8. Bölüm

1230 Words
Güniz uzaktan göründüğünden biraz daha yaşlı ve yıpranmış bir tipti. Yaşıtız sanmıştım ilk gördüğümde ama yakından bakınca benden en az on yaş büyük gösteriyordu. Giyiminden yola çıkınca evi de dağınık ve pistir diye düşünmüştüm ama gayet derli toplu bir evi vardı. Tabii metalci havaları hissediliyordu biraz. Duvarlar koyu kırmızı, lacivert ve siyaha boyalıydı örneğin. Metal gruplarının dev konser posterleri asılıydı. Bir kitaplık dolusu CD koleksiyonu vardı. Ortada bir kedi dolaşıyordu. En ilginci biz içeri girerken üstü çıplak bir gencin salondan içeri doğru kaçtığını görmüştüm bir an. Neskafeleri yapmasını beklerken hemen hepsi metal ve rock gruplarının olan cd’leri incelemiştim. Güniz’in de dikkatini çekmiş. Kahveleri içerken ilk sorduğu “Metal müzik sever misin?” sorusu olmuştu. Motorhead’in favori grubum olduğunu duyunca dumur olmuştu. “Onlar çok eskidi!” demişti ama bana merakla baktığını, anlatmamı istediğini hissediyordum. Lise çağlarımda kısa bir dönem metalci takılmıştım. Ama hevesim çabuk geçmişti. Hafta sonları metalci gibi giyinip Kadıköy’e Akmar Pasajı’na koşardık. Tabii ki idolümüz Şebnem Ferah’tı. Güniz, “Aynı yerlerde dolaşmışız bebeğim” demişti. Sonra beni baştan ayağa dudak bükerek süzmüş, “Sen buraların, bu hallerin kızı değilsin!” diye eklemişti. Tipik ev kadını giysileriyleydim. Başım bağlı, üzerimde uzun eteğim, uzun hırkam, ayağımda erkek çorapları ve terlik. Ben bile halimi beğenmemiştim. Haklıydı paspalın önde gideniydim ve bu haller bana hiç yakışmıyordu. Ortama uyum sağlayacağım diye iyice köylü kızı havasına kapılmıştım. Ama buralarda dikkati çekmemek için böyle giyinmek daha doğru görünüyordu. Diyeceksiniz ki “Kızım, metalci gibi gezerken, mini etekleri, kısa şortları giyerken de burada yaşamıyor muydun?” Ben de “Ama o zaman evli değildim” derim. Tabii saçma bir cevap olur. Tamam kocam biraz kıskançtı ama başını ört, kapan diye bir isteği yok ki niye saçmalıyorum. Köylü kızı gibi giyiniyor, İnci’yle arkadaşlık ediyordum. Bendeki zeka geriliğine bak ki bir de gün yapmayı, günlere Güniz’i de davet etmeyi düşünmüştüm. Ders gibi olmuştu Güniz’le sohbetimiz. Değişip kendimi toparlama, eski halime dönme kararıyla ayrılmıştım yanından. Yine de eve gittiğimde başörtümü hemen atamamıştım. Alışkanlık yapmıştı. Kendimi bu giysilerle rahat hissediyordum. Özellikle başörtüsü kamuflaj gibiydi. Evde takmadığım zamanlar bile kendimde eksiklik hissediyor, hemen başımı bağlıyor, rahatlıyordum. Sokakta onsuz olamam gibi hissediyordum. “Değişmem gerek!” fikri yine de yer etmişti belleğime. Güniz’le bağı koparmamaya çalışmamın, pek sık olmasa da sabah kahvesine gitmemin nedeni de buydu. O değişim hedefimin simgesiydi. Ama bendeki devrimi hiç ummadık ve tanımadık biri yaratacaktı. Bu arada f*******: araştırmalarım sürüyordu. İzni biten Tuğba büyük bir yüce gönüllülük yapmış, sabahları işe giderken laptopunu bana bırakmaya başlamıştı. Ev işlerini yıldırım hızıyla bitiriyor laptopun başına geçiyordum. f*******:’tan sonra twitter’a geçmiş, hatta linkedin’de bile hesap açmıştım. Lisedeki aşığım Saffet’le face’de arkadaş olmuştuk ama mesaj falan yazıp beni rahatsız etmemişti. Eski sınıf arkadaşlarımdan bir kaçıyla messenger’dan sohbet bile etmiştik. Ama bu sohbetler de pek uzayıp derinleşememişti. Eski günleri yad ediyorduk, biraz da bugün neler yaptığımızı konuşunca sohbetler tavsıyordu. Arkadaşlarımla ortak noktam kalmamıştı. Gerçi kimseyle ortak noktam yoktu, çünkü bir ilgi alanım yoktu. Ev kadınlarının yaptığı gibi dizilerden, tv programlarından konuşmayı bile sevmiyordum. Arkadaşlardan Sevilay çok aktifti. Zaten face’deki grubu da o kurmuştu. “Kızlar toplanıp kahvaltı yapalım” diye mesaj atan da oydu. Bu eski okul arkadaşlarımla buluşmak için iyi bir fırsattı. Bir cumartesi sabahı bizim liseye yakın açık büfe kahvaltı veren bir restoranda buluşmuştuk dokuz kız. Sohbet fena değildi. Bol bol gülüşmüştük eski anıları yad edip ama bugüne değin pek ortak noktamız kalmamıştı. Daha doğrusu bende sorun vardı. Onlar ailelerinden, gündelik hayattan boş boş konuşmayı beceriyorlardı ama bende iş yoktu. Konuşmak bir yana bu konuları dinlemekten bile sıkılıyordum. Günün tek ilginç bilgisi kahvaltıya katılan kızlardan birinin, Tülay’ın eski belalım Saffet’in eşi olmasıydı. Saffet tekrar askıntı olursa Tülay’ı uyarırım, yardım isterim umuduyla hemen telefon numarasını almıştım. Tabii karşılıklı telefonları çaldırınca o da benim numaramı kaydetmişti. Böylelikle kendi elimle Saffet’e numaramı vermiş oluyordum. Tülay, Saffet’in tutkusunu bilmediği için sohbet olsun diye kocasına benimle karşılaşmasını anlatacaktı. Hatta telefon numaralarımızı aldığımızı da söyleyecekti. O söylemese grupta paylaşılan kahvaltı fotoğraflarında beni görecekti. Sanırım istemem de yan cebime koy yapıyordum. Bilinçaltımda Saffet’in beni araması vardı ve Tülay’a telefon numaramı vererek bunu kolaylaştırmak istemiştim. Bir şeyi çok istersen olmazmış. Saffet de beni aramadı. Belki de numaramın Tülay’da olduğunu bilmiyordu. En büyük ihtimal de eski aşkı tarih olmuş, beni unutmuş olmasıydı. Benim face maceralarım böyle sürerken Ömer işleri oldukça geliştirmişti. Onlar henüz toplanmamışlardı ama eski kankasıyla, Yılmaz Çavuş’la hemen her gün telefonlaşıp sohbet ettiğini anlatıyordu. Tuğba bana laptopunu verdi deyince makinedeki klasörü, klasördeki fotoğraf ve videoları merak etmişsinizdir. Ben de merak ediyordum ve laptopu açınca da ilk baktığım o klasör olmuştu. Klasör duruyordu ama içi neredeyse boştu. Çıplak ya da sevişmeli olanların hepsi silinmiş, geriye Tuğba’nın mayolu üç dört fotoğrafı kalmıştı. İnci’nin söz ettiği videoları paylaşan sitelere ise nedense giremiyordum. Hep bilmem ne mahkemesinin kararıyla kapatılmıştır, diye yazılar çıkıyordu. Sorunu çözen de yine İnci oldu. Benim kaç gündür ortada görünmediğimi görünce meraklanmış, bir gün öğleye doğru kapımı çaldı. Bahanesi de yaptığı börekleri getirmekti. Sık sık börek yapıyor, her defasında da bir tabak da bana veriyordu. Laptopun başında olduğumu görünce hemen yanıma kurulmuştu. İlkokul terk, köylü kızı diye küçümsememek gerek, bilgisayar ve internet konusunda benden daha çok bilgiliydi. Pratik bir zekası vardı. Bilmediği şeyleri de bu zeka ve cahil cesareti ile hallediyordu. Google’a “yasaklı sitelere girmek” yazıp aratması yetmişti. VPN diye bir uygulama indirip onun üzerinden bağlanmak gerekiyormuş ki İnci laptopta arayınca zaten yüklü olan uygulamayı da bulmuştu. “Start” yazısının üzerine tıklayıp bağlantıyı kurdu, benim açamadığım sitelerden biri tek tıkla açılıverdi. Yüzlerce, binlerce, belki milyonlarca video vardı. Sol üst köşedekine tıklayıp ilk videomuzu izlemeye başladık. Orta yaşlı bir adam çok genç bir kızla biraz da zorlayarak sevişiyordu. Başta direnen, olmaz diyen, adamı üzerinden itmeye, kurtulmaya çalışan kız sonra havaya giriyor, adam ne isterse fazlasıyla yapmaya başlıyordu. İnsanın hayal ettiği şeyleri ekranda görmesi acayip bir şey. Gördüklerimden yüzüm kızarmış, utanmıştım. Utandığımı fark etti mi diye yan gözle İnci’ye bakmış, kızın çok rahat bir şekilde videoyu izlediğini görünce biraz rahatlamıştım. İlk videoyu biraz da dehşete düşmüş bir vaziyette ,hayretler içinde izlemiştim ama ikinci, üçüncü derken utancım ve gerginliğim geçmişti. İnci kardeşim sayılırdı. Kardeşlerin yanında da bir yere kadar rahatsınızdır. Sonuçta kardeştir çünkü. O olmasa bu filmleri kendim izlesem en fazla üçüncü videoda havaya girer eşofmanın üzerinden de olsa kendimi okşamaya başlardım. Dördüncü ya da beşinci videoda da üzerimde bir şey kalmaz, hatta wibbi’yi yardıma çağırırdım. Ama İnci yanımda olduğu için sanat filmi izliyormuş da bir çok şeyi anlayamıyormuş gibi ciddi bir ifadeyle bakıyordum videolara. Sabır da bir yere kadar. Tam tamına altıncı videoda daha fazla dayanamayacağımı anlamış, kendimi banyoya atmıştım. Böylece kendime dokunamama sözümü de bozmuş oluyordum. Hem de öyle yoğun bir arzuyla dolmuştum ki yatak odasından wibbi’yi almadığıma pişman olmuştum. Abartıp biraz fazla kalmıştım banyoda herhalde ki İnci kapıyı tıklatmıştı “Nehir abla iyi misin?” diye. Midem bozulmuş diye kızı başımdan savmıştım. Büyük bir ihtimalle ne yaptığımı hissetmişti. Bakışlarında biraz muzırlık vardı. Efendi bir kız olduğu için bir laf etmemişti neyse ki. İnci’yi yolcu ettikten sonra yine aynı yetersizlik duygusuyla kalmıştım. Bu tip faaliyetler benim tatmin olmama, doymama değil daha fazla arzuyla dolmama neden oluyordu. Kendimi çok daha kötü hissediyordum. Ömer gelene dek önce için için,, sonra açıkca gözyaşlarımı dökerek, ne olacak benim halim diye düşünmüştüm. Bir çıkar yol yok gibi görünüyordu. Hele bir hamile videosu izlerken İnci’nin biraz mahçup, başı önde gülümseyerek “Biz de çocuk yapma çalışmalarını hızlandırdık. Neredeyse her gece çalışıyoruz bebek için” deyince iyice kederlenmiştim. Çünkü bir bebeğim olsa bütün sevgimi ona yöneltirim, bu doyumsuzluk hissim azalır diye de bir inancım vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD