YALOVA

1410 Words
Kafenin gürültüsü, Güzide’nin titrek sözlerini yutacak kadar yoğundu. Fincanların masalara çarpan tiz çınlamaları, kaşıkların metalik şıngırtıları, sandalyelerin zeminde kayarken çıkardığı hışırtılar ve arka planda kahve makinesinin hırıltılı nefesi, adeta bir kakofoni senfonisi gibi birleşip kulaklarımda yankılanıyordu. “Tamam, ama...” demişti Güzide, sesi ince bir ip gibi titriyor, neredeyse kırılacakmış gibi narindi. Gözleri, masanın eskimiş ahşap yüzeyine sabitlenmişti; masanın yüzeyi, yılların izlerini taşıyan çizikler ve solmuş lekelerle doluydu. İnce, zarif parmakları, kahve fincanının pürüzlü kenarında geziniyordu, sanki o kenarlara tutunarak söyleyeceği şeyin ağırlığını dengelemeye çalışıyordu. Her hareketi, bir sırrı sakladığını hissettiriyordu; patlamaya hazır bir bomba gibi, içinde ağır ve tehlikeli bir gerçek taşıyordu. Kalbim göğsümde küt küt atıyordu, her bir atış göğüs kafesimde yankılanıyor, sanki bir davulun ritmi gibi zihnimi sarsıyordu. Zihnimde binlerce soru çarpışıyordu, her biri bir diğerini ezip geçmeye çalışıyordu: Güzide neyi kastediyordu? Cenkay hakkında bilmediğim ne vardı? Bu belirsizlik, içimde bir fırtına gibi büyüyordu, her an patlayacak bir kasırga gibi. “Güzide, lütfen, devam et.” dedim, sesim kararlıydı ama içimdeki merak duygusunun taşıdığı çaresizliği gizleyemeyen bir tını da barındırıyordu. Ellerim masanın kenarını sıkıca kavramıştı; tırnaklarım, ahşabın pürüzlü yüzeyine gömülüyordu, sanki o tahtaya tutunarak kendimi bu anın ağırlığından koruyabilirdim. Güzide, tam ağzını açtı ki, kafenin kapısındaki çanın tiz sesi havayı kesti, keskin bir bıçak gibi sessizliği ikiye böldü. Tanıdık bir siluet içeri süzüldü, uzun ve kendinden emin adımlarıyla, ama bir o kadar da aceleci bir tavırla: Cenkay. Siyah takım elbisesi, bedenini mükemmel bir şekilde sarmıştı; kumaşın keskin hatları, onun güçlü yapısını daha da belirginleştiriyordu. Kravatı hafifçe gevşemiş, boynunda bir parça asi bir hava yaratıyordu. Her zamanki soğuk cazibesi, o kendine özgü karizması hâlâ yerindeydi, ama gözlerinde bir huzursuzluk, bir telaş vardı; sanki görünmez bir yük omuzlarına çökmüştü. Yanında, departman sekreterimiz Tunç da vardı, onun da yüzünde aynı aceleci ifade barınıyordu. Kaşları hafifçe çatılmış ve dudakları gergin bir çizgi gibiydi. İkisi de telaşlı bir halde masamıza doğru ilerledi, adımları zeminde ritmik bir tempo tutuyordu. Güzide’nin yüzü bir anda dondu; kaşları hafifçe kalktı, gözlerinde bir anlık panik parıltısı belirdi. Kahve fincanını masaya sertçe bıraktı, öyle ki fincanın altındaki tabak hafifçe zıpladı ve masada küçük bir titreşim yarattı. Cenkay, masamıza yaklaştı; o kararlı yürüyüşü, elleri ceplerinde, omuzları gergin, ama yüzünde sahte bir sakinlik maskesiyle. “Güzide, bu ne sürpriz!” dedi neşeyle. Güzide, ona baktı; gözleri, bir suçlunun suçüstü yakalandığı andaki donuk ifadeyi taşıyordu. “Cenkay…” dediğinde, sesindeki tınıda barınan huzursuzluk, adeta bir koku gibi etrafa yayılıyordu. Eğer Tunç orada olmasaydı, Güzide’ye ısrar etmeye devam ederdim; hazır Cenkay da yanımızdaydı, her şey açıklığa kavuşurdu, o an tüm sırlar masanın üzerine dökülürdü. Ama Tunç olduğu için halı altına süpürmek zorunda kaldım. Selamlaşmaları kısa ama içtendi; en azından Cenkay için. Rahat ve içten tavırları sanki eski bir sevgiliyi değil de uzun zamandır görmediği bir dostu görmüş gibiydi. Güzide ise az önce bana söyleyecek olduğu şeylerin gerginliğini hâlâ taşıyordu; omuzları kaskatı, elleri masanın üzerinde hareketsiz, adeta bir heykel gibi donmuştu. Cenkay ve Tunç ayakta durmaya devam edince, oturmalarını söyledim, ama Cenkay, “Rana, seninle konuşmam lazım.” dedi, sesinde aceleci bir ton, sanki zaman onun peşindeydi. “Ne oldu?” dedim, kaşlarımı kaldırarak, merak ve şüphe karışımı bir ifadeyle. Cenkay, derin bir nefes aldı, gözleri bir an masaya kaydı, sonra tekrar bana döndü. “Yalova’da bir sempozyum var, son dakika gelişmesi. Şirkette kimse müsait değil, Seninle ben gidiyoruz.” Şaşkınlığım yüzüme yansıdı; gözlerim bir an için faltaşı gibi açıldı, sonra kendimi toparladım. “Seninle mi?” dedim, sesimde bir tereddüt. Sonra gözlerim Tunç’a kaydı, “Sizinle mi, Cenkay Bey?” diye düzelttim, resmiyeti bir kalkan gibi kullanarak. “Aslında benimle gidecekti, ama Melih Bey son anda senin gitmeni daha doğru buldu.” dedi Tunç. Tunç’un sesinde bir memnuniyetsizlik seziliyordu, kaşları daha da çatılmış, dudakları ince bir çizgi haline gelmişti. “Rana’nın çıkardığı rapor, senin raporundan daha iyiydi, Tunç. Bu tavrınla kıza haksızlık edemezsin. İşe daha yeni başladı, ama senin açıklarını kapatıp duruyor. İnsanlara bilenmek yerine, işine daha çok odaklan.” Cenkay’ın beni savunması ilk değildi. Dayımın beni onun ekibine vermesinin sebebi buydu; Cenkay’ın, bu tür saldırılara karşı beni koruyacağını biliyordu. Tunç’a haddini bildirdikten sonra, Cenkay, “Hadi, vakit kaybetmeden çıkalım.” dedi ve masadan ayrıldı. Kapıya doğru yürüdü, sırtı dimdik, adımları kararlıydı, ama omuzlarındaki gerginlik hâlâ hissediliyordu, sanki görünmez bir zincir onu geriye çekiyordu. Güzide’ye döndüm. “Bunu sonra konuşacağız.” dedim. Güzide, hafifçe başını salladı ve “Kendine dikkat et, Rana.” dedi. Çantamı kaptım, hesabı ödedim ve Cenkay’ın peşinden kafeden çıktım. Boğaz’ın serin rüzgârı yüzüme çarptı, saçlarımı savurdu, ama içim allak bullaktı, bir fırtınanın ortasında kalmış gibi... “Bu sempozyum ne hakkında?” dedim sonunda, sesimde bir merak, ama aynı zamanda bir mesafe vardı. Cenkay, gözlerini yoldan ayırmadan, “Yatırım fırsatları ve yeni piyasalar…” dedi. “Senin pazarlama numaraların işe yarayabilir.” Gülümsedim, “Numara değil, yetenek.” dedim, sesimde bir gurur tınısı barındırarak. Cenkay hafifçe başını eğdi, ama gülümsemedi. “Sen direkt eve gidip eşyalarını topla. Ben şirketten alınması gerekenleri aldıktan sonra seni almaya gelirim.” “Ne kadar kalacağız?” dedim, çantamı omzuma asarken. “Bu hafta sonu. Pazartesi sabah döneriz. Yarım gün izinliyiz.” Cuma günündeydik. Yani bu, Yalova’da iki gece geçireceğiz demekti. Eve vardığımda, telaşla eşyalarımı topladım. Küçük bir çanta hazırladım; bir şık elbise koydum, belki bir akşam yemeği olur diye. Eşofman, yedek çamaşır, bir gömlek ve palazzo pantolon. Cenkay beni almaya geldiğinde, evde sadece çalışanlar vardı, ev sessizdi, sadece çantamı hazırlarken çıkan hışırtılar odada yankılanıyordu. “Bu kadar acele niye?” dedim arabada koltuğa yaslanırken. Çözülen bandanamdan saçlarım omzuma döküldü ve camdan süzülen rüzgârın etkisiyle hafifçe dalgalanmaya başladı. “Bazen fırsatlar beklemez, Rana.” dedi Cenkay, gözleri yolda, sesi soğuk ama kararlıydı. Onun dışında pek konuşmadık. Sanki benden kaçıyordu, ya da ben öyle hissediyordum. Yol boyunca manzara karanlığa gömüldü; sadece farların soluk ışığı yolu aydınlatıyordu, ağaçların gölgeleri arabamızın üzerinden birer hayalet gibi kayıp geçiyordu. Yalova’ya vardığımızda gece olmuştu. Otelin ışıkları uzaktan parlıyordu, sarı bir ışıltıyla denizin karanlığını deliyordu. İyot kokusu, denizden gelen tuzlu esinti burnuma doldu, ciğerlerimi doldurdu. Arabayı park edip resepsiyona gittik, ama kötü haberi aldık: Cenkay, Tunç’la geleceği için sadece bir oda rezerve edilmişti. Cenkay, “Gördüğünüz gibi, son dakika bir değişiklik oldu ve biz beraber geldik. Bir oda daha rica ediyoruz.” dedi, sesinde sakin ama otoriter bir ton hakimdi. Resepsiyonist, üzgün bir ifadeyle, “Maalesef, sempozyum nedeniyle bütün odalarımız dolu.” dedi. Cenkay bana döndü, gözlerinde bir anlık kararsızlıkla. “Sen odada kal, ben lobide idare ederim.” dedi. “İki gece boyunca mı?” diye sordum hayretle. “Başka ihtimal mi var?” dedi. “Sen araba kullandın. Bu gece sen kal, yarın ben kalırım.’’ dedim. “Siz…” dedi Cenkay, sert bir tonla. “Efendim?” dedim, sorgulayan bir bakışla. “Siz diye hitap ederseniz, sevinirim, Rana Hanım. Burada iş münasebetiyle, iki mesai arkadaşı olarak bulunduğumuzu unutmayın. Üstelik, ben sizin idarecinizim şu anda. Bu nedenle, benim taleplerime karşı gelmek yerine, benimle işbirliği içinde olmanızı rica ediyorum. Odanıza yerleşip dinlenir misiniz, lütfen? Bir an önce aksiyon alalım ki, concernimiz başka konular üzerine yoğunlaşabilsin, öyle değil mi?” Ya bunun bu hallerine gülmemek için kendimi zor tuttum. “O halde, çalıştığınız holdingin sahibi olarak size emrediyorum, Cenkay Bey; bu gece odada siz kalacaksınız.” dedim sesimdeki alaycı ciddiyetle. “Bir erkek, yanındaki hanım dışarıdayken otel odasında tek başına kalmaz. Bana eşlik eder misiniz, sevgili patronum?” dediğinde sesinde iğneleyici bir nezaket vardı. “İnsanlık yaramasın zaten. Hemen işin rengini değiştir, aferin…” dedim içimden sinirle gülerek. Hata bendeydi, buna neden insanlık yapıyordum ki? Arkama bile bakmadan asansöre yürümeye başladım. Bellboy, çantamı taşıyordu. Kendi kendimi yiyordum sinirden. Neden insan gibi davranıyordum ki yani? İstanbul’a döndükten sonra işi bırakıp yurtdışına gidecektim. Orada bir işe girer, çalışırdım. Uğraşamayacaktım bu Cenkay’la. Odaya gelince, bellboya bahşişini verip gönderdim. Oda sade ama zevkliydi; deniz manzaralı, geniş bir pencereye sahipti. Bir çift kişilik yatak, beyaz çarşaflarıyla davetkâr bir şekilde duruyordu. Yatağın kenarına oturduğumda, dalgaların ritmik sesi camdan süzülüyordu, adeta bir melodi gibi odanın içinde yankılanıyordu. Bedenimi yatağa bıraktığımda, çarşafların serinliği tenime değdi, tüm yorgunluğumu emiyor gibiydi. Uyumadan önce duşa girmek istedim. Yattığım yerden kalkıp banyoya yürüdüm, sıcak suyun altında kaslarımın gevşediğini hissettim. Sonra üstümü giyinmeden kendimi yatağa bıraktım, çarşafların serin dokusu tenime sarıldı. Denizin sesi odada yankılanırken, Cenkay’ın gölgesi hâlâ üzerimdeydi, ama bu kez farklı, karmaşık, bir bilmece gibi. Ve ben, bu bilmecenin cevabını bulmak zorundaydım. Zihnim, Güzide’nin yarım kalan sözleri, Cenkay’ın huzursuz bakışları ve bu beklenmedik yolculuğun getirdiği belirsizlik arasında gidip geliyordu. Dışarıda, denizin dalgaları kıyıya vururken, içimde başka bir fırtına kopuyordu; cevaplar, sırlar ve belki de hiç yüzleşmek istemediğim gerçekler, karanlıkta bir yerlerde beni bekliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD