ne oğlum... Sana ne onun ne yapıp ne yapmadığından. Sen benim için burada bulunmuyor musun? Gelen misafirlerle ilgilenmek ne demek!"
"Abi ayıp oluyor. Biz yalnızca aşağıda tatsız bir olay yaşadık. Onu açıklığa kavuşturduk sadece. Ne anladın bilmiyorum ama yengemizse eğer söyle de bilelim."
Abime kocaman açtığım gözlerimle dönüp baktım.
Bir cevap bekler gibi yüzüne telaşsızca bakarken Atalay son derece ciddi duran abimi gözleriyle yokluyordu.
Abim, "Git kendine çay al Ati! Bana da iki şeker at getir." Ters cevabına karşılık Atalay emri almış gibi sorgulamadan kapıya ilerledi ancak, "Dur lan dur! Gitme şimdi. Beş dakika sonra git az bekle." Diyerek durdurdu. Abimin bu çıkışını hiçbirimiz beklemediğinden hayretle suratına bakakaldık.
Atalay kapıdan elini çekip masanın yanında ki sandalyeyi çekerek oturdu.
"Abi narkozun yan etkisinde misin acaba ya..." Dedi Atalay kendi kendine sorarcasına. Eli kafasına gitti ve kaşıdı. "On iki saat de oldu hani ama..."
Abim ona ters ters bakışlar atsa da o bakışlar yetti uyarılmasına. Atalay önüne dönüp masanın üzerinde ki annemin getirdiği atıştırmalık yemeklerin ağzını açıp yaprak sarması paketini önüne çekip yemeye başladı.
"Gerçekten ne yaptığınla ilgili bir fikrim yok abi. Eylül'ün buraya gelirken ne kadar endişeli olduğunu görseydin böyle kelimeler sarf edeceğine, geldiğine teşekkür ederdin. "
Evet, endişeliydi. Dedim içimden, asıl endişesini bilmezlikten gelip abimi söylediklerine pişman ederek.
"Gideyim o zaman arkasından." Dedi kapıyı göstererek.
Gözlerimi devirdim. "Önce yaran iyileşsin. Şimdiye çoktan hastane sınırlarından çıkmıştır... Hem sen bu halinle nereye gideceksin abi ya!" Dedim ona sitem ederek.
"Otur oturduğun yere."
"Seni var ya..." diye kısık sesle mırıldandı. Yatağın baş kısmının yanında bulunan çekmecenin üzerine koyduğu boş şişeyi bana doğru fırlattı.
Bana gelmemesi için geriye kaçtım fakat Aybars, anlamadığım bir şekilde beni kolumdan tutup nazikçe kenara çekti.
"Ne yapıyorsun?"
Gözlerimin içine baktı.
"Şişe gelmesin. Acıtır."
Gözlerimi kaçırmadan, "Peki." Dedim.
Yüzünde acı çeken bir tuvalin gülümsemesi var oldu. Parmaklarını yavaşça kolumdan çekti. Üzerine giyindiği salaş siyah tişörtünün yakasını çekiştirerek düzeltti. Düzeltirken gözüken yanık esmer teni belirdi. Aramızda yine bariz görünmez bir duvar örüldü.
Adımları abimin yanına gitti ama gözlerini bir saniye bile benim üzerimden ayırmadı, hep üstümde oyalandı durdu.
Gözlerimi kaçırma isteği içimi örseledi. Yaptıkları gelmeliydi aklıma. Gözlerinin güzelliğini yok etmeliydim. Kalbim hiç yavaşlamadan atarken kapının aniden çalınmasıyla Aybars, kaşlarını çatıp abimin dibinden ayrıldı.
"Birisi mi gelecekti?"
Demek ki Aybars'ta anlaşıldığı üzere yeni gelmişti.
"Hayır. Annem gelecekti."
Aybars başını sallayarak kapıyı açtı.
Kafamı kapıya doğru eğip kimin geldiğine baktığımda yarı şaşkınlık ve sevinçle gelen ailenin yanına gittim.
"Rabia abla, hoş geldin." diyerek koşar adım giderek yanak yanağa tutuşup sarıldık. Hemen arkasında Mehmet abi çıkarken koluna astığı puseti gördüm. İki günlük bebek dışarı mı çıkmıştı ben mi yanlış görüyordum?
"Mehmet abi sen de." Başını salladı. "Almıla Aden'imizin aşıları vardı gelmişken hastamızı ziyaret edelim dedik."
"Mehmet, ayıp oluyor. Biraz soğuk almışız abartmayalım."
"Evet abi. Kurşunu yiyende biziz."
Üzerimde ki bluzu çekiştiren kişiyle kafamı eğdim. "Ben de buyadayım, Almişş." Rabia abladan ayrılıp Mehmet abiye baş selamı vererek yerinde zıplayan küçük beyin önünde diz çöktüm.
"Haber niye vermedin Mehmet'im. Bir şeyler alırdık." Aybars'ın düşünceli ses tonuyla birlikte araya girme ihtiyacı güttüm. "Evet abla, yeni geldik sayılır. Alırdık birkaç şey."
Rabia abla, "Gerek yok kuzum, biz gelirken aldık. Malum hasta ziyareti. Eli boş gelmek olmaz." Diyerek biri daha abimin söylediklerini es geçti. Elindeki poşetleri masaya bıraktı. O sırada Atalay, "Abi... Beş dakika doldu. Gideyim ben çay almaya."
Abim başını sallayıp eliyle git git dedi.
Ayağa kalkarken misafirlere de selam verip odayı terk etti.
Alparslan kollarını uzatıp boynuma sarılınca kafamı çevirdim. Oturduğum yerden kucağımda ki afacanla kalktım.
"Sen görmeyeli uzadın mı küçük bey? Abi olmak seni uzatmış, kaslandırmış sanki." Kucağımda ani hareketle yükselip ellerini yanaklarıma koydu.
"Geyçekten mii?" Diyerek ellerini çekip iki kolunu da kaldırıp yumruk yaptığı avuçlarını sıkıp dirseğini içe büktü.
"Aybas, bak bakiyim. Sismis mii?" Aybars yaklaşıp Alparslan'ın dediğini yaparak işaret ve baş parmağını uzattığı küçücük koluna koyup hafif baskı yaparak sertleşmiş gibi dudaklarını araladı.
"Ooo," dedi Aybars abartılı bir şekilde kaşlarını çattı ve ardından gözlerini kıstı. Alayvari bir tavırla abime bakıp geri kucağında ki meraklı bakışlar altında dinleyen küçük adama döndü. "Arslan parçası. Yarın gel Kerim abinin yerine işe başla sen."
Abim ağzının içinden, "Zevzek." Diyerek göz devirdi.
"Yok, yokk." Diye hızlıca ellerini kaldırdı Alparslan. Aybars bıraktığı elleriyle daha sıkı tuttu. "Omazz." "Niye?" Diye sordu Aybars saçlarını karıştırarak.
Kafasını kaldırıp yanımda olan annesine bakışlar atıp Aybars'a baktı. Ben de baktığı yere gözlerimi çevirdiğim de Rabia ablanın başını sağa sola salladığını gördüm.
Küçük dudağını aşağı büktü. Başı sağ omzuna düştüğünde ellerini bilmiyorum der gibi açtı.
"Anne izin vermeymezzmişş." Dedi başını ciddi bir şekilde sağa sola sallayarak.
Aybars sağ omzuna başını çevirip Rabia ablaya baktı. Aklına bir şey gelmiş gibi Alparslan'a çevirdi.
"Annen babana nasıl aşık olmuş söyledi mi hiç? Ben çünkü bizzat kendim nerede, ne zaman, hangi kıyafetle aşık olduğunu biliyorum da."
Aybars, Rabia ablayı en hassas noktasından vurmuş gibi söylendiğinde onun yüzünde somurtkan bir ifade oluştu. Az çok bilgi sahibi olduğum tanışma ve evliliğe kadar giden evre Rabia ablanın, içinde Mehmet abinin olduğu askeri kamuflajına değil Vatanına , Bayrağına olan sevgisine ve bağlılığına aşık olduğunu ve bunu gördüğünü biliyordum.
Aybars sadece işin gırgırını, şaklabanlığını yapıyordu.
"Cihad'ım sen ağzını açma istersen, ha?" Mehmet abi bunu söylerken öyle bir dil kullanmıştı ki bu yalnızca o ikisinin anlayacağı bir dildi sanırım. Elini Aybars'ın omzuna koyup sıktı. Aybars uyarıyı almış gibi direkt kendini düzeltirken omzunun üstünden bana bakıp gözlerini gerisin geri üzerimden çekerek kucağındaki Alparslan'ı kucağında hoplatarak güldürdü.
Kimi bu hayali doruklarına kadar yaşarken, hayalini kuranlar sadece izleyip gidiyordu.
"Ee, kapıda kalmayın." Abimin ufak uyarısıyla güldük. "Benim için mi geldiniz yoksa bu ikisi için mi karar veremiyorum." Eliyle ikimizi gösterip karnına kadar örttüğü çarşafın üstüne elini indirdi.
Abimin ruh haline alıştıklarından mıdır bilinmez gülerek yanına gittiler. Onlar geçmiş olsun dileklerinde bulunup nasılsın faslını sormaya başlamışken ben de o sırada getirilen poşetleri açarak özenle hazırlanmış kraft kutularını çıkarttım.
Mis gibi taze böreğin kokusu etrafı sarınca burnuma yaklaştırıp içime çektim. Sabah apar topar çıktığımdan kahvaltıyı burada yaparım diye düşünmüştüm ama düşündüğüm gibi olmamıştı.
Eylül'ün gitmesi abime karşı öfke oluştursa da onların arasına sonradan düzelteceğimi aklıma kaydederek çıkarttığım böreği masanın köşesine koyduğumuz plastik tabakları tek tek çıkartarak servise hazır etmeye başladım.
"Yardım lazım mı?" Kulağıma değen sıcak nefesle birlikte elimde hazırladığım dolu plastik tabağı düşürmekten son anda kurtardım.
Arkamda Aybars'ın gülerek iri ve uzun kolunu yanımdan uzatarak elimde ki börekle dolu olan plastik tabağı fırsattan istifade elimden alarak soluma geçti.
Gözlerine yandan bakış attım.
"Hayır desem yardım etmeyeceksin sanki." Kolunu önüme uzatarak farklı çeşitleri olan kurabiyelerden bir tane alıp ayırdığım tabağa koyacakken eliyle alıp dudaklarının arasına koydu.
Çikolata parçacıklı kurabiyeyi çiğneyip yuttuktan sonra işaret ve baş parmağına bulaşan çikolatayı dudaklarının arasına gönderip ikisini de emip temizledi.
"Doğru. Çünkü hayır desen de edecektim."
Gözlerimi gördüğüm görüntüyle yüzünden hemen çektim.
Sıcak mı olmuştu burası?
Gerginlik ve öfkenin vücut bulmuş haliyle derin bir nefes aldım ve hiç muhatap olmadan böreğe uzanıp tabağa koydum. Fakat koyduğum gibi onu da alıp ağzına attı.
Kafamı sağıma çevirip, ya sabır dercesine oynattım.
"Ya, yiyeceksen kendine tabak yapsana. Ne diye benim bıraktıklarımı tartaklıyorsun, çocuk musun sen?" Söylediklerimi hoş bir şekilde dinlerken ağzına böreğin büyük dilimini beyaz parlak dişleriyle ısırıp dudaklarını kapattı.
Börek dilimini de bir güzel yedikten sonra yağlı olan parmaklarını da diliyle yalayıp masanın üzerinde ki paket ıslak mendili yırtıp elini sildi.
"Öyle olsam?" Gözlerimi bitirdiğim tabaktan ayırıp gözlerine çevirdim. "Nasıl?" Tabağı eğilerek masaya bıraktım. "Ç-çocuk işte... O zaman böyle kızar mıydın?" Geri yerimde doğrularak başka bir tabak aldım.
"Yok, başka bir şey yapardım."
"Ne yapardın?"
Omuzlarımı kaldırıp indirdim gülümseyerek.
"Severdim."
Hızlıca bir tabağa daha iki börek, kurabiye ve yaprak sarması bıraktıktan sonra masaya koymak için üst gövdemle birlikte kolumu uzatıp tabağı koyacağım an elini uzatıp elimden aldı.
"Çekil!" diyerek sert bir tepki vermesini beklemediğimden başımı kaldırdım yüzüne bakarak. Çıkışı onu da şaşırttığını belli ederken normal ses tonuyla mırıldandı. "Sen bana ver. Ben bırakırım." Yüzüne baka baka geri çekilerek sıcaktan enseme yapışan saçlarımı elimi atarak serinlemek üzere elimde toplayıp esnettim.
"Tamam o zaman." Tabakları elimizden geldiği kadarıyla doldurduk. "Cihad, çatallar senin tarafında dolapta. Alamazsan ben alayım, sen de servis et."
İki tabağı da elime alıp Aybars'a uzattım. Fakat değil elimden almak gördüğünü bile sanmıyordum.
"S-sen," Sesi kekelemeye benzer bir şekilde çıkınca yüzüne daha dikkatli baktım. "Az önce..."
Kaşlarım derinden çatıldı.
"Almıyor musun? Peki. Ben götüreyim. Sen arkamdan çatalları getirirsin artık." Dudaklarımı büktüğüm gibi düzeltip arkama döndüm ve ilerleyerek abimle konuşan ikiliye tabakları verdim.
"Ne zahmet ettiniz Almıla. Biz size almıştık."
"Ne zahmeti ablam. Kendi malınız gibi yiyebilirsiniz. Afiyet olsun." Odadakiler gülüşürken hâlâ gelmeyen Aybars'a gözüm takıldı. Bir eli masaya yaslı kafası eğik bir şekilde masanın üstündeki malzemelere bakıyordu.
Gözlerimin üzerine inen kavisli kaşlarım tekrar sorgular bir vaziyette çatıldı. Adeta masanın üzerinde görmek istemediği bir şey varmış gibi bakıyordu.
Mehmet abi ve Rabia abla çatal olmadığından dolayı böreğe elle girişmişti. Ayaklanarak masanın olduğu kısma gidip Aybars'ı itekledim.
"Sen iyi misin acaba? Çatalı getir dedim. Getirmedin!" Dolabın kapağını açıp eğilerek plastik çataldan beş tane alarak doğruldum."En iyisi kendi işimi kendim yapmalıyım. Çünkü sana bir şey söylemek deveye hendek atlatmak gibi bir şey ne de olsa!" Ayağa kalktığım gibi bir adım dahi atamadan Aybars bileğimi sertçe tutup tüm kuvvetini uygulayarak önüne çekti.
Sarsılan bedenimle elimdeki çatallar yere düşünce odada büyük bir sessizlik oluştu. Tüm bakışları üzerimde hissederken Aybars hâlâ donmuş gibi gözlerime kitlenmişti. Abimin keskin bakışları altında olmak o kadar utanç vericiydi ki hele ki bu kadar mesafenin yakınlığı ve kolumun bir kıskanç gibi sarılması hemen şuraya bir oyuğun açılıp içine düşmemi ve kaybolup toprağa karışmamı benden istiyordu.
"Ne oluyor orada?"
Abimin sesiyle alt dudağımı kanatırcasına kemirdim. Aybars'ın gözlerine Al bak. Yaptığını beğendin mi dercesine oynatıp kolumu çektim. Neyse ki bulunduğu ortamı yeni fark ediyormuş gibi bırakmıştı.
"Ayağa kalkınca dengem bozuldu," dedim çatık kaşlarının altından gözlerine bakarak.
"Aybars'ta düşmeyeyim diye tuttu abi."
Kapının değişik şekilde çalmasıyla oraya gittim Kapıyı açtığımda Atalay elinde abartısız on bilemedin on beş bardağın olduğu tepsiyle karşımdaydı.
Ağzım bir karış açılırken onun konuşmasıyla kapattım. "Almıla kardeş, bir çekilsen olur mu? Asansör doluydu yürüyerek çıktım."
"Tabi, tabi... Geç." Hemen kenara çekildim. Sesi nefes nefese kalmış gibi değildi ama göğsü inip kalkıyordu. Çekildiğim gibi içeri geçerken doğruca tepsiyi masaya koydu.
"Oğlum... Bu kadarını kim içecek?"
"Abi çay uzun bir süre çıkmayacakmış ben de birkaç bardak fazla aldım. İçeriz bol bol." Elimi alnıma vurma isteğini unutmaya çalıştım.
"Soğuyunca ne olacak Atalay?"
"Isıtırım abi."
"Ocağınla deliğin varsa niye çay getirdin o zaman?"
"Yok ki abi. Kettle ile ısıtırım dedim."
Abim eliyle yüzünü sertçe sıvazlayıp bıraktı.
Aybars zaten Atalay gelmeden önceki gerilimi açmak ister gibi , "Tamam Kerim. Hüpletiyorsun bir dakika da, sus istersen."
Abim sertçe bir bakış yolladı Aybars'a. "Sen konuşma." Diyerek baktı uzun uzun.
Gözlerini yerdeki çatallarda dolandırıp tekrar bana anlamamış gibi bakarak kaşlarını gözleri görünmeyecek netlikte çattı.
"Çatal-" Abimin sözünü kesen odadaki en küçük bedenden çıkan çığlık sesiyle bölündü. Abim gözlerini fazlaca üzerimde dolandırdıktan sonra pes etmişçesine ağzından birkaç kelime mırıldanarak bakışlarını oraya yöneltti.
Rahatça nefesimi üfledim. Aybars'tan gözlerimi kızgınlıkla çektim. Bir kez daha nerede olduğumuzu unutmuş beni zor durumda bırakmıştı. Parmaklarımı saçlarımın arasına geçirip yolma isteğini bir kenara atarak yere düşen çatalları toplayıp tabi ki masanın altında ki çöpe atıp yeni çatal çıkartıp ağlaması kesilen Almıla'yı pusetine tekrar koyan Rabia ablaya gidip çatallarını uzattım. Benimle birlikte Aybars ve Atalay'da çaylarını verip köşelere çekildiler. Alparslan uslu bir abi edasıyla kardeşinin yanına çökmüş türlü şebeklikler yaparak onu güldürmeye çalışıyordu.
"Sağ ol canım."
"Afiyet olsun."
Aybars'ta kendini ikimizin diye düşündüğüm tabağı alarak pencere kısmına götürmüştü. Yine bana sormadan? Peki.
Adımlarım oraya gittiğinde, ayak ayak üstüne atmış Aybars'ın ayakkabısına ses yapmadan vurup yanına geçtim.
Anlık irkilme yaşasa da dudakları yukarı doğru kıvrılıp sahici bir tebessümle başını eğdiği yerden sağa sola sallayarak güldü.
Kalçamı camın olduğu duvara yaslayarak elime tabağımı aldım.
"Sana ne oldu birden. Bir donup kalıyorsun sonra delirmiş gibi sırıtıyorsun."
"Hiççç... Öyle taze çiçek kokusu aldım da ciğerlerim açıldı. Çok ferahlatıcı bir özelliği varmış." Kafamı tabaktan kaldırıp göz teması kurdum. "Kafa mı buluyorsun benimle sen?" dedim gıcık olmuş bir sesle. "Hastanedeyiz şu an. Bildiğin bolca eldiven ve ilaç kokuyor."
