Binnaz, köyünden ayrılıp saatler süren bir yolculuğun ardından Şanlıurfa’nın merkezine ulaştığında, güneş çoktan batmak üzereydi. Ufukta beliren kızıllık yavaş yavaş karanlığa gömülürken, yeni hayatının kapısını aralayacağı o koca konak karşısında dimdik yükseliyordu. İlk bakışta bir sarayı andırıyordu; yüksek taş duvarları, köşelerine dikilmiş kuleleriyle bir kaleye benziyordu. Fakat peri masallarında olduğu gibi etrafı gullerle dolu pembe prenseslerin yaşadığı değil de o korkunç cadıların kaldığı yere benziyordu. dikkatli bakıldığında bu görkemin altında insana tuhaf bir soğukluk siniyordu. Duvarların taşları yılların izini taşısa da yeni onarılmış gibiydi, pencerelerin demir parmaklıkları göğe doğru sivrilmişti. Çevredeki evlerden çok daha farklıydı; fazla sessiz, fazla görkemli ve faz

