İŞ ARKADAŞI

2091 Words
Geminin İstanbul’a yanaştığını duyuran anons, sabahın erken saatlerinde kamarama doldu. Gözlerimi ovuşturarak yataktan kalktım, perdeleri araladım ve Boğaz’ın mavi sularını gördüm. İstanbul, sabah güneşinde parlıyordu; martılar süzülüyor, ufukta şehir silueti yavaşça belirginleşiyordu. İçimde bir rahatlama, bir de tuhaf bir huzursuzluk vardı. Olaf’ı sağ salim buraya getirmiştik, ama Cenkay’ın gemideki varlığı, zihnimi bulandırmaya devam ediyordu. Onun o beklenmedik hamlesi, Olaf için geldiğini söylemesi, gözlerime bakarkenki o garip içtenliği bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Ne beni ne de Olaf’ı yolculuk boyunca yalnız bırakmamıştı. Öyle bir Cenkay’la yolculuk etmiştim ki, yani tanımasam, aşık olurdum. İnce ruhlu davranışları, şefkatli tavırları, nezaketi… Kafamı karıştırmaya geldiği belliydi ama, benim kafamı karıştırmak için bu kadar zahmete girmesi de amacının bu kadar bayağı olmadığını düşündürüyordu. Derin bir nefes aldım ve kendime gelmek için, kamaramdaki dolaptan buz gibi bir su alıp tek dikişte içtim. Aklıma o gece geldi; birlikte olduğumuz ilk gece. Cenkay’ın sırılsıklam ve nefes nefese bir halde, suyu tek dikişte içtiği an zihnimde canlandı. Aptal aptal içsin diye kendi suyumu da uzatmıştım. Böyle aptallıklarım aklıma gelince, elimdeki boş su şişesini kafama vurdum. Hayır, Rana, dedim kendi kendime. Oyunlarına gelmeyeceksin. O, sadece kendi egosunu tatmin etmeye çalışan bir manipülatör. Banyoma gidip elimi yüzümü yıkadım kendime gelmek için. Banyodan çıktığımda kapının çaldığını duydum. Gelen, Kaan’dı. Yüzünde her zamanki hınzır gülümseme vardı. “Prensesimiz hazır mı?’’ diye sordu kollarını açarak. Bana açtığı kollarının arasına girip, “Tabii ki hazırım, yakışıklım.” dedim, gülerek. “Ama önce Olaf’ı göreyim. Onu bir an önce çiftliğe yerleştirmemiz lazım.” Kaan başını salladı, ama gözlerinde bir anlık endişe gördüm. “Cenkay’ı ne yapacaksın? Yani, adam gemiye Olaf için binmiş gibi davranıyor, ama…” “Kaan,” dedim, sesimi sertleştirerek. “Cenkay’ı boş ver. O, kendi kendine bir hikâye uydurmuş, başrol oynamaya çalışıyor. Olaf’ı gördükten sonra, ona teşekkür eder ve onunla vedalaşırız. Zaten artık bizim evde kalmasına gerek kalmadı, benimle eve dönmeyecek, değil mi? Yüksek lisansı bitti, kendi yoluna bakar. Bu, onu son görüşüm.” Kaan omuz silkti. “Umarım dediğin gibi olur, prenses. Ama bu adam, sanki senin peşini bırakmayacak gibi.” Onun sözleri içime bir iğne gibi battı, ama gülümsememi bozmadım. “Bırakmazsa, ben bırakırım.” dedim, kararlı bir şekilde. ‘’Ben eşyalarımı toparlayıp geliyorum, güvertede görüşürüz. ‘’ Kaan’ı gönderdikten sonra valizimi topladım, son bir kez kamarada göz gezdirdim. Unuttuğum bir şey olmadığına emin olunca da dışarı çıktım ve inmeden önce Olaf’ı gördüm. İskelede, Olaf’ın konteynerının gemiden indirilişini izlerken kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Veterinerler, her şeyin yolunda olduğunu söylüyorlardı, ama ben yine de endişeliydim. Olaf, babamın bana bıraktığı en değerli mirastı. Onu Portekiz’den buraya getirmek, belki de bencilce bir karardı, ama ondan daha fazla uzakta kalmak istemedim. Babamın kokusunu, onun kahkahalarını, at sırtında geçirdiğimiz o yaz akşamlarını Olaf’ta buluyordum. Onu kaybetmek, babamı bir kez daha kaybetmek olurdu. Kaan, Beren, Alara, Mert, Rauf, Alper ve cadılarım; Kaisa, Maarja, Petra, Sofia, Camila, Valentina, Ella… İnerken hepsi yanımdaydı. İskelede vedalaşıp, kendi yolumuza gidecektik hepimiz. Cenkay da bir köşede duruyordu, ama ona bakmamaya özen gösteriyordum. Maria, Olaf’ın konteynerından çıktığını görünce el salladı. “Rana Hanım, Olaf mükemmel durumda! Biraz yorgun, ama sağlıklı,” dedi gülümseyerek. Sonra da devam eden süreçte dikkat etmem gerekenlerle ilgili bilgi verdi. Olaf’ın siyah yelesini okşarken, gözlerim doldu. “Aferin oğlum…” dedim ve uzanıp ona bir öpücük kondurdum. “Biraz korktun ama geçti bebeğim. Bundan sonra burada yaşayacaksın ve ben seni daha sık görmeye gelebileceğim.” Olaf, söylediklerime karşılık sesler çıkardı. Sanki dediklerimi anlamış gibi… Cenay’ın yanında resmen konuşmayı sökmüştü. Bu adam nasıl bir organizmaydı? Maria’ya döndüm. “Teşekkür ederim, Maria. Sonra bütün ekibe dündüm; hepinize teşekkür ederim.” Maria gülümsedi, ama göz ucuyla Cenkay’a baktı. “Cenkay Bey’in de yardımı büyük oldu. Olaf’la inanılmaz bir bağ kurdu ve işimizi çok rahatlattı.” Seni rahatlattığına emindim ama onların acısını da sabah olunca aheste aheste çıkarıyordu. Zilli Maria seni. İçimden bir of çektim, ama yüzümde sakin bir gülümseme vardı. “Öyle mi? Sizi özel olarak rahatlattığına eminim.” dedim, sesimdeki hafif iğnelemeyle. Cenkay’ın gözlerini üzerimde hissettim, ama dönüp bakmadım. Olaf’ı çiftliğe götürmek için hazırlıklara başladık. İstanbul’un dışındaki bir çiftlikte, dedemin yıllar önce satın aldığı bir araziye yerleşecektik. Orası, geniş çayırları ve modern ahırlarıyla Olaf için mükemmel bir yuva olacaktı. Çiftliğe vardığımızda, Olaf’ı yeni evine yerleştirdik. Ahırın kokusu, taze saman ve ahşap karışımı, içimi huzurla doldurdu. Olaf, etrafı koklayarak dolaşmaya başladı, sanki yeni krallığını keşfediyordu. Kaan, “Bak, kral hazretleri tahtını beğendi,” dedi gülerek. “Tabii beğenecek,” dedim, Olaf’ın boynuna sarılırken. “Burası onun sarayı.” Arkadaşlarım, Olaf’ı yerleştirmeme yardım ettikten sonra birer birer vedalaştılar. Cadılarım, Avrupa’ya dönmeden önce İstanbul’da birkaç gün daha geçirecekti. Kaan, “Prenses, İstanbul’a döndüğünde, iş başı yapmadan önce bir kahve içelim, tamam mı?” dedi, göz kırparak. Bizim şirketlerden birinde, dayımın yanında işe başlayacaktım. “Tabii, ama senin o katalog çekimlerini unutmadım bibişim.’’ dedim, gülerek. “Bella Hadid sözüm hâlâ geçerli.” Kaan kahkaha attı ve sarılıp ayrıldı. O gün Olaf’ın çiftliğe alışması için bütün günü onunla geçirdim. Benim varlığım da ona yetiyordu ama gözleri Cenkay’ı arıyor gibiydi. Akşam yatağıma yattığımda aklıma iskelede Cenkay’ı gönderdiğim an geldi. Elleri cebinde bir köşede duruyordu biz indiğimizde. Ona bakmamaya çalıştım, ama varlığı sinirlerimi geriyordu. Sonunda, dayanamayıp yanına gittim. “Cenkay abi buraya kadar geldin, sağ ol. Ama artık evine dönsen iyi olur, değil mi? Ailen seni bekliyordur.” Cenkay, gözlerime uzun uzun baktı. O tanıdık kıvılcım vardı gözlerinde, ama bu sefer öfke değil, başka bir şey vardı. Pişmanlık mı? Özlem mi? Anlayamıyordum. “Rana,” dedi, sesi yumuşak. “Olaf için geldim, evet. Ama… seni de yalnız bırakmak istemedim.” “Ben yalnız değilim.” dedim, keskin bir şekilde. “Arkadaşlarım var, sevdiğim adam var. Senin kahramanlığına ihtiyacım yok, Cenkay abi.” “Abi” kelimesini özellikle vurguladım. Yüzünde bir gölge geçti, ama konuşmadı. Sadece başını salladı ve “Kendine iyi bak,” diyerek elindeki bavuluyla gözden kayboldu. Onun uzaklaşan sırtını izlerken, içimde garip bir his vardı. Zafer mi? Hüzün mü? Belki ikisi de. Ama önemli değildi. Cenkay, hayatımdan çıkmıştı. Artık özgürdüm. O anda öyle düşünmüştüm ama içim içimi kemiriyordu. Cenkay’a haksızlık etmiş olup olamayacağımı düşünüyordum. ‘’Aptalsın Rana!’’ dedim kendi kendime. ‘’Sana yaptıklarından sonra, iyilik taklidi yapan birkaç kırıntı karşılığında minnet mi duyuyorsun sen ona, hâlâ?’’ En sonunda büyük bir of çekerek kafamı iki yastığımın arasına sıkıştırdım. Kendimi boğarak aklımı başıma getirmeye çalışıyordum. Bedenimin yorgunluğunun sesi, Cenkay’a minnet duyacak kadar enayi olan vicdanımın sesini bastırdı da, uyuyakaldım. Çiftlikte on gün kaldım. Her sabah erkenden kalkıyor, Olaf’la ahırda buluşuyordum. Onu tımar ederken, yelesini tararken, sanki babamla konuşuyordum. “Bak, baba,” diyordum içimden. “Olaf’ı getirdim. Senin emanetin artık benimle.” Olaf, sanki beni anlıyormuş gibi bakıyordu, gözlerinde derin bir ifadeyle. Gündüzleri, Olaf’la çayırda gezintiye çıkıyorduk. Çiftliğin etrafındaki orman yollarında, rüzgâr yüzümü yalarken, özgürlüğün ne demek olduğunu bir kez daha anlıyordum. Bazen, çiftlik çalışanlarından biri olan Yaşar Abi, bana katılıyordu. “Rana Kızım, bu at senin aynan.” dedi bir gün. “İkiniz de asisiniz ama kalbiniz tertemiz.” Gülerek başımı salladım. “Yaşar Abi, sen de şairsin ha.” Akşamları, çiftlik evinin verandasında oturuyor, babamın yaptığı gibi kanyak içip yıldızları izliyordum. Olaf’la geçirdiğim bu sakin anlar, beni kendime getiriyordu. Cenkay’ın gemideki varlığı, o gergin anlar, yavaş yavaş zihnimden siliniyordu. Ya da ben öyle sanıyor, kendimi böylesine inandırmaya çalışıyordum. Onuncu günün sonunda Olaf, tamamen alışmış görünüyordu. Çiftliğin veteirnerleri, onun sağlıklı ve mutlu olduğunu söylüyordu. “Rana Hanım, Olaf burada kral gibi yaşayacak.” dedi Yaşar amca. Ona gülümseyerek teşekkür ettim, ama içimde bir burukluk vardı. Olaf’ı bırakıp şehre dönmek, bir parçamı geride bırakmak gibiydi. Ama iş hayatım beni bekliyordu. Dayımın holdinginde, kendi şirketimde, yeni bir başlangıç yapacaktım. İstanbul’a döndüğümde, yalının avlusu her zamanki gibi huzurlu ve tanıdıktı. Nergiz yengem, beni kapıda karşıladı, gülümseyerek. “Rana canım, ne kadar sağlıklı görünüyorsun! Çiftlik sana yaramış.” dedi, sarılırken. “Teşekkür ederim, Yenge.” dedim, yanağına bir öpücük kondurarak. “Olaf’ı yerleştirdim, artık içim rahat. İşe başlamak için sabırsızlanıyorum.” Dayım salonda gazetesini okurken başını kaldırdı. “Hoş geldin, kızım.” dediğinde ayağa kalkıp kollarını açtı. “Hadi, anlat bakalım, Olaf Beyler nasıllar?” Yaptığımız her şeyi çektiğim için, bu sorularına belgelerle cevap verdim. Tabii her videoyu, her fotoğrafı hikayesiyle anlatıyordum. Dayım ve yengem, gözleri parlayarak dinliyorlardı. “Vallahi, senin enerjin bize de bulaşıyor.” dedi dayım. “Yarın büyük gün, hazır mısın?” “Kesinlikle!” dedim, içimde kelebekler uçuşurken. ‘’Ama biraz heyecanlıyım ve açıkçası korkmuyor da değilim.’’ dedim. Dayım gülümsedi. “Merak etme, her şeyi yavaş yavaş öğreneceksin. Ekiple tanışacaksın, projelere dahil olacaksın. Ama önce, sana işi öğretecek birini ayarladım. Deneyimli biri, sana çok şey katar.” “Kim?” dedim merakla. Dayım, göz kırparak, “Yarın görürsün kızım.” dedi. “Şimdi git, dinlen. Yarın erken kalkıyoruz.” Odamda, valizimi boşaltırken, içimde bir heyecan vardı ama buruk bir heyecan. Keşke annemle babam da bugünlerimi görselerdi diye içimden geçirmeden edemiyordum. Dayıma çok minnettardım, onunla çalışacağım için çok mutluydum ama keşke, annemle ve babamla da beraber çalışabilseydim. Halbuki onlarla en son, matematik ödevimi yapmıştım. Hatta, geometriydi. Trigonometriye yeni giriş yapmıştık. Okulda öğrenemediğim için sinirden ağlamıştım. Akşam olunca babam gelip anlatmıştı. Sonra bana başarısız olmaktan değil, denememekten korkmamı söylemişti. Burnuma kokusu kokusu geliyordu onu düşündükçe. Beren’in aramasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Dedikodu yaptık biraz sonra da haftasonu için konser planı yaptık. Telefonu kapattığımda yemek saati gelmişti. Yıllar sonra Cenkay olmadan üçümüz yemek yiyorduk. Cenkay artık hayatımda değildi, Olaf güvendeydi, arkadaşlarım yanımdaydı ve ben işe başlayacaktım. Hayatımı rayına oturtuyordum. Pazartesi sabahı tek başına gittim. Dayımın sabah erkenden toplantısı vardı ve benim o kadar erken gitmeme gerek yoktu. Holdingin cam ve çelikten yapılmış binasının önünde dururken, dizlerim tir tir titremeye başladı. Sonra kendi kendime ‘’Şirket senin Rana, maaşları sen veriyorsun kızım!’’ diyerek sakinleşmek için telkinde bulundum. İşe yaramıştı açıkçası. Topuklu ayakkabılarımın sesi mermer zeminde yankılanırken, kendime güvenle gülümsedim. Beyaz gömleğim, kalem eteğim, saçlarım düzgün bir topuzda toplanmıştı. Tam eski filmlerin klişe iş kadını kombinini yapmıştım. Çocukluktan beri totemimdi; ilk iş günümde öyle giyinecektim; ve şimdi, o sahnedeydim. Resepsiyonist, beni dayımın ofisine yönlendirdi. Kapının önünde Zeliha ablayı elinde tepsiyle gördüm. ‘’Hoşgeldin Rana kızım. Melih Bey, söylemişti, bugün işe başlayacakmışsın. Hayırlı olsun.’’ ‘’Evet, başlıyorum bugün. Sen nasılsın? Her şey yolunda mı?’’ ‘’Yolunda çok şükür.’’ ‘’Dayımın kahvesi mi o?’’ dedim elindeki tepsiyi ima ederek. ‘’Evet kızım. Sana da yaparım şimdi.’’ ‘’Zahmet etme, ben içtim evden çıkmadan önce. Öğle saatinde beraber içer, fal bakarız.’’ dedim göz kırparak. Böyle dememe güldü. Elindeki tepsiye uzandım ‘’Bana ver, belki patronun gözüne girerim.’’ dedim. ‘’Olur mu kızım?’’ diye itiraz edecek oldu ama ben ısrar edince kabul etti. Kapıyı çalıp, elimdeki tepsiyle içeri girdim. Dayım, geniş masasının ardında, her zamanki karizmatik havasıyla oturuyordu. Beni görünce suratı allak bullak oldu. Bir yandan üstüme başıma bakıyor, diğer yandan da elimdeki tepsiye bakıyordu. ‘’Kahveniz hazır, Melih Bey.’’ dememle karnını tuta tuta gülmeye başladı. “Rana Allah seni kahretmesin!” dedi ama gülmekten sesi çıkmıyordu. Gözlerinden yaş gelmeye başladı. ‘’Bu ne hal?’’ Elimdeki tepsiyi masaya bırakıp kendi etrafımda döndüm. “Nasıl olmuşum ama? Tam iş kadını gibi değil miyim?” dedim. “Bu enerjine bayılıyorum.’’ dedi. ‘’Sen iyi ki benim yeğenimsin! Böcük!’’ dedikten sonra yanaklarımı sıkıştırdı. ‘’Ya, dayı… Allığımı bozacaksın.’’ ‘’Sen her halinle güzelsin kızım, ne gerek var o kadar makyaja bu yaşında?’’ ‘’Tabii ki de güzelim. Ben güzel olmak için sürmüyorum ki, sürmem gerektiği için sürüyorum.’’ Gülerek başını iki yana salladı. ‘’Sana da kahve söyleyelim mi?’’ ‘’Yok, ben şimdi içmek istemiyorum. Sen iç ama daha fazla bekletmeden. Buz gibi oldu.’’ Dayım kahvesini içerken ben de koltuğa oturdum. İşle ilgili biraz konuştuk. İşi öğrenmem için beni önce asistan olarak verecekti. Tabii ufak projelerin prezentasyonlarını da ben ve ekipteki iki yeni stajyer ortak olarak yapacaktık. “Harika!” dedim, içimdeki heyecan artarken. “Kimlerle çalışacağım?” Şirketten tanıdık isim arıyordum. Dayım, gülümseyerek dosyalarını karıştırdı. “Hadi, toplantı odasına geçelim. Orada tanışırsın.” Toplantı odasına yürürken, zihnimde bin tane senaryo dönüyordu. Yeni bir başlangıç, yeni bir ekip, yeni projeler… Her şey mükemmel olacaktı. Kapıyı açtığımızda, birkaç kişi masanın etrafında oturuyordu. Gülümseyerek selam verdim, ama sonra gözlerim masanın başında oturan birine takıldı. Açık mavi gömleği, jilet gibi takım elbisesi, kendinden emin bir duruşuyla, Cenkay. Kalbim bir an durdu. Nefesim kesildi, ellerim buz gibi oldu. Dayım, omzuma hafifçe dokundu. “Rana, işte ekibin lideri. Cenkay, yüksek lisans tezinden sonra burada işe başladı. Seni onun takımına verdim. İşi öğrenene kadar, onun altında çalışacaksın.” Cenkay’ın gözleri benimkileri buldu. Sadece gülümsedi. Soğuk ve profesyonel tavrını takınarak “Hoş geldiniz Rana Hanım.” dedi. Ben de gülümsedim, ama içimde bir fırtına kopuyordu. “Teşekkürler, Cenkay abi- bey… Yani, Cenkay Bey…” dedim kekeleyerek. Masadaki şişe sulardan birini aldım ve bir yudum suyla boğazımı temizledim. ‘’Sizinle çalışmak için, sabırsızlanıyorum.’’
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD