Prolog
“Ne o? Seninle yatacağımı falan mı düşünmüştün?” dedi.
Kocasının sesi ve sözleri kulaklarına net bir şekilde ulaşırken Şifa, sürmeyle süslenmiş gözlerini başını eğdiği yerden kaldırarak şaşkınca ona dikti.
Yutkundu.
Ne demek istediğini anlamamıştı ki…
Daha birkaç saat önce hem resmî hem imam nikâhı ile kocası olmuş bulunan adam,
damatlığının kravatını, sanki onu boğuyormuş gibi hırsla boynundan çekti.
Kravatı, gerdek gecesi için özenle hazırlanmış, çiçekler serpilerek süslenmiş yatağa fırlattı
ve hemen ardından ceketini de aynı şekilde hırslı bir tavırla oraya gönderdi.
Kızgın ve öfkeli görünüyordu.
Gerilmiş bedenindeki kasların sinirle titrediği, vücudunu sarmalayan beyaz gömleğin üzerinden bile anlaşılıyordu.
Burun deliklerinden derin ve hızlı soluklar alarak kıza yaklaşan Poyraz,
dişlerini sıkar bir vaziyette konuşmasını sürdürdü:
“Sen!” dedi, sol elini kaldırıp yüzük parmağını onun gözüne sokarcasına aralarına getirirken:
“Bu yüzükle, ayağıma zorla takılmak istenen bir prangasın.”
Duraksadı.
Tiksinen bakışları kızın, gelinliği taşıyan vücudunda kısa bir an oyalandı.
Onun, omzunu süsleyen dantel işlemeyi, sanki pis bir şeye dokunuyormuş gibi,
işaret ve başparmağıyla tutup çekiştirirken, ifadesinde zerre acıma yer almamıştı.
Yüzü, hissettiği tiksintiyle buruşmuş, kaşları bunu belli etmek istercesine çatılmıştı.
“Seninle evlenmek istemediğimi bile bile geldin,” dedi.
Kıza oranla oldukça heybetli duran bedenini, onun varlığına dayanamaz şekilde geriye doğru çekti.
“Soysuz, kalitesiz ve basit bir yaratıksın.”
Poyraz’ın sesi katı ve bir o kadar da sertti.
Acımadan, acıtmak için kurduğu her cümle, hedefini tam da on ikiden vuruyor gibiydi.
“Poyraz…”
Şifa’nın cılız fısıltısı, güzel dudaklarından süzülürken;
onun ne demeye çalıştığını anlamaktan çok uzak bir şekilde, kirpiklerini kırpıştırdı.
Adamın hafiften yükselen sesi, kelimelerini gırtlağına dizerken,
bedeni korkuyla irkilerek birkaç adım geri kaçtı.
Ve işte, tam da o an…
Şifa, kurduğu hayallerin tamamının aslında ne denli boş ve anlamsız olduğunu anladı.
“Sakın! Adımı ağzına almaya kalkma! Sakın ola, karım olduğun yanılgısına düşüp, kirli ağzında adımı dolandırma! Sen sadece zorla evlendiğim birisin ve inan bana… çok sürmeden, bugün gelinlikle girdiğin o kapıdan siktir olup gideceksin!”
Korkuyla iki adım daha gerilemek zorunda hisseden Şifa, omuzlarını düşürdü.
Elinde tuttuğu çiçek buketi, titreyen parmaklarının arasından kayıp, yavaşça yere düşerken;
yanaklarından birkaç damla yaş süzüldü.
Anlamıştı ki, sevilmek umuduyla çıktığı o yol, karanlık ve korkunç bir boşluğu andırıyordu.
Kader, acımasız oyunlarından birinin daha içine onu çekerken, kulak acıtan çanlarını yeniden Şifa için çalıyordu…
Ne var ki…
Kabullenmek ve boyun eğmek, onun alnına yazılmış olan kaderdi, biliyordu.
Ve Şifa’nın zihninde, dayısının sözleri sürekli olarak tekrar ediyordu:
“O eve, gelinliğinle girer… kefeninle çıkarsın…”