BABAM GİBİ OLMAK İSTEMİYORUM

1551 Words
O avlunun tam ortasında, sedirin kenarında otururken onların göz göze gelişine şahit olmak… O iki adamın — Sarvan’la Devran’ın — geçmişin enkazına rağmen birbirlerine sarılışını izlemek… Yüreğimde bir şey kırıldı sanki, sonra o kırıklığın arasından bir sıcaklık yükseldi, gözlerime doldu. Ağlamadım. Ama yutkunduğum her sessizlikte boğazım düğüm düğüm oldu. Sarvan’ın bakışları hep serttir. Hele bir öfkelendi mi, dünyayı susturur. Ama şimdi... Şimdi bakışlarında sadece kardeş hasreti vardı. Kırgınlıkla birlikte gelen bir kabulleniş, bir teslimiyet… O sarılış... Her şeyi anlatıyordu. Dile gelmemiş pişmanlıkları, içe gömülmüş özlemleri… Ve ben o an, içimde büyüyen bebeğe dönüp sessizce fısıldadım: “Bak oğlum... bak baban nasıl bir adam. Kırsa da affeder. Yansa da sever.” Devran’ın gözyaşlarını gördüm. O güçlü duruşunun altında ezilmiş, küçülmüş, pişman olmuş bir adam vardı. Ama yüreği hâlâ atıyordu. Demek ki dönmek için bir sebep bulmuştu. Belki bu topraklar çağırmıştı onu... Belki annesinin duası. Yanıma gelip oturduğunda Sarvan’ın parmakları hafifçe elimin üzerine dokundu. O dokunuşla irkildim. Her zaman yapmaz bunu. Sarvan, sevgisini bakışıyla gösterenlerdendir. Ama şimdi... Elimi tuttu. Sıkıca. Sarvan, avlunun serin havasında biraz daha kalmak istese de göz ucuyla bana baktığında yorgunluğumu fark etti. Parmakları hâlâ elimdeydi, usulca sıktı. Başını eğip gözlerimin içine baktı, sesini sadece ikimizin duyacağı bir tonda alçalttı: “Yeter bu kadar… Odana geçip biraz dinlen. Bugün çok konuştun, çok ayakta kaldın.” “İyiyim ben,” dedim alışkanlıkla, ama o inatçı bakışıyla susturdu beni. Artık biliyordum, Sarvan bir şeyi kafasına koymuşsa, onun aksi olmuyordu. Yavaşça yerimden kalktım, o da yanımda doğruldu. Merdivenlere yaklaştığımızda durup bana döndü, kaşlarını çattı: “Tek başına çıkamayacağını bile bile neden her seferinde deniyorsun?” “Alışmam lazım,” dedim fısıltıyla. “Ya bir gün yanında olmazsan?” Gözlerinde bir şey titredi. Bir endişe, bir korku, belki de ihtimallerle dolu koca bir sessizlik… Sonra, kollarını belime doladı ve usulca beni kucağına aldı. Artık buna da alışmıştım. Sırtımda onun güçlü kollarını hissederken, kalbimin altındaki o minik kalbin de hızlandığını hissettim. Sanki bebeğimiz de onun varlığını tanıyordu. Merdivenleri ağır adımlarla çıktı. Hiç konuşmadık. Sessizlik ikimize de iyi geliyordu. Odamıza vardığımızda kapıyı omzuyla itti. İçerisi serindi, pencerelerden sızan akşam ışığı duvarda soluk izler bırakıyordu. Beni dikkatlice yatağın kenarına oturttu. Ayaklarımı uzatmama yardım etti. Sonra diz çöktü önümde. Elleri, ayak bileklerime dokundu; şişmişti biraz. Gözleriyle inceleyip başını iki yana salladı: “Yoruyorsun kendini,” dedi kısık sesle. “Bu kadarı fazla.” Saçlarını okşadım. “Ama güzel... Seninle yaşamak, yorgunluğa değer.” Başını kaldırdı. O sert, dağ gibi adam gitti; yerine gözlerinde bana sığınan başka biri geldi. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı: Başını yavaşça karnıma doğru eğdi. Kucağıma yerleştirdi. Saçları karnıma değdiğinde, içim ürperdi. "Oğlum annen beni hiç dinlemiyor çok inatçı sen onun gibi olma" dediğinde kaşlarım çatıldı. "Ben inatçı değilim" dediğimde güldü. "Değilsin karım ben abartıyorum" benimle dalga geçiyordu. Ama onu çok seviyordum. **** iki gün sonra Sarvan kardeşi geldiğinden beri sessizleşmişti. Dalıp dalıp gidiyordu. "Neyin var Sarvan, Devran geldiğinden beri sessizsin. Anlat bana sorun ne?" diye sordum. bir şey vardı ama kimseye söylemiyordu. gözleri bana döndü. "Sence ben iyi bir baba olurmuyum Meryem?" neden birden bire böyle bir şey sormuştu ki "O nasıl soru Sarvan. tabiki iyi bir baba olacaksın. Neden böyle düşündün birden bire" "Babam gibi olmaktan korkuyorum Meryem. küçüklüğümden beri beni gaddar acımasız bir ağa gibi büyüttü. oğlumun da benimle aynı kaderi yaşamasını istemiyorum" Gözlerim dolmuştu neler yaşanmıştı kim bilir. yanına giderek sıkıca sarıldım ona. "Sen çok güzel bir baba olacaksın ben inanıyorum. lütfen böyle düşünme Sarvan sen baban değilsin" "Bana hiç devrana davrandığı gibi davranmadı. Devranın eline oyuncak verirken benim elime silah verdi. ben babam gibi olmak istemiyorum Meryem. oğlum oyun oynayacak yaşta silah tutsun istemiyorum" Canım acımıştı sevdiğim adam neler yaşanmıştı. "Sen çok iyi bir baba olacaksın ben inanıyorum sana lütfen üzme kendini" “Anlat,” dedim usulca. “Ne olur anlat, içinden at...” Bir an başını çevirdi. Gözlerimin içine baktı. Yüzünde o güçlü, dimdik duran adamdan eser yoktu. Yorgun, çocuk gibi bakıyordu bana. Sonra bir iç çekti, ve ilk defa geçmişin kapısını araladı. “Babam… Ahmet Ağa... bana hiç çocuk olmadı,” dedi kısık bir sesle. “Ben doğduğum gün karar vermiş sanki... ‘Bu çocuk ağa olacak’ demiş kendi kendine. Hiç sormadı ben ne olmak isterim, ne severim, neye gülerim. Kafasına ne koyduysa, beni onunla büyüttü.” Yutkundu. Bakışları yere indi. Devam etti. “Ben beş yaşındayken Devran’a tahta at almıştı. Onunki rengârenk, süslü... Ben de istedim. ‘Benim de atım olsun baba’ dedim. Ne dedi biliyor musun? ‘Sen ağa olacaksın, oyuncağa değil ata bineceksin.’ Aynı akşam beni ahıra götürdü. Üstüme küçücük bir eyer koydu. Korkudan ağladım, ‘binmek istemiyorum’ dedim. Tokadı yedim. ‘Ağa korkmaz!’ dedi.” İçim çekildi. Kalbim sızladı. O an, çocuk Sarvan’ı gözümde canlandırdım. Korkmuş, ürkmüş, ama babasının gözünde ‘ağa’ olmaya zorlanmış küçücük bir çocuk… “Devran’la oynadığımız her oyunu bölerdi,” diye devam etti Sarvan. “Onunla top oynarken seslenirdi, ‘Gel talim yapıcaz.’ Bir gün kucağında tüfekle geldi. Daha sekiz yaşındaydım. ‘Bunu tut,’ dedi. Ağırdı. Kollarım titredi. ‘Ağa olan silah tutar, elin titremeyecek’ dedi. Oysa Devran o sırada bahçede annemle fısır fısır çiçek ekiyordu...” Yüzünde acı bir tebessüm belirdi. “Babam onu severdi Meryem. Gerçekten severdi. Başını okşardı, sırtını sıvazlardı, ona kızsa bile sonunda gülerdi. Beni ise hep... tembihle büyüttü. ‘Senin gözün ağlamayacak. Senin sesin yükselmeyecek. Korkmayacaksın. Taviz vermeyeceksin. Ağa dediğin zayıflık göstermez’... Hep buydu. Sanki ben doğduğum anda bir ağa ilan edilmiştim ama onun oğlu değilmişim gibi.” Bir süre sustu. Gözlerini karnıma dikti. Sonra usulca fısıldadı: “Ben oğlumu böyle büyütmek istemiyorum.” Yanaştım ona. Ellerini tuttum. Sıkı sıkı… Konuşması kolay değildi, ama devam etti. “Devran gittiğinde herkes onun hainliğinden bahsetti. Ama gerçek o değil, Meryem. Devran ağa olmak istiyordu, bunu çok istiyordu. Ben istemedim. Ben sadece biraz çocuk olmak istedim. Oysa babam, ‘Sen olacaksın’ dedi hep. Ama ne oldu? Bir gün... ilk kez... Devran’ı seçmedi. İlk kez. O da kaldıramadı bunu. Çünkü o güne kadar hep ona ‘istediğini’ veren bir babası vardı. Hiç kötü söz işitmemişti. Hiç... Ben yıllarca susarak büyüdüm. Oysa o her şeyi bağırarak söyledi. Bir tokatla bile karşılaşmadı. Benim her isteğim ‘gereksiz’, onunki ‘kabul’dü. Ben her sabah gözümü silahla açtım. O kitapla…” Sesi titredi. “Gitti çünkü onun alıştığı baba bir anda başka biri oldu. Gitti çünkü ilk defa kendisine değil bana hak verildi. Ama ben onun yaşadığı kolaylığı bir gün bile görmedim.” Sarvan derin bir nefes aldı. Sonra gözlerini kapattı. O an yüzüne dokundum. Kalbim çatır çatır kırılıyordu. Böyle bir sevdanın yükü omuzuna bu kadar erken bırakılmış bir adamı sevmek… Ağlamamak elde değildi. “Sarvan,” dedim. “Sen... oğlunun çocukluğunu yaşayabilmesi için savaşan bir babasın. Bu yeter. Oyuncağını kendi ellerinle alırsın. Ağlayınca başını omzuna yaslatırsın. O sana sımsıkı sarılır. Babası gibi değil, babasıyla çocuk olur. Ve biliyor musun? Sen o çocuğa kendi yaralarını miras bırakmazsın. Onu sevgiyle büyütürsün.” Gözleri doldu. İlk defa o an, gerçekten ağlamaya yaklaştı. Gözlerinde biriken yaşlar, sessizce dudağının kenarına süzüldü. Başını eğdi. Ellerimi tuttu. Sonra başını dizlerime yasladı. Tıpkı o gece olduğu gibi… Ve ben, içimde kıpırdayan bebeğe baktım. “Oğlum,” dedim içimden. “Baban korktuğu adam olmayacak. Çünkü o, seni korkudan değil, sevgiden yoğrulmuş bir yürekle büyütecek.” Sarvan başını hâlâ dizlerime yaslamıştı. Ağlamıyordu ama sessizliği, gözyaşından daha ağırdı. Yüzünde bir yorgunluk... yılların yükünü taşımış da nihayet bir durakta soluklanmış gibiydi. Elimi usulca saçlarına götürdüm. Sert, koyu telli saçlarını parmaklarımın arasından geçirdim. Nazikçe okşadım. Her hareketimde, "yanındayım" demek istedim. "Artık yalnız değilsin"... “Sarvan…” dedim fısıltıyla. “Sen çok iyi bir adamsın. En başta iyi bir eşsin. Her şeyden önce... çok iyi bir baba olacaksın. Şu kalbimde ne kadar yer ettiysen, oğlumuzun da dünyasında o kadar büyük olacaksın. Ben sana inanıyorum. Gözünün içindeki sevgiyi görüyorum.” Sarvan başını yavaşça kaldırdı. Gözleri hâlâ doluydu ama gülümsüyordu. İçinde yılların karanlığını eritmeye çalışan bir adamın, o karanlıktan sıyrılma çabasını taşıyan bir gülümsemeydi bu. Sonra ellerini karnıma uzattı. Bir an durdu. Sessizce baktı. Parmaklarıyla nazikçe dokundu, sonra eğildi ve içimde taşıdığım o mucizeye bir öpücük kondurdu. “Teşekkür ederim…” dedi kısık bir sesle, dudakları karnımın üstüne kapalıyken. “Beni sevdiğin için… Bana bir aile verdiğin için… Beni ben olduğum hâlimle kabul ettiğin için… Ve… bu dünyaya getireceğin evladımız için…” Gözlerim doldu. Ne kadar güçlü olursa olsun, bir adamın böyle alçak sesle minnettarlığını dile getirmesi… yüreğimi bambaşka yerlerden yakaladı. Başını karnıma yaslamışken fısıldamaya devam etti: “Oğlum… annen senin en kıymetlin olacak. Ona benzemeye çalış. Onun gibi merhametli, onun gibi cesur, onun gibi doğru ol. Ben baban olarak seni koruyacağım… ama asıl rehberin annen olacak. Onun elleriyle büyüyeceksin, onun kalbiyle seveceksin. Çünkü ben… onun sevgisiyle yeniden insan oldum.” Ellerimle saçlarını okşamaya devam ettim. Kalbim kıpır kıpırdı. Bu adam... bu güçlü, yaralı, suskun adam... şimdi benim dizlerimde çocuk gibi yatıyordu. Ve ben, ona her dokunuşumda yaralarını sarıyordum. Her kelimemde geleceğimizi örüyordum. İçimizde taşıdığımız evlat… işte tam bu sevdanın meyvesiydi. “Seni seviyorum Sarvan,” dedim boğazıma oturan o düğümle. “Her hâlinle… her kırgınlığınla, her korkunla, her acınla… çünkü sen, her şeye rağmen sevmeyi başaran bir adamsın.” Karnıma bir öpücük daha kondurdu. Bu kez daha uzun. Gözlerini kapattı, yanağını dayadı. Sanki oğlunun kalp atışını dinliyordu. O an... zaman durdu. Avludaki rüzgâr, dışarıdaki hayat, geçmişin gölgeleri... hepsi sustu. Ve ben... ilk kez bu kadar emin hissettim. Sevdiğim adam, kendi karanlığını sevgiyle yakan bir ışığa dönüşüyordu. Biz... birlikte, yepyeni bir hayat doğuracaktık. Hem kalbimizde, hem kucağımızda.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD