Can’ın elinden tutup yatağa uzanarak ona cevap verdim. Mor elbisemin ince kumaşı tenime yapışıyor, bacaklarımı açıkta bırakıyordu. Başım dönüyordu; Kilyos’un çılgın gecesi, dans pistindeki neon ışıkların titreşimi, kokteyllerin boğazımı yakan tatlı acısı... Her şey zihnimde bir sis perdesi gibi dalgalanıyordu. Can, sol dizini sağ kalçamın kenarına yatağa getirip, parmaklarını bacağıma usulca değdirirken, kendimi geri geri çekerek üstümdeki yerini iyice alması için ona yer açtım.
“Rana, sen bu gece bir ateş topu gibisin.” dedi.
Sesi benden çok etkilenmişe benziyordu. Dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdığında gülümsedim, dudaklarımda vişne çürüğü rujumun ağırlığını hissederek.
Ama içimde bir huzursuzluk vardı, bir ateş. Avluda Cenkay’ın alev alev yanan gözleri, çenesindeki kasılma, zihnimden silinmiyordu. Onun öfkesi, kıskançlığı, beni hem zaferle doldurmuş hem de içimi allak bullak etmişti. Ne istiyordum? Onu çıldırmak mı, yoksa onun yasak bakışlarında kaybolmak mı?
Can’ın parmakları bacağımdan yukarı kayarken, kendimi ona teslim etmeye karar verdim. Tam öpüşecektik ki, odamın kapısı bir gürültüyle açıldı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu. Cenkay, kapının eşiğinde duruyordu. Loş ışığın altında, gölgesi odanın duvarlarını yutuyordu. Gözleri, karanlık bir fırtına gibi, öfkeden kıvılcımlar saçıyordu. Çenesi titriyor, yumrukları sıkılı, gömleğinin kolları sıvanmış, kollarındaki damarlar öfkeden belirginleşmişti.
Can, şaşkınlıkla ayağa fırladı.
“Ne oluyor, arkadaşım?” dedi. Sesindeki öfkeli tınıyı sarhoş olmama rağmen ben bile hissetmiştim.
Cenkay’ın bakışları, önce Can’a, sonra bana kaydı. Mor elbisemin açıkta bıraktığı tenime, Can’ın bacağımdaki eline kilitlendi. O an, yatağa uzanmış, nefesim kesilmiş, donup kalmıştım. Alkolün bulanıklığı bedenimi zincirlese de, Cenkay’ın bakışları tenimde bir alev gibi geziniyordu. Kalbim deli gibi atıyordu, ama hareket edemedim. Sadece izledim, sanki bu an bir rüya, bir yasak dans gibiydi.
“Çek ellerini onun üstünden ve defol buradan!” dedi Cenkay bir hançer gibi keskin, derin ve tehditkar sesiyle.
Can, kaşlarını kaldırıp gülerek “Ne dedin, dostum? Sakin ol, sadece eğleniyoruz.” diye karşılık verdi. ‘’Hem ben küçük hanımın misafiriyim, aynı senin gibi…’’
Ona üvey kuzenim, yengem ve dayımla yaşadığımı söylemiştim. Cenkay’ın kim olduğunu anlamış olmalıydı.
Cenkay bir adım attı, odanın havasını bir fırtına gibi kapladı. “Sana defol dedim!” diye tekrarladı, sesi daha alçak, daha tehlikeli, her kelime öfkeden titriyordu.
Can, hâlâ gülümseyerek. “Tamam, tamam, sakin ol. Rana’yla sadece—” diyecek oldu, ama Cenkay sözünü kesti.
“Rana’yla ne?” diye gürledi.
Sarhoş olduğum için olsa gerek, yatakta korkudan büzüştüm ve bir kolumu yüzüme siper ettim, sanki Cenkay bana vuracakmış gibi…
Cenkay’ın sesinde kıskançlık, sahiplenme ve bastırılmış bir arzu karışımı vardı. Ya da öyle hissetmek istedim, bilmiyorum.
Gözleri, Can’ın eline, sonra dudaklarıma, boynuma, elbisemin derin dekoltesine kaydı. Gözlerinde bir yenilgi ifadesi geçti bir an. Sanki bu öfke, sadece Can’a değil, bana da yönelikti; sanki o, beni bu halde gördüğü için bana da kızmıştı.
Can, ellerini havaya kaldırıp, “Tamam, sakin ol. Gidiyorum,” dedi, ama Cenkay ona doğru bir adım daha attı.
Göğsü öfkeden inip kalkıyordu. “Bir daha ona bu haldeyken dokunursan, seni parçalarım!” dedi. Sesi öyle soğuk, öyle ölümcüldü ki, tüylerim diken diken oldu. Ya da ben sarhoş olduğum için bana öyle geliyordu.
Can, bir an duraksadı, sonra Cenkay’ın gözlerine bakarak eğilip beni alnımdan öptü. ‘Görüşürüz prenses…’ dedikten sonra kapıya yöneldi.
Can çıkarken, Cenkay’ın gözleri bana döndü. Yatağa uzanmış, mor elbisemle, dudaklarım hafif aralık, ona bakıyordum. Onun bakışları, tenimde bir okşayış gibi geziniyordu; öfkeli, ama aynı zamanda aç, yasak bir arzuyla doluydu. O an, içimde bir fırtına koptu. Kalbim, onun bu haliyle daha da hızlı atıyordu. Başım dönüyordu, alkolün ağırlığı gözlerimi kapatıyordu. Cenkay bir şeyler söyleyecek gibi oldu, ama sesi uzaklaştı. Can’ın gidişi, Cenkay’ın öfkesi, hepsi bir sise karıştı. Gözlerimi kapattım ve karanlığa gömüldüm.
Sabah, yalının odama sızan güneş ışıklarıyla uyandım. Başım zonkluyordu, ağzımda iğrenç bir tat vardı, bedenim sanki bir fırtınanın ortasından çıkmış gibi ağırdı. Yatağa uzanmış, mor elbisem hâlâ üzerimde, buruşmuş, tenime yapışmış halde yatıyordum. Bir an için nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Yalı, odam, yalnızlık... Sonra, bir anda, gecenin görüntüleri zihnime üşüştü. Kilyos’taki dans pisti, Can’ın sıcak dokunuşları, avluda Cenkay’ın alev alev bakışları... Ve odama girişi. Can’la kavgası… O karanlık, tehditkar sesi: “Bir daha ona bu haldeyken dokunursan, seni parçalarım!” Kalbim yeniden hızlandı, ama bu sefer öfkeden.
Cenkay, ne hakla odama dalıp benim misafirimi kovmuştu? Ne hakla benim hayatıma karışıyordu? Onun o umursamaz maskesi, her defasında beni aptal yerine koyuyordu, ama bu sefer susmayacaktım.
Yataktan kalktım ve kendime gelmek için buz gibi bir duş aldım ama öfkem soğumadı. Üstümü hemen giyip, saçlarımı bile kurutmadan odamdan çıktım. Cenkay’ı bulacaktım. Onun bu ikiyüzlülüğünü, bu sahiplenme oyununu yüzüne vuracaktım. Merdivenlerden inerken, yalının sabah sessizliği sinirlerimi gerdi. Salonda, koltukta oturuyordu. Elinde bir kahve fincanı, gözleri denize bakıyordu. Gömleğinin üst düğmesi açık, kolları sıvanmış, sabahın serinliğinde bile o tehlikeli cazibesi hissediliyordu. Geceden beri uyumamış gibi bir hali vardı. O sakin, umursamaz hali, içimdeki ateşi körükledi.
“Cenkay,” dedim öfkeli sesimle. Bana döndü, kaşlarını hafifçe kaldırdı, ama o soğuk maskesi hâlâ yerindeydi.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye sordum, ellerimi yumruk yapıp, ona bir adım yaklaşarak.
“Dün gece odama dalıp benim misafirimi kovmak da neydi? Sen kimsin ki benim hayatıma karışıyorsun?”
Cenkay, fincanını sehpaya bırakıp ayağa kalktı. Bana yaklaştı, öyle ki aramızdaki mesafe daraldı, onun kokusu beni bir an sarstı.
“Günaydın.” dedi, sesi kontrollü, ama gözlerinde bir kıvılcım vardı. ‘’Acıkmışsındır, kahvaltını yap. Hem sen kaç gündür neredesin?’’
Sinirden gülmeye başladım. Bu sahiden de beni kendine emanet mi zannediyordu?
‘’Sen kimsin ya? Kimsin sen?!’’ diye bağırarak göğsünden ittirdim. Aylardır görmüyordum ama öfkem ilk günkü gibi tazeydi. Üstelik gece yaptıkları da cabasıydı.
Bana ‘’Sakin ol…’’ dedi.
“Sakin mi olayım?” diye bağırdım, göğsüm öfkeden inip kalkarken. Beni delirtmeye mi çalışıyordu bu herif?
“Sen ne hakla odama dalarsın, ya? Ne hakla misafirimi kovarsın? Benim hayatım seni ilgilendirmez!”
Cenkay, bir an duraksadı, sonra derin bir nefes aldı. “Sen benim kuzenimsin, Rana.” dedi, sesinde bir savunma tonu, ama gözleri tenimde geziniyordu. “Ve sen dün gece sarhoştun. Can’ın sana bu halde yaklaşması doğru mu sence?”
Gözlerimi kıstım, öfkem öyle büyüktü ki, ellerim titriyordu.
“Kuzenin olduğun için mi?” dedim, sesimde alay ve iğneleme, dudaklarım öfkeden kıvrılırken. “Ya da ne, sarhoş bir kadından faydalanılmasını mı engelliyorsun? Ne kadar asil, Cenkay!” Devam ettim, iğneleyici sesimle…
“Peki, o gece? Bizim gecemiz? O gece de ben içmiştim, Cenkay. Kendi ellerinle içirmiştin seninle yattığımız o gece. O zaman niye bu kadar kibar değildin? O zaman niye bana o haldeyken dokundun?”
Cenkay’ın gözleri bir an karardı, çenesi kasıldı, ama o soğuk maskesini taktı. “Rana, o geceyi tekrar mı açıyorsun? Sana söyledim, öyle bir şey olmadı.” dedi, sesi keskin, inkarla dolu. O an, içimde bir volkan patladı. Öfkem, acım, arzularım, her şey bir fırtına gibi taştı.
“Neyi inkar ediyorsun hâlâ!” diye bağırdım. “O geceyi yaşadık, Cenkay! Senin kollarında uyudum, senin ellerin tenimdeydi! Dudakların boynumda, nefesin kulağımda... Her anı hatırlıyorum! Ama sen, her defasında inkar ediyorsun. Çünkü yaptıklarının sorumluluğunu alamayacak kadar sefil bir insansın. Bir de utanmadan bana kahramanlık taslıyor.’’
Cenkay, bir adım daha attı, aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu. Onun nefesini hissedebiliyordum, düzensiz kalp ritmini duyabiliyordum.
“Rana, yeter!” diye gürledi, sesi sert ama titrekti. “Kafanda kurduğun hikayelere inanmayı bırak. O gece, senin hayal ettiğin gibi bir şey olmadı.”
Bir kere daha anlıyordum ki, benim Cenkay’la hesaplaşmam yarım kalmıştı. Bu yüzden o öfkeyi diri tutuyordum. Bu işi bir an önce halletmem ve ayatıma bakmam lazımdı. İyice üstüne gittim.
“Hayal mi?” dedim. “Senin o gece bana nasıl baktığını, tenime nasıl dokunduğunu, her anı hatırlıyorum, Cenkay. Üstelik hastanede Güzide de benimle konuştuğunda geceyi benimle geçirdiğini bildiğini söyledi. Seni bu yüzden terk etti. Güzide de mi uyduruyor Cenkay? Beni aptal yerine koyabileceğine inanman çok komik! Neden? Neden benim zekamı bu kadar küçümsüyorsun?”
Cenkay’ın gözlerinde bir an için maskesi çatladı. Öfkesi, arzusu, pişmanlığı, hepsi bir an için yüzüne yansıdı. “Rana, ne istiyorsun benden?” diye bağırdı, sesi yalıda yankılanarak, elleri havada öfkeden titrerken. Belli ki suçluluk psikolojisiyle başa çıkamıyor ve kendini arsızlığa vurarak bu durumdan kurtulmaya çalışıyordu. “Senin bu oyunların, bu kıskandırma çabaların, bu ateşli bakışların... Ne için? Benim hayatıma karışmayı bırak!”
Yavuz hırsız, ev sahibini bastırırmış.
“Sen benim hayatıma karışmayı bırak asıl.” dedim bir adım daha yaklaşarak. Göğsüm neredeyse onunkine değecekti, ona meydan okuyordum.
“Senin yüzünden kendimi aptal gibi hissediyorum, Cenkay! Senin yüzünden o geceyi, kendimi, her şeyi sorguluyorum! Ama sen, hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun, sanki ben hiç varolmamışım gibi! En büyük pişmanlığım, o gece senin o aptal oyununa yenik düşmek.”
Cenkay, bir an sustu, gözleri benimkilerde kilitlendi. O an, onun maskesinin tamamen kırıldığını sandım. Nefesi dudaklarıma değecek kadar yakındı, gözlerinde öfke ve bastırılmış bir arzu dans ediyordu. Ama sonra, derin bir nefes aldı ve “Rana, bu konuşma bir yere varmaz.” dedi, sesi yeniden o soğuk, kontrollü tona döndü.
“Seninle konuşacak bir şeyim yok.”
“Eğer hayatıma böyle karışmaya devam edersen, seninle konuşacak çok şeyim var Cenkay. Bir daha hayatıma karışma.” Ona sırtımı dönüp merdivenlere doğru yürüyeceğim sırada ekledim; ‘’Bana gerçekten bekçilik yapman gerekmez ve buranın kimin evi olduğunu unutma. Bir daha sakın misafirlerime karışma ve sınırlarını aşma.’’
İçimde bir yer, hâlâ onun peşimden gelmesini istiyordu ama gelmedi.
Odama döndüğümde, yatağa uzandım. Cenkay’la gövde gösterisi yapmak bütün enerjimi sömürmüştü ama yine de hıncımı alamamıştım.
Keşke Kilyosa’tan geri gelmeseydim. Kilyos’taki o özgür geceler, dans pistindeki ritim, Can’ın sıcak dokunuşları... Hepsi bir rüya gibiydi. Ama şimdi, yalıda, Cenkay’la baş başa aynı çatı altındaydım. Öfkemi neyin bu kadar taze tuttuğunu anlayamıyordum.
Bunca zamana rağmen Cenkay’a gerçekten kızgın mıydım, yoksa ona olan öfkemi, ona karşı koyabilmek için kendime bir kalkan olarak mı kullanıyordum?