Elindeki çatalın ucunu bana çevirip tabağımı işaret etti. Bu tabağındakileri yemezsen ben yerim demek oluyordu galiba? Çatalımı böreğe daldırıp ağzıma götürdüm. "Herkes alamaz öyle kokusunu. Bir tek hassas olanlar alır."
Ağzıma attığım lokmayı çiğnerken dediği son cümleye karşılık kıkırdadım.
"Köpeksin yono? Kopok oldoğono kobol ediyorsun." Ağzımdaki son lokmayı yutup doğru düzgün konuşmaya çalışmamı gülerek izledi.
"Bir yolunda köpek olmadığımız kalmıştı o da oldu yanii..." Dedi son kelimeyi bastırarak.
Uzun boyuna alttan bakışlarımı gönderip burun kıvırdım. "Aman aman... Olma. Senden olumlu ya da olumsuz hiçbir şey istemiyorum ben." Dil, kalbe söz geçiremediği gibi yakıp yıkar, ezip geçerdi.
Öyle ki sözlerimin kırıcılığıyla yüzündeki tatlı tebessüm gamzeleriyle birlikte yok oldu. Fazla mı ileri gittim diye kendimi sorgularken buldum. Bir şeylerin yanlış gittiğini elbette ki ben de görüyordum ama bunu yapmazsam da kaybedeceğimi de biliyordum. Elimde kalan son halata sıkı sıkıya tutunup kopmamasını sağlamaya çalışıyordum.
Dudakları baktığım gibi kıpırdansa da, "Yeri ve zamanı değil Cihad... Değil." Diyerek kendini teselli edişini görmüştüm.
Gözlerimi yumduğum gibi açıp kaçan iştahımla tabağı alarak yiyecekleri krafta koyup çöpe attım.
Yüzümü gözümü yıkamak için abime döndüm.
Sohbet bir hayli koyulaşmıştı. "Abi," diye seslendim.
Konuşma bölündü. "Efendim?"
Kapıyı göstererek, "Dışarıdayım ben. Bir şey olursa çağırırsınız." Diyerek kapıya adım attım.
"Nereye?" deyişiyle durup ofladım.
"Elimi yüzümü yıkayacağım var mı izin?" dedim kinayeli bir tonlamayla. Eliyle içerideki lavabonun yerini gösterince öfkeyle dolup taştım. "Buradakinin neyi çıkmış, git buraya."
Gözlerimin sinirden dolduğunu hissettiğimde imdadıma Rabia ablanın yetişmesiyle kurtardı beni.
"Dur Kerim. Benim de birilerinin karnını doyurmam lazım. Almıla, emzirme yerini biliyor musun?"
Hızlıca kafamı salladım.
"Evet."
"Gidelim o vakit. Mehmet, hayatım sen Alparslan'ın karnını birazcık daha doyur o çok yemedi."
Mehmet abi karısını onaylayıp oğlunu kucağına alarak dizine oturttu. Rabia abla da puseti dirseğiyle kolu arasında ki bükülmüş yere asarak bana doğru geldi.
Bebek pusetine el atıp yardım ettim. Dışarıya çıkarak kapıyı kapattım.
"Zamanlaman çok iyi yine abla..." diye rahatlamışçasına gülümsedim. Yüzünü kaldırıp zaferle gülümser ifadeyle bana baktı. "Bize de yaptılar gençken böyle şeyler Almıla'cığım."
Boş olan elimi saçlarıma geçirip arkaya taradım. "Hâlâ gençsiniz abla..." dedim bebek gibi olan cildine bakarak. Kafasını sallasa da kabul etmiyordu. "Hayır. Normalde benimle asla böyle konuşmaz, hatta sorgulamaz yani beni bilir güvenir. Şimdi ki tavrı o... O kadar berbattı ki neredeyse ağlayacaktım." Elini omzuma koyup destek olurcasına sıktı.
"Almıla... Nasıl desem bilemedim ama çok belli ediyorsunuz bazı şeyleri. Sen de, Cihad'ta. Mesela içeride Cihad'ın kolunu tutarken sahiplendiği yüz ifadesi normal değildi. Yani dediğim tam olarak Kerim aptal değil Almıla. Söylediğine sadece inanmış gibi yaptı... O da şimdilik. Kesinlikle araştırıp bulacağına eminim. Kafası çorba olmuştur onun."
Dudaklarımın kuru derilerini yolup kapatmaya başlaya dururken, birinin daha abime aptal demesiyle güldüm.
"Ne yapacağımı bilmiyorum, elimden bir şey de gelmiyor. Zaten bugün çok gıcık oldum."
"Niye?"
Aşağı inerken Kadınlar tuvaletinin yanında bulunan Emzirme Odası yazan yeri gördüm. Orayı elimle gösterdikten sonra sorusuyla birlikte kıkırdadım.
"Aslında ben arkadaşımla gelmiştim buraya. Abimle birbirlerine pek sıcak bakmazlar o ikisi. Aralarında ufak çaplı diyemeyeceğim kadar büyük bir kriz çıktı siz gelmeden birkaç dakika önce. Siniri bana olsa da kendisine. Arkadaşım... Adaşcığım sen kulaklarını kapat kusuruma bakma, tabiri caizse ağzına sıçıp gitti." Rabia ablayla kıkırdayarak merdivenleri indiğimizde elimle odayı gösterip kapıyı açıp içeri girdik.
"Belli, belli. Var bir karın ağrısı abinin." Başımı sallayıp kapıyı kapattım.
Pusetin içinde mızıldayıp hareket eden bebeği eğilerek dikkatlice kucağına aldı. Başını katladığı koluna yaslayıp hareketli bacağınıda kolunun altına alıp burnunu hemen karnına dokundurup gıdıklamış gibi yaptı.
Almıla'nın yumruk olmuş parmakları annesinin yanağına konarken bir büzülüp bir açıldı. Yüzünde küçük dudaklarının kenarlarında minik bir gülümse belirdiğinde Rabia abla hızlıca geri çekildi.
"Yapma ama bebeğim. Daha emmeden nasıl doldurabiliyorsun bezini... Ha, annecim." Tatlı sitemiyle beni güldürüp bana çevirdi gözlerini.
"Almıla'yı alır mısın iki dakika? Bezini ayarlamam gerekiyor."
Yanına gidip kolları arasındaki bebeği engin bilgilerimle kucağıma ayarlayıp emin olduktan sonra kollarıma bıraktı. Daha rengi bile belli olmayan gözlerini fazla ışıktan sebep yumdu. Ağzı büzülüp bir anda ağlayacağını sanırken dudakları iki yana kıvrılıp gülümsedi. O kadar tatlı, güzel bir bebekti ki yanaklarını ağlatana kadar öpmek istiyordum. Neyse ki annesi, bezi hızlıca ayarlayıp kucağımda gözlerini yuman bebeğini alarak bez değiştirmek için bebek boyutundan bir tık uzun ve geniş yatağın üzerine sırtüstü yatırdı.
Üstündeki kalın tulumu çıkartırken Almıla'nın kızgın homurtulu mırıldanması üzere binbir uğraşla tutumun önce çıtçıtlarını ondan sonra fermuarını açtı. Bir anda minik kolları ve ayaklarıyla gerindi.
Üstündeki kalın tulumdan küçük bedeni ayrılınca ortama yayılan koku öyle kötüydü ki burnumu tıkayıp kaçma isteği uyandırdı. Kendimi biraz geride tutunca Rabia abla da fark etti. Kahkaha atarak bebeğinin zıbınında ki üç tane olan çıtçıtını açıp göbeğine kadar sıyırdı.
"Sen bir de bezi açınca, tepkisini gör."
Merakla atılıp kokuyu önemsemeden tepeden yüzünü izledim. Rabia abla dediğini yaparak bezi göbek bağına dikkat ederek kenarlarından tutup yapıştırdığı yerden ayırarak açtı. Açtığı gibi büyük bir çığlık koptu küçük Almıla'dan. Elleri annesinin yavaşça kaldırdığında bacaklarından ayaklarına kaydı. Yüzünde öyle güzel tebessüm vardı ki elimle ceplerimi yoklayıp telefonu mu aradım. Arka sağ cebimde bulduğum gibi çıkartıp şifreyi girerek fazla fazla resmini çektim.
Rabia abla, "Bana da yolla o resimleri ablası." Dedi küçük hanımın bezini katlayıp rulo haline getirerek çöpe attı. Çantasından çıkarttığı pudra ve ıslak mendille iyice temizleyip bezini güç bela bağladı.
"Kızım durur musun artık? Kızacağım bak. Hımm!" Almıla ise durmadan hareket edip tırnaklarıyla annesinin yakın yüzünü keşfe çıkıyordu.
Zıbının çıtçıtını alelacele vurup başına dikkat ederek kaldırdı yardım etmek için tulumu altına koyarak ilk kollarını sonra bacaklarını içine koydu.
"Beni çizecek bir tırnak kalmadığına göre seni emzirebilirim güzel bebeğim." Küçücük bedenini koluyla destekleyip emzirme koltuğuna oturdu. Ağzı mama yiyeceğini anlamış gibi açıp kapanırken minik dili de buna uyup dışarı girip çıkıyordu.
Rabia abla kısa sürede emzirme işlemini tamamlayıp bebeğini öpücüklere boğarak yakasını düzeltip ayağa kalktı.
"Baksana şunun suratına Alparslan'ı fena bilirdim. Almıla daha çok hiperaktif çıktı. Küçük falan olduğuna aldanma geceleri kıyameti koparıyor."
Tam da o sırada bir çığlık ve ağlama sesi eşliğinde bebeğini pışpışlayarak oda da dolandı.
"Annecim... Hadi ama güzel kızım. Babasının meleği. Üzme bizi. Hem... Üzmezsen ablan sana masaj yaparmış... A benim güzel bebeğim." Annelerin gerçekten farklı birer ses tonları vardı. Öyle yumuşak öyle narin ki benim bile karşımda hâlâ sallanaduran koltuğa kıvrılıp yatasım gelmişti.
Almıla'nın kesilen sesiyle apar topar pusetine koyup dışarı çıktık. Koridorun sessizliğe bürünen duvarları her adım attığımızda gıcırdayan ayakkabılarımızın varlığını hatırlatıyordu.
Asansörü bu sefer es geçmeyecek düğmesine basıp açıldığı gibi bir kişinin çıkmasıyla ona yol verip içeri girdik.
"Uyanmadan gidersek iyi olur." Dedi Rabia abla pışpışlamaya devam ederken. Haline bakılacak olursa ciddiydi.
"Aslında buradan bakılınca çok masum, tatlı bir bebek görüyorum. Sahi, hiç durmuyor mu?"
Kafasını sağa sola salladı.
"Bir gün vereyim de bak istersen. Nasıl masum... Tatlı... Bir bebekmiş, görmüş olursun." Bir anda parlamasıyla gülmemeye çalışarak dudaklarımı üst üste bastırdım. Asla ama asla yeni doğum yapmış bir anneye bebeğinin davranışlarını övmemeye özen göstereceksiniz. Yoksa benim başıma gelen durum sizin de başınıza gelebilir. "Yok... Yok. Ben almayayım ablacım. Bir iki sene sonra alsam olur mu?"
Dalga geçtiğimi anlayınca puseti elime verip açılan kapıyla asansörden çıktık. İstikamet abimin odası olurken kapının açılmasıyla adımlarımızı yavaşlattık.
Karşımızda Aybars, Mehmet abi, Atalay ve Alparslan'ın çıktığına gördük.
Onlara yaklaşınca, "Yavrum, Kerim'e bir şey demek istiyorsan gir hemen de çıkalım. Alparslan'ın uykusu geldi herhalde huysuzlandı."
Bölüm sonu.