Cenkay'la kapı arasında duruyordum. En az onun yüzündeki ifade kadar karmaşık bir haldeydim ben de; hem duygusal hem de zihinsel anlamda. Bana öğretilen, doğru olduğunu düşündüğüm her şeyi bir kenara bıraktığımda, itiraz etmesini istiyordum. İtiraz edip, yaşadıklarımıza bu defa sahip çıkmasını, içinde bulunduğumuz duruma dair elle tutulur bir şey olmasını istiyordum. Diğer yandan onu affedebilmeyi, yaptığı bütün haksızlığı unutup sil baştan başlamayı kendime yediremiyordum. Gitmesini istememin tek sebebi ondan bu şekilde uzak kalabilmemdi; başka türlü ne olursa olsun kendimi öyle ya da böyle onun kollarında bulacak kadar iradesizdim. Belki gitse de onu sevmeye, arzulamaya devam edecektim ama en azından yaptıklarına rağmen beni elde etmiş olmayacaktı. Gururumu -eğer gerçekten öyle bir şeye hâlâ sahipsem- koruyabileceğimi düşünmüştüm en azından.
Beni kendiyle kapı arasına sıkıştıran ellerini bıraktı ve birkaç adım geriledi. Salona doğru adımlarken sırtını bana bir iki saniye kadar döndü. Sonra kafasının arkasını eliyle karıştırdıktan sonra sıkıntılı bir nefes verip başını bana doğru çevirerek cevap verdi.
''Zaten Melih Bey beni senin için işe aldı. Sen biraz tecrübe kazanıp, kendi başına işleri idare edebilecek kadar kendini geliştirdiğinde benim iş akdime son verilecek. Eğer böyle mutlu olacaksan, işten ayrıldıktan sonra İstanbul'dan da giderim.''
Nereden tutsam olmuyordu. Duymak istediklerim bunlar değildi.
''Hiç şaşırmadım.'' dedim sesimde konakladığını gizleyemediğim hayal kırıklığıyla. ''Sen, neden kalmak isteyesin ki? Tabii ki parayla tutuldun. Tabii ki gideceksin.''
Ciddi bir ifadeyle olduğu yerden yüzünü bana döndü. Ben kapının önünden ayrılmamıştım daha.
''Sen şimdi kendi ağzınla beni istemediğini söylemedin mi? Kendi ağzınla beni İstanbul'dan bile kovdun. Bir karar ver Rana; kalmamı mı istiyorsun, yoksa gitmemi mi?''
Ben Cenkay'ı istiyordum ama onu istemenin kendime ihanet olmadığı bir durumda. Yaptıklarının arkasında durmasını istiyordum, bana ısrar etmesini, af dilemesini... Belki affetmesi kolay olmazdı ama en azından yıllarca ruhuma batan cam parçalarının yanında onun kayıtsız olduğu gerçeğinin verdiği adaletsizlik hissinden kurtulurdum.
''Sen ne istiyorsun?'' dedim ben de ona. Ondan bir umut içimi rahatlatacak bir şey duymayı bekliyordum.
Sorduğum soru karşısında, bana bakan gözlerinin yavaş yavaş giydiği çaresizlik mantosu içimdeki iklimin değişip ısınmasına asla yardımcı olmuyordu.
''Neden soruyorsun? İsteğimi gerçekleştirebilecek misin?''
''Duymak istiyorum. Dayım istediği için burada kaldın, ben gitmeni istediğim için gitmeyi kabul ediyorsun... Senin hiçbir isteğin yok mu? İstanbul'da veya UzunTepe Holding'te kalmak veya kalmamak istemiyor musun? Ya da en başından dayıma hayatınla ilgili başka planların, başka hedeflerin olduğunu söylemedin mi? Yani ne bileyim; insan itiraz eder. Haftasonu yattığın kadın sana ortadan kaybol diyor. Gururun da mı incinmiyor; anlayamıyorum.''
''Benim hiçbir şey istemeye hakkım yok.'' dedi bu defa da. Sesindeki tını içime işledi. Cephanesi bitmiş, askerleri yaralı ve tedavi edilemeyen, cepheyi kaybetmiş bir komutanın, kaybettiği topraklarına çaresizce ve ümitsizce baktığı gibi bakıyordu bana.
Aramızda yaşananlardan dolayı kabahati büyüktü, itiraz etmesi, bir şey istemesi büyük yüzsüzlük, tam anlamıyla pişkinlik olurdu ama insan yine de bu kadar baskı karşısında dayanamaz, itiraz ederdi. Tam o anda aklıma Güzide'nin sözleri geldi; biz Yalova'ya gitmeden önce bana Cenkay'la ilgili bir itirafta bulunacaktı. Evet; Cenkay bir şey saklıyordu!
''Sen, bir şey saklıyorsun!'' dedim heyecanla.
Eğer sakladığı şey bu yaptıklarına nedense ve geçerli bir nedense onu affederdim. Ya da en azından yaşadıklarıma bir neden bulduğum için bir parça da olsa teselli bulurdum.
''Saçmalama Rana.'' dedi yatak odasına gitmek için merdivenlere yöneldiği sırada.
Peşinden gitmeye başladım. ''Cenkay, adım kadar eminim senin bir şey sakladığına!''
''Bence beni düşünmek yerine kafanı işlerin için kullan. Böylece benden bir an önce kurtulabilirsin.''
''Eğer ne sakladığını şimdi söylersen seni affederim.'' dedim.
Ani bir fren yapan araç gibi merdivenlerde bir ayağı üstteki basamakta, diğeri alttaki basamakta kalakaldı. O kadar ani bir şekilde durdu ki, ben hızımı alamayıp sırtına çarptım. Böyle yapmamla dengemi sağlamakta zorlandığımı hissetmiş olacak ki, geriye dönüp beni tuttu ve kenara adımlayıp, önünden gitmem için bana yol verdi.
''Sana bir şey olmadan eve dönersin umarım bugün.''
''Konuyu değiştirme.'' dediğimde odasına gelmiştik çoktan.
''Ortada değişecek bir konu yok, Rana. İşine gücüne bak ve beni rahat bırak.''
''Biraz önce resmen üstüme atlayan sendin, Cenkay. Benden ne saklıyorsun? Eğer şimdi söylersen, seni her şey için affederim.''
Düğmeleri çoktan açılmış, sadece sırtını saran ve üstünde kahve lekesi olan gömleğinin manşetlerindeki düğmeleri çözüp, gömleğini bana aldırmadan omuzlarından sıyırdı.
''Ortada gizlenecek veya affedilecek bir şey yok Rana.'' dediğinde eline yeni bir gömlek almıştı.
''Gizliyorsun, adım kadar eminim. Ne yaptın sen Cenkay? Kime borçlusun ki, biz böyle bir şeyin içindeyiz yıllardır? Ya da kimi koruyorsun? Bizimle ilgisi ne?''
''Ortada biz diye bir şey yok, Rana. Biraz eğlendik diye, sakın aklına saçma sapan şeyler getirme.''
Bir gün önce kendi ağzıyla 'herkes bilsin!' demişti. Daha birkaç dakika önce, yaptığım çayı sevmemesine rağmen, sırf ben yaptım diye içtiğini söylemişti. Bir gün önce, o notu sırf ben görmeyeyim diye ceketinin cebine saklamış; kendi başına halletmeye niyetlenmişti. Hiç çıkar yol bulamazsa, o şantajcının istediği parayı vereceğini söyledi. Millet kaç yıllık karısından bir ruj parasını esirgerken, benim için milyonlarca doları gözden çıkardı daha bir gün önce. Şimdiyse sanki bunları ben söylemişim gibi davranıyordu. Tamamen çelişkili ifadelerdi bunlar. Söyledikleri ve yaptıkları arasında bir tutarsızlık vardı ama söyledikleri ve yapıkları kendi içinde de tutarsızdı. Bütün bunlar sırrı olan insanların yapacakları şeylerdi.
''Güzide de söyledi.'' dedim bu defa. Güzide'yle yaptığımız konuşmadan bahsederek onu konuşturabilirdim belki.
Böyle söylememle panikledi ve bunu saklama çabası boşunaydı.
''Güzide sana ne dedi?'' diye sorduğunda gözlerinde korku bile vardı.
''Senin benden bir şey sakladığını söyledi.'' diye cevap verdim.
Yanıma gelip kolumdan tuttu. Bu defa korkma sırası bendeydi çünkü çok korkutucu görünüyordu.
''Benimle oynama, Rana! Güzide sana ne anlattı? Ne söyledi?''
''Kolumu bırakır mısın? Bana senin bir sırrın olduğunu söyledi.''
''Başka ne dedi?'' kolumu tutmaya devam ederken.
''Bana, senin bir şeyler sakladığını söyledi. Yani kendine göre bir nedenin olduğunu söyledi de diyebilirim. Bu anlama gelen, havada kalan sözler söyledi işte.''
''Havada kalan sözler söyledi, öyle mi?''
''Evet, öyle.''
''Neyle ilgili olduğuna dair bir şey söyledi mi, hatırlıyor musun? Tam olarak ne söyledi sana?''
''Cenkay, kolumu bırakır mısın? Ne olduğunu söyleyeceği anda sen geldin zaten. Yanında da Tunç vardı. Beni aldın ve Yalova'ya gittik.''
''Bu kadar mı hepsi? Başka bir detay hatırlıyor musun?''
''Cenkay, soru soran bendim, nasıl oldu sen beni sorgular oldun? Güzide'nin bana anlatmasından korktuğun şey neydi? Söylersen eğer, her şeyi unutacağım; söz veriyorum.''
Kolumu bıraktı önce. Sonra sanki bir kabahat işler yakalanmış da onu gizlemeye çalışmak için beceriksizce inkar ediyormuş gibi bir halde konuşmaya başladı.
''Güzide seni kıskandığı için uydurmuş bir şeyler. Seninle birlikte olduğum için ayrıldık ya, aklınca ona misilleme yapmış.''
''Güzide o sabah hastanede bana destek verdi, aylar sonra ben hastalandığımda geldi bana baktı, bana evini açtı ve bütün bunlar olurken kısmandı ama şimdi, yıllar sonra mı misilleme yaptı yani?''
Amacımdan çoktan sapmıştım, artık bayağı bir inada dönmüştü mevzu.
''Seni affedeceğim diyorum.'' dedim çaresizce. ''Eğer bana ne olduğunu söylersen, seni affedeceğim ve geçmişe bir sünger çekip seninle yeniden başlayacağım diyorum her şeye. Bunu neden elinin tersiyle itiyorsun? Hiç mi istemiyorsun benimle olmayı?''
Çileden çıkmış bir şekilde üstüme yürümeye başladı.
''Ne affetmesi Rana? Ne affetmesi? Niye ya? Niye affediyorsun beni? Ben bile senin beni affetmeni istemiyorum!''
Ondan kaçmak için geri geri adımlarken yatağa düştüm. Bir dizini yanımdaki boşluğa koyup, üstüme gelmeye devam etti. Yatakta ellerimi kullanarak, kalçamın üstünde geri geri gitmeye başladım.
''Beni affetmeni değil, yaptıklarımı unutmamanı istiyorum, anladın mı? Unutma ki, derini kalınlaştır! Kimsenin bir daha bırak seni kırmayı, bırak onurunla oynamayı, böyle bir şeyi düşünmeye bile cesaret edemeyeceği kadar güçlü ol istiyorum ben. Beni, asla affetme Rana, duydun mu?''
Sanki bu kadar sözü boşuna söylemiş gibi inatla devam ettim.
''Bütün bunları bana ders vermek için mi yaptın yani? Bana ders vermek için benimle yattın, sonra da sabah aptal yerine koydun, öyle mi?''
''Kızım, neyin peşindesin sen be?''
''Gerçeğin!'' diye haykırdım en sonunda.
''Gerçek mi? Tamam, söylüyorum o zaman. Öncelikle senden sakladığım hiçbir şey yok, tamam mı? Seninle yattım, çünkü beni azdırmıştın.''
'Azdırmıştın...' bu kelime zihnimin duvarlarına çarptı birkaç saniye kadar. Cenkay, kendiyle çelişmeye devam ediyordu çünkü bu kelime onun üslubu değildi asla.
''Duydun mu beni? Beni azdırmıştın. Eğer aptallık etmeyip, bana karşı duygularının olduğunu söylemeseydin, her gece altımda inletirdim seni.''
Bu kelimeleri bilerek seçiyordu, farkındaydım ama yine de acıtıyorlardı.
''Seni sevmişim veya sevmemişim; neden bu kadar umurunda oldu? Öyle ya da böyle duygularımı incittin sonuçta.''
''Bana ne be senin duygularından? Başıma bela olma diyeydi bütün bunlar. Salak salak ümitlenip de dayına söyleme, benim de yakama sümük gibi yapışma diyeydi.''
Bu defa yüzüne bir tokat atmaktan alıkoyamadım kendimi. Bu kadarı da çok fazlaydı. Sözlerinin ağırlığından değil, saklamaya çalıştığı şey her neyse, onu gizleyebilmek için bu kadar ileri gitmesinden yaralanmıştım.
''Benden canla başla saklamaya çalıştığın şey ne, bilmiyorum ama umarım bize verdiğim şansı bir kağıt gibi buruşturup atmana, beni özenle bu kadar yaralamana değmiştir. Bundan sonra hiçbir şeyin önemi yok. Annemle babamı bana geri getirmek için canını versen bile seni asla affetmeyeceğim!''
Sözlerim bittiğinde aşağıdaki telefonumun sesini duydum. İkimiz de hâlâ yataktaydık. Cenkay'ı üstümden itip aşağı indim. O da peşimden geldi, sanırım beni kontrolünden kaybetmek istemiyordu. Kaan'ın aradığını gördüm.
''Efendim sevgilim?'' diyerek açtım telefonu. Gözlerim merdivenlerin başındaki Cenka'yı bulduğunda gözlerini kapattı. Kaan'a 'sevgilim' dememe bile katlanamıyordu.
''Ne sevgilisi kızım? Benim, Kaan. Sevgili mi yaptın yoksa?'' dedi.
''Öyle mi canım. Biz de Cenkay abiyle kahve içtik. İşle ilgili bir şey konuştuk da... Şimdi kalkıyordum ben de. Sen neredesin?''
''Ne işin var senin Cenkay'la, Rana? Niye bu saatte baş başasınız?''
Eğer sizi gözünüze kestirdiğiniz veya bir şekilde birlikte olduğunuz birinden uzak tutmaya çalışan bir dostunuz varsa, onu dinleyin. Bu anlamda anne babadan bile daha çok gözetirler sizin hayrınıza olanı.
''Tamam sevgilim.'' dedim bozuntuya vermeden. ''Bu hafta evden çalışacağım, birazdan evde olurum. Sen de gelsene, bütün gün yatak odamda otururuz.'' dedim Cenkay'a nispet yapmaya çalışır gibi.
Biraz önce nasıl ben onun sözlerinin özenle beni yaralamak için seçildiklerini biliyorsam, Cenkay da benim ne amaçla böyle davrandığımı biliyordu. Yine de bu, onun canının yanmasını önlemiyordu ve halinden belliydi.
''Ben de o yüzden aradım zaten seni. Melih abiyle kahve alırken karşılaştım, senin dün rahatsızlandığını söyledi. O yüzden de bu hafta evden çalışacağını. Merak ettim, aradım. Rana, neden bu saatte o hıyarla buluştun sen?''
Cenkay'ın yanında bozuntuya da veremiyordum ki.
''Ben de seni çok özledim bebeğim. Konum atıyorum, gel beni bir an önce al.'' dedim.
''Geleceğim tabii ki. Seni o deyyusla bir saniye fazladan bırakmam. Uçuyorum hemen.''
''Tamam, bekletme beni daha fazla sevgilim.''
''Şu aşko kuşko konuşmaları da azalt, gözünü seveyim; kendimi kirlenmiş hissediyorum.''
İçinde bulunduğum bu durumda beni Kaan'dan başkası güldüremezdi zaten. Hemen şuh bir Firdevs Hanım kahkahası attım.
''Öpüyorum, görüşürüz.'' dedim telefonu kapatmadan.
''Beni affedersen, Kaan ne olacak?'' dedi aniden.
Onunla birkaç saniye bakıştıktan sonra kendi kendime burada ne aradığımı sordum. İşim çoktan bitmişti. Aslında benim Cenkay'la ne işim olabilirdi? Asla gelmemem gereken bu evden hiçbir şey demeden çıktım.
Benim ya Cenkay'ı göndermem ya da ondan uzağa gitmem lazımdı.