Berfin... adını da, bakışlarını da kışın ortasında açan narin bir kar çiçeğinden almıştı. On altısına yeni girmişti; gözleri, çocukluk masumiyetini hâlâ taşıyan ela tonlarında, ışığa vurunca bal rengine çalan bir parıltıyla parlar, uzun kirpikleri bakışlarına derinlik katardı. Saçları gür ve koyu kahverengiydi, genelde örgülü dolaşırdı; annesinin örerken başına taktığı küçük renkli tokalar, yüzüne daha da sevimli bir ifade verirdi. İnce yapılı, boyu yaşıtlarından biraz kısa olsa da, yürüyüşündeki zarafet dikkat çekerdi.
Şanlıurfa’nın kenar mahallerinden birinde, dar sokakları çocuk sesleriyle dolu bir evde yaşıyordu. Evleri tek katlı, damında yaz akşamları yatakların serildiği genişçe bir düzlüğe sahipti. Bahçelerinde bir nar ağacı, kenarda ise eski bir su küpü vardı. Hayatları çok zengin değildi ama kapılarının önünden her daim sıcak ekmek kokusu gelirdi. Annesi sabahları erkenden tandır yakar, ekmek pişirirdi; babası ise inşaatlarda yevmiye ile çalışırdı.
Berfin’in ailesi, her şeye rağmen birbirine bağlı bir aileydi. Babası Hasan bey, sessiz ve çalışkan bir adamdı; elleri nasır tutmuş, yüzü güneşten kararmıştı. Borçları yüzünden İstanbul’a çalışmaya giden abisiyle gurur duyar ama onun yokluğunu da derinden hissederdi. Annesi Ayşe sabırlı ve fedakâr bir kadındı. Mahallenin kadınları gibi o da ağır başlıydı ama kızının eğitimine çok önem verirdi. “Okuyacaksın, bizim gibi olmayacaksın” derdi her fırsatta.
Evde sıcak bir yemek kokusu, dışarıda çocuk kahkahaları, ama içlerinde sürekli bir geçim telaşı vardı. Borçlar, eksik kalan masraflar, bir gün abisinin ve babasının dönüp dönmeyeceğine dair endişeler… Yine de Berfin, evin içinde umut ışığıydı; yüzü güldüğünde sanki damdaki yıldızlar biraz daha parlardı.
Berfin sabahları okula gitmeyi seviyordu. Ama bunun nedeni dersler, öğretmenler ya da teneffüs çayları değildi. Onun sabahları sevme nedeni, Zülfikar’dı. Okul yolunu adımlarken ayakkabıları toza bulansa da, her adımı kalbine işliyordu. Yürürken çok konuşmazlardı. Zülfikar genellikle başı eğik yürürdü. Sessizliği utanmaktan değil, saygıdandı. Berfin bunu bilirdi. Zülfikar, kelimelerle değil, varlığıyla konuşan çocuklardandı.
Zülfikar, mahallenin biraz ilerisinde oturan, yaşıtı, utangaç ama güvenilir bir delikanlıydı. Sabahları okul yolunda ona eşlik eder, defterlerini taşır, kimi zaman sadece sessizce yürürlerdi. Bu sessizlik, ikisi için de huzur vericiydi.
İkisi de on altı yaşına yeni girmişti. Henüz hayatı tam tanımamış ama birbirlerini sanki yıllardır tanıyorlardı. Aynı sınıfta okuyorlardı. Berfin çocuk eğitimi üzerine bir liseye yeni başlamıştı. Küçükken bebeklerine battaniyelerden kreş yapar, annesi tarladayken yastıkları sıraya dizerdi. Şimdi o oyunları mesleğe dönüştürmenin hayalini kuruyordu.
Zülfikar'ın ailesi çok yoksuldu. Babası sert bir adamdi ve son zamanlarda garip işlerle mesguldu sürekli, abisi ise daha geçen ay evlenmişti. Düğün, onların evi için sevinçten çok borç getirmişti. Zülfikar, okuldan sonra abisiyle birlikte inşaata gidiyor, tuğla taşıyor, beton karıştırıyor, ellerini nasır, ruhunu yorgun yapıyordu. Ama Berfin onun ellerine değil, gözlerine bakıyordu. Gözlerinde bir çocuğun saflığıyla bir adamın yükü aynı anda duruyordu.
Berfinin ailesi ise ne zengin, ne fakirdi. Orta halli, biraz içine kapanık bir aileydiler. Babası eskiden belediyede çalışmış, sonra emekli olmuştu. Annesi ise mahalledeki kadınlara dikiş diker, el işiyle evin geçimine destek olurdu. Evleri sessiz, namaz vakitlerine göre ritmini bulmuş, misafirliğin uzun çay sohbetlerinden ibaret olduğu bir yerdi. Her şey olması gerektiği gibiydi… ya da öyle sanılırdı.
Ailesi dini bütün insanlardı. Kötülük nedir bilmeden büyümüşler, başkalarının kötü niyetini düşünmekten hep kaçınmışlardı. Berfinin annesi “Allah her şeyi görüyor” derdi, babası ise “Kalbin temizse, yolun da temiz olur” diyerek kızının başını okşardı.
Ama Melek’in kaderi başka türlü yazılmaya başlamıştı. Henüz o masum sabahlarda Zülfikar’ın gölgesine tutunarak yürürken, ailesinin sofrasına yeni gelen bir misafir vardı: Dindar görünen, güler yüzlü, ama karanlığı içine sığmayan bir adam. Henüz kimse bilmiyordu... O adamın getirdiği kitaplarla birlikte eve sinsice çöken gölge, bir gün Melek’in hayalini de, masumiyetini de alıp götürecekti.
Ama o gün değil. O gün, Zülfikar’la birlikte yürüdükleri o taşlı yolun sonundaydılar. Ve Berfin, ayakkabılarındaki toza rağmen, içinin tertemiz olduğunu hissediyordu.
O sabah hava serin ama güneşliydi. Mahallenin tozlu yolları, gece yağan ince yağmurla biraz yumuşamış, yer yer küçük su birikintileri oluşmuştu. Berfin, okul çantasını omzuna asmış, annesinin ördüğü atkıyı boynuna dolamıştı. Henüz kapıdan çıkar çıkmaz, sokağın köşesinde bekleyen Zülfikar’ı gördü.
“Günaydın,” dedi Zülfikar, hafif mahcup bir gülümsemeyle.
“Günaydın,” dedi Berfin, gözlerini kaçırarak. Yüzüne yayılan pembe bir utanç vardı.
Yürümeye başladılar. Ellerini yan yana sallıyorlardı ama aralarında birkaç santim mesafe vardı; o mesafe, ikisinin de kalp atışını hızlandırıyordu. Yolun ortasında, Berfin’in ayağı küçük bir çukura takıldı. Zülfikar hemen uzandı, kolundan hafifçe tuttu.
“Dikkat etsene, ya düşseydin?” dedi.
Berfin gülümsedi: “Düşsem kaldırırdın nasıl olsa.”
Bu söz üzerine Zülfikar’ın kulakları kızardı.
Okula yaklaştıklarında, bahçede gruplar halinde toplanmış öğrenciler vardı. Kız arkadaşları Berfin’i görünce hemen yanına çağırdı. “Berfin, buraya gel!” diye seslendi Melike.
Zülfikar, erkeklerin olduğu gruba yöneldi ama gözleri hâlâ Berfin’deydi. Arada bir çocuklar şakalaşırken, onun bakışları sessizce kızın üzerinde geziniyordu. Bu hâl, en yakın arkadaş Halenin dikkatini çekti. Yanındaki kız arkadaşlarına fısıldadı:
“Bak bak… yine gözünü ayıramıyor!”
Kızlar kıkırdadı. Berfin, fark etmezden gelmeye çalıştı ama yüzündeki gülümsemeyi saklayamadı.
Melike, takılmadan duramazdı: “Siz var ya… tam Romeo ile Juliet gibisiniz. Bizi geç, bütün okul farkında.”
Berfin gözlerini devirdi: “Abartma Melike…”
Ama o sırada Zülfikar, kalabalıkta hafifçe gülümsedi ve başıyla ona selam verdi.
Teneffüs boyunca da durum değişmedi. Erkekler futbol konuşurken, kızlar ders notlarını karşılaştırırken Zülfikar’ın dikkati hep Berfin’deydi. Arkadaşlarından biri dayanamadı:
“Oğlum, biz buradayız. Yeter artık şu kızın yüzüne bakmak!”
Zülfikar sadece gülüp başını eğdi. Berfin ise kızların yanındaki gülüşmelere kulak misafiri olup gözlerini defterine dikti, ama kalbi, o gülüşlerin ritmiyle atıyordu.
Berfin, sınıfın en arka sırasında, pencere kenarındaki yerine oturmuştu. Kış güneşi, yarı buğulanmış camdan süzülerek saçlarının arasına düşüyordu. Zülfikar, her zamanki rahat ama hafif telaşlı adımlarıyla sınıfa girdiğinde gözleri otomatik olarak onun oturduğu sırayı buldu. Arkadaşlarının hafif alaycı bakışlarına aldırmadan, doğrudan Berfin’in yanına yürüdü.
"Yer var mı?" diye sordu gülümseyerek, sanki cevap zaten belliydi.
Berfin dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi. "Sanırım son kalan yer burası," dedi, göz ucuyla onu süzerken.
Ders başladığında ikisinin arasında ince bir sessizlik vardı ama bu sessizlik soğuk değildi; aksine, her ikisi de birbirlerinin varlığını fark ederek hafifçe gergin ama keyifli bir şekilde defterlerine not alıyordu. Zülfikar, bazen sayfaları çevirirken bilerek koluna değiyor, Berfin ise bu hareketi fark etmemiş gibi yapıp kalemiyle saçlarının ucunu karalıyordu.
Teneffüs zili çaldığında Berfin çantasını toplarken, Zülfikar önceden davranıp kitaplarını onun defterinin üzerine koydu.
"Beraber kantine inelim mi?" dedi, sesi gayet rahat ama bakışları fazlasıyla dikkatliydi.
Kantin kalabalıktı. Masaların birinde kızlar oturmuş, aralarında hararetli bir şekilde konuşuyordu. Berfin tepsisini masaya bırakınca, kızlardan biri kaşlarını kaldırıp hafif bir gülümsemeyle diğerine eğildi:
"Baksana, Romeo’su yine peşinde."
Zülfikar bunu duydu, gülümsemesini saklamadan oturdu. "Galiba Juliet’ten kolay vazgeçemiyorum," dedi alçak sesle, sadece Berfin’in duyabileceği şekilde.
Berfin gözlerini devirdi ama yanaklarına dolan sıcaklığı gizleyemedi. Kızlar, onların bu küçük söz düellolarını izleyip hafifçe güldüler; belli ki bu ikilinin arasındaki şey, henüz adını koymasalar da sınıfın favori “yakıştırması” haline gelmişti.