Aradan birkaç gün geçti, ama sanki bir asırdı. Cenkay’la aynı ofiste, onun ekibinde çalışmak, bir ip cambazının tel üzerinde yürümesi gibiydi. Her adımda dikkat, her an bir düşüş riski vardı.
İlk günlerde, masasına dosya bırakırken içimde bir öfke kabarıyordu. Dosyayı masaya değil, kafasına bırakmak istiyordum. Ama zamanla, bir ritme oturduk neyse ki. O, soğuk ve profesyonel, ben ise kararlı ve mesafeliydim. Yine de bu, zaman zaman aramızdaki kıvılcımın ateşlenmediği anlamına gelmiyordu. Bazen, özellikle eğer yalnız çalışıyorsak, kendimizi uzun uzun göz göze bakışırken buluyorduk.
Neyse ki, artık yalıda değildi; kendi dairesine taşınmıştı. Dayım, “Kendi hayatını kuruyor.’’ demişti gururla.
Dayımın gözüne girmesi sinirlerimi bozuyordu.
Ofisteki günler, bir nevi dans gibiydi. Cenkay, her sabah siyah kahvesiyle masasına oturuyor, gömleğinin kollarını sıvıyor, dosyaları incelerken kaşlarını çatıyordu. Ben, onun karşısında, kampanya, fuar ve forum bütçeleri üzerinde çalışıyordum, önerilerimi sunarken sesimde bir meydan okuma vardı hep. “Bu, fuara yapacağımız yatırımların getirisi, bizi zarara sokar.” demiştim bir keresinde, kaşlarımı kaldırarak.
O da, o sinir bozucu gülümsemesiyle, “Gelecekteki kazançlarımız için, ufak bir zarar bu ve biz bunu tolere edebiliriz Rana Hanım.” demişti.
Göz devirmiştim, ama içten içe, bu söz düellolarından zevk de alıyordum. Aramızdaki gerilim, tehlikeli bir oyun gibiydi. Her an kafasını patlatabileceğimi hissediyordum ve beni bu ihtimal çok rahatlatıyordu.
O sabah, masamda yeni bir kampanya brief’ini inceliyordum. Dayımın holdinginde kendimi kanıtlamaya kararlıydım. Annemle babamın mirasını devam ettirmek, kendi yolumu çizmek istiyordum. Cenkay’ın gölgesi hâlâ üzerimdeydi, ama ona boyun eğmeyecektim. Tam bir rapor yazarken, Cenkay’ın sesi odada yankılandı.
“Rana, öğlenki toplantıya hazır mısın? Sunumu sen yapacaksın.” dedi.
Başımı kaldırdım, ona baktım, sesimde bir meydan okuma vardı.
“Tabii ki hazırım. Ama senin şu önerdiğin chart… Ben onunla kendimi güvende hissetmiyorum.” dedim.
Cenkay, dudaklarını kıvırdı, “Güvenli, sonuç getirir.’’ dedi.
Gözleri bir an dudaklarıma kaydı, sonra hemen geri çekti. Ya da bana öyle geldi.
“Görelim bakalım,” dedim. kaşlarımı kaldırarak. Tabii ki kendi bildiğimi okuyacaktım. Şirket benimdi sonuçta.
Öğle vakti yaklaştığında, ofisten çıkıp Boğaz’ın kenarındaki küçük bir kafeye gitmeye karar verdim. Ekim’in son günleriydi; hava serin, yapraklar sararmış, rüzgâr denizin tuzlu kokusunu taşıyordu. Kafeye vardığımda, bir köşede tek başıma oturdum, zeytinyağlı bir salata sipariş ettim. Telefonuma bakıyordum; Kaan’dan gelen mesajla gülümsedim.
“Prenses, bu akşam katalog çekimi için buluşuyoruz, unutma!” dedi.
Gülümsedim ve baş parmağı emojisi gönderip, salatama devam ederken, bir gölge masama düştü. Başımı kaldırdım ve Güzide’yi gördüm.
Güzide, her zamanki zarafetiyle karşımdaydı. Uzun siyah saçları omuzlarına dökülmüş, krem rengi bir trençkot giymiş, dudaklarında ince bir gülümseme. “Rana?” dedi yumuşak sesiyle. “Ne kadar zamandır görüşmedik!”
“Güzide!” dedim, gülümseyerek ayağa kalktım, sarıldık.
“Gerçekten, ne kadar oldu? Otur, lütfen.” diyerek masama davet ettim.
Masaya yerleşti, trençkotunu sandalyenin arkasına astı, garsona bir kahve söyledi. “Nasılsın?” dedi, gözlerinde içten bir gülümsemeyle.
“İyiyim” dedim, salatamı karıştırırken. “İşe başladım, dayımın holdinginde. Yoğun, ama keyifli geçiyor. Birkaç ufak pürüzü saymazsak.”
Güzide, kaşlarını hafifçe kaldırdı. ‘’Bu ufak pürüzlerin 1.90’a yakın boyu olabilir mi acaba?’’ dedi hınzır bir şekilde.
‘’Sen, biliyor musun?’’
‘’Evet canım, geçenlerde Cenkay’la karşılaştık. O anlattı. Sana hâlâ bu kadar yakın olmasını gerçekten anlayamıyorum. Yüksek lisansa başlamadan önce Avusturya’dan teklif almıştı. Tek şartları yüksek lisans mezunu olmasıydı. Her şeyi hazırdı, mezun olup gidecekti. Burada kaldığı için ona çok kızıyorum Rana. Kendini ondan sakınabiliyor musun?’’
Deniyordum. Yani görünürde evet denebilirdi ama ruhumu korumakta çok zorlanıyordum.
Bu konuyu konuşmak istemediğimi söyledim ve konuyu değiştirdik. Sohbetimiz, hafif ve tanıdık bir akışa oturdu. Güzide, kendi işinden bahsetti; bir sanat galerisinde çalışıyordu, sergiler düzenliyordu. “Geçen hafta bir açılış yaptık.” dedi gözleri parlayarak. “Bir heykel sergesiydi. Rana, görmen lazımdı, inanılmaz işler çıkarmış adam. Seni de çağırayım bir dahakine.”
Gülümsedim ve ‘’Evet, sen neden bana davetiye yollamıyorsun?” dedim çatalımla roka yaprağını dürterken.
Onun enerjisi, her zaman içimi ısıtıyordu. Cenkay’ın gölgesinden uzak, onunla konuşmak, sanki eski bir dostla yeniden bağ kurmak gibiydi.
‘’Özel hayatın nasıl peki? O kadar ressamdı, heykeltıraştı, sanat eleştirmeniydi… O kadar çapkının arasında kendini koruyabiliyor musun?’’
Gülümsedi. ‘’Evet, bir erkek arkadaşım var. Geçen sene resimn sergisinin kuratörlüğünü yaparken tanıştık. Kendisi Hollandalı. Çok nazik ve ince düşünceli biri. Umarım sen de en kısa sürede benim kadar mutlu olursun Rana.’’
‘’Bana karşı hep çok iyi oldun Güzide. Sanki başka anneden doğmuş bir abla gibisin. Sen böyle yaptıkça ben o gecenin mahcubiyetini daha da çok taşıyorum sırtımda.’’
‘’Yıllar geçti canım, unutalım mı artık? Hem işin aslı-’’
Merakla kaşımı kaldırıp devamını dinlemeye hazırlandım.
‘’Şey… Ben Cenkay’ı o kadar da sevmiyordum.’’ dedi lafı toparlamak için ama bu hamlesi boşa gitti. Ağzından laf kaçırmak üzereydi sanki.
‘’Sen bana başka bir şey söyleyecektin sanki. Neler oluyor?’’
‘’Yok canım bir şey… Yani pek de sevmiyordum Cenkay’ı. Onu dedim, o kadar…’’
‘’Güzide…’’ diye ısrarcı oldum.
‘’Rana, canım…’’ dedi tereddütlü bir sesle. ‘’Cenkay ve benim ilişkimiz…’’
‘’Evet?’’
‘’Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Bunu benim söylemem de ne kadar doğru olur, onu da bilmiyorum.’’
‘’Başladın artık Güzide. Söyle…’’
Güzide, fincanını tuttu, parmakları kenarında sıkılaştı. “Sadece…’’
‘’Sadece ne, Güzide?’’
‘’Yani Cenkay ve ben aslında, zannettiğin gibi bir çift olmadık hiçbir zaman.’’
‘’Nasıl yani? Sana şiddet mi uyguluyordu? Tehdit filan mı etti?’’
‘’Hayır canım, Cenkay öyle biri değil. Tabii, sana da o kadar haksızlığı yapacak biri değildi ama… Bu arada, bir şeyi değiştirir mi, bilmem ama, Cenkay çok pişman.’’
‘’Umrumda bile değil açıkçası. Bu, pişman olunca affedilecek bir konu değil.’’
‘’Haklısın canım. Sana bu konu hakkında hiçbir şey söyleyemem.’’
‘’Sen çok koca yüreklisin, gerçekten. İkimize karşı da çok affedici oldun.’’
‘’Sana söyledim Rana, bana sadakat borcu olan sen değildin. Sana ayrıldığımızı söylemiş olabilirdi, sabah olunca benden ayrılacağını söylemiş olabilirdi… Ya da her şeyi geçtim, sen Cenkay’ı her şeye rağmen zorlasan bile, onun sevgilisine sadık kalarak, seni geri çevirmesi gerekirdi. Ben, Cenkay’a kızdım. En çok da sana yaptıklarına…’’
‘’Aldatılmaya nasıl bu kadar tepkisiz kaldın, ben onu anlayamıyorum.’’
‘’Herkesin mizacı farklı, Rana.’’ dedi gülümseyerek ama halinde biraz da köşeye sıkışmış ifadesi de vardı.
‘’Bu hikayede yerine oturmayan taşlar var Güzide. Az önce de ağzında bir şeyler geveledin. Ne varsa, anlat artık.’’
Sabrımın sonuna geldiğim, sesimden anlaşılıyordu.
‘’Bu konunun peşine düşme bence. Kendini sadece Cenkay’dan uzak tut.’’
‘’O benden uzak dursun be! Bana neler olduğunu anlatır mısın yoksa gidip, Cenkay’ı dövtürte dövdürte ona mı itiraf ettireyim? Ne varsa, beni de etkiliyor gibi bir his var içimde çünkü.’’
‘’Canım bak, buna nasıl bir tepki verirsin, bilmiyorum ama-’’
‘’Güzide! Anlatır mısın artık?’’
‘’Tamam ama, öğrenince biraz bekle ve sakinleşmeye çalış.’’
‘’Sen anlat, ona ben karar veririm.’’
‘’Rana, Cenkay ilk geldiği zaman…’’
‘’Evet?’’
‘’Yani sizin evinize gelme sebebi…’’