DOĞRU PERON YANLIŞ YÖN
Eskişehir sabahları hep erken başlardı.
Güneş daha tam doğmadan, ince bir aydınlık sokakların üzerine usulca yayılır, gecenin serinliğini kovmaya çalışırdı.
Ama o serinlik hemen gitmezdi; taş duvarlara, demir kapılara, pencere kenarlarına siner, inatla kalırdı. Özellikle Porsuk’un kenarındaki mahallelerde, sabah ayazı insanın iliklerine işlerdi. Apartman boşluklarında biriken nem, merdiven basamaklarını kayganlaştırır, korkuluklar avuçta buz gibi olurdu.
Melek o serinliği severdi.
Ayaklarını yatağın kenarından sarkıttığında, tabanlarının yere değdiği o ilk an İçini hafif bir ürperti kaplardı. Eski evin tahta döşemesi geceden kalma soğuğu tutardı.
Halının ince tüyleri bile sabahın soğuğunu saklar gibiydi. Parmaklarını kıpırdatır, o serinliği hissetmek için birkaç saniye öylece dururdu. Sanki yeni bir güne gerçekten başladığını o an anlardı. Sanki dünya “hazır mısın?” diye sorar, Melek de tabanıyla “hazırım” diye cevap verirdi.
O sabah da öyle yaptı.
Gözlerini açtı, tavanı bir süre boş izledi. Sıva çatlakları vardı tavanda. Biri haritaya benziyordu, diğeri nehre. Çocukken babasına göstermişti. “Bak baba, burada dağ var,” demişti. Sedat Bey gülmemişti ama başını sallamıştı. “Var,” demişti. O kadar.
Uyanmıştı ama kalkmak için acele etmiyordu. Yorganın kenarını çenesine kadar çekti. Dışarıdan uzak bir tren sesi geldi. Rayların üzerinden geçen metalin o uzun, titreşimli uğultusu. Cam hafifçe zangırdadı. Her sabah aynı ses. Her sabah aynı başlangıç. Babası o rayların orada çalışırdı. TCDD atölyesinde.
Derin bir nefes aldı. İçine dolan hava hafif soğuktu. Genzi yandı. Yorganı üzerinden yavaşça itti, ayaklarını aşağı bıraktı. Yere bastığında dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Yine başladı,” diye mırıldandı kendi kendine. Sesini duyunca garipsedi. Sabah sesi hep kalın çıkardı.
Kapının ardından annesinin sesi geldi, terlik şıpırtısıyla birlikte:
“Melek! Uyanabildin mi kızım? Çay demlendi, soğutma.”
“Uyandım anne!” diye seslendi, ama sesi hâlâ uykuluydu, boğuktu.
Zuhal Hanım mutfakta çoktan işe koyulmuştu. Çaydanlığın altındaki ateşin sesi, kaşıkların ince tıkırtısı, dolap kapaklarının açılıp kapanması. Hepsi evin sabah ritmiydi.
“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar…” Zuhal Hanım türkü dinlerken hamur yoğurmayı severdi.
Melek ayağa kalktı. Üzerindeki ince pijama bile sabahın serinliğini tutuyordu. Kollarını ovuşturdu. Saçlarını eliyle kabaca geriye attı, aynanın karşısına geçti. Aynanın kenarı buğuluydu.Bir süre kendine baktı.
Kumral saçları omuzlarına dağılmıştı. Uçları elektriklenmiş, kabarmış. Gözleri henüz tam açılmamıştı ama o yeşil ton, uykulu haline rağmen dikkat çekiyordu.
Zuhal Hanım’ın gözleri de öyleydi. Yüzünde doğal bir duruluk vardı; makyajsız, süssüz ama canlı. Kirpikleri uzun, kaşı kendiliğinden kavisli. Burnunun üstünde üç tane çil. Yazın çoğalır, kışın silinirdi.
“Fena değil,” diye mırıldandı hafifçe. Sonra kendini yakaladı, güldü. Kimin için? Kim bakacak?
Yüzünü yıkamak için banyoya geçti. Musluktan akan su soğuktu. Avuçlarını doldurup yüzüne çarptığında hafifçe irkildi. Su çenesinden süzüldü, pijamasının yakasına damladı. Ama bu hoşuna gidiyordu. Sanki uykunun son kalıntılarını da alıp götürüyordu. Ağzını çalkalarken aşağıdan babasının kapıyı açma sesi geldi.
Saatini kontrol etti. Duvar saati 07:12. Her zamanki gibi dakikti.
Sedat Yalçın, alışkanlıklarından kolay vazgeçmeyen bir adamdı. İşe gidişi, gelişi, çayını içişi, gazeteyi tutuşu hepsi dakikalı. Fabrikada 23 yıl. Emekliliğe 2 yıl.
Melek aceleyle saçlarını toparladı, lastik tokayı bileğine geçirdi. Üstüne basit bir ev kıyafeti geçirdi. Gri eşofman, bol tişört. Mutfağa indi.
Kapının önünde ayakkabılarını çıkaran babasını gördü.
Üzerinde işçi kıyafetleri vardı. Lacivert pantolonu hafif eskimişti, dizlerinde iz vardı. Gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Elleri. Elleri hep dikkatini çekerdi Melek’in. İri, damarlı, tırnak kenarları mazot siyahı. Ne kadar yıkasa çıkmazdı o karalık. Yüzünde her zamanki gibi ciddi ama yorgun bir ifade vardı. Sakalları bir günlük. Göz altları mor.
“Günaydın baba,” dedi Melek. Sesine neşe katmaya çalıştı.
Sedat Bey başını kaldırdı, kızına baktı. Bir saniye. Sadece bir saniye göz göze geldiler.
“Günaydın,” dedi kısa bir şekilde.
Ama o tek kelimenin içinde bile bir sıcaklık vardı. Melek bilirdi. Zuhal Hanım çayları doldururken hemen araya girdi. Elinde bez, tezgahı siliyordu.
“Kız daha yeni kalktın, bak yüzün bile şiş. Gece yine geç yattın değil mi Melek? Işığın sabaha kadar yanıyordu.”
“Yok anne ya,” dedi Melek sandalyesine otururken. Sandalye çekildi, gıcırdadı. “Biraz ders çalıştım sadece. Vize haftası geliyor.”
“Birazmış…” diye söylendi Zuhal Hanım ama sesi sert değildi. Daha çok alışılmış bir yakınmaydı. Endişe kılıklı sevgi.
“Kahvaltısız çıkma bak. Miden bulanır sonra.”
Masaya oturdular. Masanın ortasında zeytin, peynir, domates. Zuhal Hanım kendi yaptığı reçelden koydu Melek’in önüne
Çayın buharı yüzlerine vuruyordu. İnce belli bardaklardan yükselen o sıcaklık, sabahın serinliğini kırıyordu. Melek bardağı avuçladı.
Sedat Bey ekmeği böldü, bir parçasını tabağına aldı. Sessizce yemeye başladı. Çiğnerken düşünüyor gibiydi.
Melek onu izledi.
Babası az konuşurdu. Ama evdeki herkes onun ne hissettiğini bir şekilde anlardı. Omuzlarının düşüklüğünden, kaşlarının arasındaki çizgiden, çay bardağını tutuşundan… Çayı karıştırırken kaşığı bardağa değdirmezdi.
O sabah da yorgundu.
Ama bu yeni değildi. Vardiya değişmişti geçen hafta. Geceye kalmıştı üç gün.
Zuhal Hanım birden Melek’e döndü. Saçını kulağının arkasına attı.
“Bugün dersin kaçta kızım? Unuttum.”
“On birde,” dedi Melek. Reçelli ekmeği ısırdı.
“Erken çıkacaksın o zaman. Aç kalma bak, bir şeyler ye. Kantin pahalı.”
“Tamam anne. Simit alırım.”
Zuhal Hanım kızına bakarken gözlerinin içi yumuşuyordu. Melek ne isterse yapmaya hazır bir hali vardı. Bazen fazla bile… Kızının tabağına bir zeytin daha koydu.
“Ye. Zayıfsın.”
“Zayıf değilim anne, fitim,” dedi Melek, güldü.
Sedat Bey kaşığını tabağa bıraktı. Küçük bir ses. Ama masa sustu.
“Okul önemli,” dedi bir anda. Gözü Melek’te. “Boşlama. El âleme muhtaç olmayasın.”
“Boşlamıyorum baba,” dedi Melek hemen. Dikleşti. “Dersten 95 aldım geçen.”
“İyi,” dedi adam kısa bir şekilde. Başını salladı
.
Bu onun onaylama biçimiydi. Fazlasını beklemezdin. “Aferin” demezdi. “İyi” derdi. “İyi” onun “harikasın”ıydı.
Melek çayından bir yudum aldı. İçini ısıtan o tanıdık tat, ona güven veriyordu. Dilini yaktı biraz olsun.
Bu ev…
Bu masa…
Bu insanlar…
Her şey tanıdıktı ve bir o kadar da değişmez gibiydi. Duvarın rengi 10 yıldır aynı. Koltuk örtüsü aynı. Takvim bile geçen seneden kalma, Ocak’ta asılı.
Ama Melek’in içinde bir şeyler değişiyordu.
Küçük, sessiz, fark edilmeyen bir hareketlenme henüz ne olduğunu bilmiyordu. Adı yoktu. Şekli yoktu.
Sadece hissediyordu. Midesinde bir boşluk. Kalbinde bir kıpırtı. Sabahları uyanınca ‘bugün’ derken, sesinde başka bir ton.
Kahvaltıdan sonra odasına çıktı.
Dolabını açtı. Kıyafetlerine baktı. Çok şeyi yoktu. İhtiyacı da yoktu. Seçmekte zorlanmıyordu ama yine de birkaç saniye düşünüyordu. Bugün ne giyeceği önemli değildi aslında… Ama yine de bir özen vardı içinde. Neden? Bilmiyordu.
Açık renk bir bluz aldı. Krem. Kolu üç çeyrek. Altına sade bir pantolon. Siyah ve rahat.
Aynanın karşısına geçtiğinde bir süre kendini inceledi.
Saçlarını taradı, omuzlarına düzgünce bıraktı. Uçlarına eliyle şekil verdi. Hafif bir parfüm sıktı. Vanilyalı. Küçükken Zuhal Hanım’ın sürdüğü.
Sonra tekrar durup kendine baktı.
Gözlerinin içine.
Sanki kendine bir şey sormak ister gibi… Bir şey söylemek ister gibi ama sormadı.
Henüz zamanı değildi.
Sorunun cevabı yoktu çünkü. Soru bile yoktu. Sadece his.
Evden çıktığında hava biraz ısınmıştı. 08:40.
Sokaklar yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. İnsanlar işe gidiyor, dükkânlar açılıyor, hayat hareketleniyordu. Fırının önü kalabalık. Sıcak ekmek kokusu. Melek’in karnı guruldadı. Gülümsedi.
Melek yürümeyi severdi.
Otobüse binmek yerine çoğu zaman yürümeyi tercih ederdi. Sokakları izlemek, insanlara bakmak, kendi düşüncelerine dalmak kafasını boşaltıyordu.
Ayaklarının asfaltla temasını hissederek ilerledi. Adımları ritmikti. Ne hızlı ne yavaş.
Yürümeye devam ederken başını hafifçe kaldırdı. Gökyüzü açıktı.
Sanki hiçbir şey kötü olamazmış gibi. Sanki dünya bugün karar vermiş: ‘Kötülük yok’.
Melek o an içinden geçen düşünceye kendisi bile şaşırdı:
“Acaba benim hayatım nasıl olacak?”
Bu soru daha önce de aklına gelmişti.
Lise sonda. Tercih yaparken. Mezuniyette.
Ama hiç bu kadar net olmamıştı.
Hiç bu kadar göğsüne oturmamıştı.
İlk kez gerçekten merak ediyordu. Gelecek. Kendisini. Olacağı kadını.
Üniversitenin kapısından içeri girdiğinde kalabalık artmıştı.
Genç sesler, kahkahalar, konuşmalar…
Hayat burada daha hızlıydı.
Daha renkli.
Çimlerde oturanlar, bankta ders çalışanlar, elinde kahve koşanlar…
Melek kampüsün içinden yürürken etrafına baktı. İnsanlar gruplar halinde konuşuyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyor, planlar yapıyordu.
“Akşam nereye gidiyoruz?”
“Slaytları attı mı hoca?”
“Kopya çekeriz ya…”
O da bu dünyanın içindeydi. Ama bazen biraz dışındaymış gibi hissediyordu.
Sanki bir adım geriden izliyordu her şeyi. Kameraman gibi.
Ama bu onu rahatsız etmiyordu.
Henüz.
Kütüphanenin önünden geçti. İktisadi İdari’nin önü. Yine raylar. Şehir raylarla bölünmüştü. Tren geçince hayat durur, sonra devam ederdi.
Amfiye doğru yürüdü.
Kapının önünde kısa bir an durdu. İçeri girmeden önce derin bir nefes aldı. Neden? Sınav yok. Sunum yok.
Sadece nefes alıp kapıyı açtı. Hayatının yönünü değiştirecek şeyler henüz başlamamıştı.
Tren geçmemişti daha makas değişmemişti.
Ama raylar oradaydı.
Ve Melek…
Bunun farkında değildi.
Hayat onun için çok farklı bir yöne evrilmeye başlamıştı.