Sabahın ilk ışıkları, otelin geniş pencerelerinden süzülüyordu, Yalova’nın denizi ufukta mavi bir ayna gibi parlıyordu, dalgalar kıyıya usulca çarpıyordu. Gece, zihnimde bir bulut gibiydi. Cenkay’ın beklenmedik jesti, odayı bana verip lobide sabahlaması, içimde bir karışıklık yaratmıştı.
Yataktan kalkıp hazırlandım. Giyindikten sonra aynada kendimi iyice süzdüm. Siyah bir blazer ceket, beyaz gömlek, lacivert kalem etek giymiştim. Saçlarım dalgalıydı ve omzuma dökülüyordu. Bugün, sempozyumun ilk günüydü, ve Cenkay’la yan yana, bu profesyonel maskenin altında, gerilimimiz devam edecekti.
Kahvaltı salonuna indiğimde, otelin geniş restoranı hareketliydi; iş insanları, takım elbiseler ve şık elbiseler içinde, önlerindeki kahve fincanları ve porselen tabaklarıyla kahvaltı yapıyorlardı.
Masalar, beyaz örtülerle kaplı, ortada taze çiçekler, zeytin, peynir, reçel kokusu havayı dolduruyordu.
Cenkay, bir masada oturuyordu, siyah gömleği kollarına sıvanmış, kahve fincanını elinde tutuyor, gözleri dalgındı, ama beni görünce bakışları keskinleşti. Gözlerinin etrafında siyah halkalar vardı. Pejmürde bir halde görünüyordu.
“Günaydın.” dedim, gülümseyerek, sandalyesine yaklaşırken.
“Günaydın.” dedi alçak sesiyle. Gözleri eteğimin kıvrımlarında bir an gezindi, sonra fincana döndü.
Fark etmemiş gibi yerime oturdum ve kendime portakal suyu aldım.
“Toplantı saatine kadar odada biraz dinlenmek ister misin?” dedim.
Cenkay, dudaklarını kıvırdı. “ Gece arabada idare ettim.” dedi. “Sen rahat uyudun mu?”
Gülümsedim, “Çok…” dedim nispet yaparcasına. Yalandı, çünkü gece boyunca onun lobide olduğunu düşünmek uykumu kaçırmıştı.
Kahvaltı sırasında, sempozyum sahipleri sahneye çıktı, bir mikrofonla konuşmaya başladılar.
Orta yaşlı, takım elbiseli bir adam, “Hepiniz hoşgeldiniz.” dedi tok sesiyle. “Bu sempozyum, yeni piyasalar ve yatırım fırsatları için bir platform. Öğlen, sektör liderlerinin prezentasyonları olacak, ardından otelin bahçesinde bir barbekü partisi düzenledik, rahat bir ortamda networking için. Akşam ise, deniz kenarında bir eğlenceyle günü kapatacağız.”
Konuşması bittikten sonra, masasına geçti ve kahvaltısına kaldığı yerden devam etti.
Cenkay’a baktım.
“İyi bari, programları o kadar da sıkıcı değilmiş. Sence içki olacak mı?” dedim.
“Olacak.” derken kahvesinden bir yudum aldı. ‘’Ufak bir barbekü partisi olacakmış. Kokteyl gibi bir şey daha çok.’’ Fincanını masaya bıraktı. “Senin tarzın gibi görünüyor.” dedi alaycı bir tonda.
Gülümsedim ve kahvaltıya devam ettik.
Öğlen, prezentasyonlar büyük bir salonda yapıldı, projektörler, grafikler, sektör raporları. Ben, pazarlama açısından notlar alırken, Cenkay finansal analizlere odaklanmıştı. Prezentasyonlar bittiğinde, barbekü partisine geçtik, otelin bahçesinde, deniz kenarında, mangal kokusu havayı dolduruyordu, masalar beyaz örtülerle kaplıydı ve içki kadehleri parlıyordu. Cenkay’la ayrı masalarda oturduk, ama gözlerimiz sık sık kesişiyordu, o başka iş insanlarıyla konuşurken, ben bir grup pazarlamacıyla sohbet ediyordum.
Hava kararmaya başlayınca, akşam eğlencesi de başlamıştı. Müzik yükseliyordu, bir DJ pop ve dans şarkıları çalıyordu. Müzik sesleri içki seslerine, içki sesleri kahkaha seslerine karışarak havada yankılanıyordu. Kırmızı bir elbise giymiştim, kumaş bedenimi sarmış, derin yakası göğsümü sergiliyor, yırtmacı bacağımı açığa çıkarıyordu; dalga ve açık bıraktığım saçlarım sırtıma dökülüyordu, kırmızı rujum dudaklarımda alev gibiydi. Cenkay, siyah gömlek ve pantolonla, her zamanki cazibesiyle, elindeki bir kadeh viskiyle, kalabalığın arasında duruyordu. Gözlerimiz kesişti, bir an için dünya durdu, müzik bile sustu sanki. Bir kadeh martini aldım, dudaklarıma götürdüm. Birbirimizin gözlerine bakmaktan kendimizi alıkoyamıyorduk. Birbirimize saatlerce uzaktan bakarak ve ara sıra insanlarla konuşarak içkilerimizi yudumladık. Kalabalığın arasından bana doğru adımlamaya başladı. Yanıma gelince bir elini uzatıp “Dans eder misin?”
Gülümsedim, “Neden olmasın?” dedim, kadehimi masaya bıraktım ve on dakika önce sohbet ettiğim, Erdemir Holding’in lojistik firması genel müdür yardımcısı Fırat Bey’le dans etmeye başladım. Arkamda bana bakakaldı önce, sonra gülümsedi.
Bir süre sonra o da, piste Fırat Bey’in sekreteriyle geldi. Nükte Hanım, yanımıza yanaşıp, ‘’Fırat Bey, bir kadeh içki almaya gittim, beni yalnız bıraktınız.’’ dedi şakavari bir tavırla.
‘’Kusura bakmayın Nükte Hanım, paylaşılamıyorum, malumunuz.’’
Fırat Bey, her ne kadar o toplantıda bulunan diğer iş insanlarından biri olsa da, dayımın golf kulübünden arkadaşıydı. Benim de küçüklüğümü bilirdi.
‘’Hem bak,’’ dedi Nükte Hanım’a ‘’...yaşınıza daha uygun bir partner bulmuşsunuz. Çok da yakışıklı maaşallah. Bu fırsatı kaçırmayın bence.’’
Fırat Bey, Nükte’nin kötülüğünü istiyordu kesinlikle. Bunun başka türlü açıklaması olamazdı.
‘’Yine yanlış tuşa bastınız Fırat Bey. Benim ilgimi çeken kişi sizin kollarınızda.’’
Ne demek istiyordu bu kadın?
Fırat Bey gülmeye başladı.
‘’Rana Hanım erkeklere ilgi duyuyor olmalı.’’
‘’Efendim?’’ dedim.
‘’Benimle dans eder misiniz Rana Hanım? Sizinle bu konuyu daha detaylı bir şekilde konuşuruz.’’
Nutkum tutulmuştu. Homofobik değildim ama bana alenen asılan bir kadını nasıl geri çevireceğimi de bilemedim.
‘’Nükte Hanım, Rana, benimle dans edecek. Zaten onunla biz birlikteyiz. Onun okulu ve benim yüksek lisans programım yeni bitti. Beraber çalışmaya başladık. Düzenimiz oturunca nişanlılığımızı ilan edeceğiz.’’
Ben Cenkay gibi bir yalancı görmemiştim. Tek ayak üstünde ne yalanlar sıraladı böyle.
‘’İzninizle…’’ diyerek beni Fırat Bey’in kollarından çekti biraz uzağa götürüp, belimi sararak dans etmeye başladı.
Müzik ritmi hızlanmıştı, bedenlerimiz birbirine yaklaştı, elleri belimde, benim ellerim omuzlarındaydı. Söylemek istediğim çok şey olmasına karşın, tek kelime bile etmedi. Sıcak ve düzensiz nefesi boynuma değdi. “Bu elbiseyi bilerek giydin, değil mi?” diye kulağıma fısıldadı.
Ben de dudaklarımı kulağına yaklaştırıp, kulak memesine değdirerek “Belki…” diye fısıldadım.
Müzik git gide daha da hareketli bir ritme bürünüyordu. Bu da benim keyfimi iyice yerine getirdi. Gülerek, kalçalarımı ritme uydurduğumda, bedenim onunkine sürtündü. Bilerek yapmamıştım ama onun gözlerinin karardığını ve parmaklarının da elbisemin kumaşını sıktığını görünce, bu hareketlerimi kasıtlı olarak sürdürdüm. Onu provoke etmek hoşuma gidiyordu.
“Beni çıldırttığını biliyorsun.’’ dedi boğuk sesiyle. Dudaklarını kulak mememde hissettim. Bir an için öpecek sandım.
Ellerimle gömlek yakasından çekiştirdim, sanki hesap sorar gibi… “Sen de beni.” dedim. Parmaklarım düğmelere dokunduğunda, sıcak tenini de hissettim.
Damarlarımızda dolaşan içkilerden olacaktı; kahkahalarımız, danslarımız, her şey bulanıklaşmaya başladı. Bir ara, deniz kenarında, fenerlerin ışığında, yalnız kaldık. Oraya nasıl gittiğimiz ve giderken elimize aldığımız kadehlerle ilgili anlar silikti. Kadehlerimiz elimizde, dalgaların sesi, uzaktan gelen müziğe karışıyordu.
“Neden lobide kaldın?” dedim alkolün etkisiyle yumuşamış sesimle.
“Çünkü...” dedi, sustu, viskisini yudumladı. “Bazı şeyler doğru hissettiriyor.”
Şaşırdım, kalbim hızlandı, “Doğru mu?” dedim, gülerek, bir adım yaklaştım, göğsüm göğsüne değdi, kadehimi dudaklarıma götürdüm.
“Rana…” dedi, sesi boğuk, elini boynuma koydu, parmakları enseme kaydı, saçlarımı sıktı, başımı kendine çekti, dudaklarımız bir nefes kadar yakındı.
“Ne?” diye fısıldadım.
Dudakları benim dudaklarımla çarpıştı.