OLAF

1224 Words
Hayatımdan sonsuza kadar çıkardığımı düşündüğüm biri karşımdaydı. Keşke annemle babam da bir gün olsun böyle karşıma çıksalardı. Onları özlemediğim, yokluklarının içimi sızlatmadığı tek bir an bile yoktu. Karşımdaki beklenmeyen misafir git gide daha da yakınlaşıyordu bana. ‘’Senin ne işin var burada?’’ dedim tıpkı pençelerini çıkarmaya meraklı bir yırtıcı gibi. ‘’Olaf’la tanışmaya geldim.’’ dedi. ‘’O, seninle tanışmak istemiyor.’’ dedim. ‘’Onu yalnız bırakamazdım.’’ dedi. ‘’Onun sana ihtiyacı yok.’’ dedim. ‘’Ama benim ona ihtiyacım var. Çok ihtiyacım var hem de…’’ ‘’O da senin sorunun. Olaf’ın bu konuda yapabileceği bir şey yok.’’ ‘’Bir şey beklemiyorum zaten. Yanında olmam yeterli sadece. Böyle tehlikeli bir yolculukta onu yalnız bırakamam.’’ ‘’Yanında olsan ne olacak? Onu korumaya gücün yeter mi senin?’’ ‘’En azından o tehlikedeyken zaman kazanması için önce kendimi kurban veririm.’’ Tek kaşımı kaldırdım; ‘’Bu, onu kurtarmaya yeter mi?’’ ‘’En azından elimden geleni yapmış olurum.’’ ‘’Olaf ne zaman senin için bu kadar önemli oldu peki?’’ Cevap vereceği sırada belime aniden sarılan bir kolla irkildim. Kulaklarımı ‘hayatım’ diyen bir ses doldurdu. Bu ses, Kaan’a aitti. ‘’Gemiye binelim mi artık?’’ dedi. Sonra Cenkay’a bir baş selamı verip ‘’Siz Rana’nın akrabasıydınız, değil mi? Abisi sayılıyordunuz hatta, değil mi? Nasılsınız?’’ Kaan’ın böyle yapmasıyla biraz önceki gerginliğim yerini bastırmaya çalıştığım bir kahkahaya bıraktı. Kaan’ın bu hamleleri, Cenkay’ı nasıl da kızartıp bozartıyordu ama… ‘’Ben onun akrabası değilim. Halam ve Rana’nın dayısı evleneli daha beş yıl bile olmadı. Biz akraba değiliz, öyle sayılıyoruz.’’ ‘’Akrabası olmadığınız halde, yabancı bir erkek olarak senelerce bir genç kızla aynı çatı altında mı kaldınız? Melih abi size gerçekten çok güveniyor olmalı.’’ Kaan ya… Cenkay’ı gedliğine geleceğine çok pişman etmişti. ‘’Evet, Melih eniştem bana çok güvenir. Rana’yı emanet edecek kadar.’’ Dayım, senin bana yaptıklarını bilseydi, ‘Melih eniştem’ diyecek bir ağzın kalır mıydı acaba senin? ‘’Sevgilim, Olaf daha fazla yalnız kalmasın. Gel, tekneye binelim. Hem kamaramıza yerleşmemiz lazım. Şimdiden söylüyorum, senin eşyaların bavulda kalır.’’ ‘’Merak etme prenses, ben senin eşyalarını kendi ellerimle tek tek dizeceğim zaten.’’ ‘’Siz aynı kamarada mı kalacaksınız?’’ Cenkay’ın bu alık ifadesi ve şaşkın şaşkın soru sorması karşısında kendimi tutmakta çok zorlanıyordum. Kaan iyi ki vardı ya… Onun sayesinde çok dramatik bir şekilde yaşayacağım şu anın mizah seviyesi, beni rahatlatacak ve üzerimdeki stresi alacak seviyedeydi. ‘’Bir mahsuru mu var sizin için?’’ Kaan’ın sağlı sollu hamleleri karşısında kahkaha atmamak için dudaklarımın içini ısırıyordum. Sussun diye çaktırmadan etini burdum. Gerçekten çok salaktı bu Kaan ya… ‘’Kamara küçüktür diye demiştim ben.’’ ‘’Benim dünyam yanımda olacak, o kadar küçük değil benim için.’’ Alem çocuktu, nereden buluyordu böyle lafları, hiç anlamıyordum. Ama benim alamadığım intikamı aldığı ortadaydı. ‘’Ne oldu, neden binmiyoruz Rana?’’ Beren’in sesiyle arkama döndüm. ‘’Geliyoruz canım. Hadi binelim.’’ Kaan’la beraber, hiç arkamıza bakmadan gemiye doğru adımlamaya başladık. Cenkay’ın adım seslerini duyuyordum ama umursamamaya çalışıyordum. Neden onun adım sesleri kalbimin atışlarına ritim veriyordu? Ben böyle bir şeye nasıl izin verebiliyordum? Hani bir daha görmeyecektim ben bunu? Neden şimdi her adımımın ardında onun da adımı vardı? Benden ne istediğini, benimle nasıl bir hesabı olduğunu kestiremiyordum ve bu bilinmezlik beni bir huzursuzluğa sürüklüyordu. Darbeyi nereden vuracağı kestirilemeyen bir düşman gibiydi… İlk iş olarak kamarama gittim. Olaf’ın yanına gitmek isterdim ama yolculuk boyunca her istediğimde göremezdim onu. İçimi rahatlatan tek şey, yanında veterinerlerin olmasıydı. Ellerim endişeden buz kesmiş, titriyordu. Olaf için doğru olanı yapıp yapmadığımı düşünüyordum. Dışarıdan arkadaşlarımın sesi doldu kulaklarıma. Kendimle birlikte, bir sürü insanı da atmıştım bu maceraya. Olaf yıllarca Portekiz’deydi, neden aklıma onu şimdi götürmek geldi ki? Tutunacak tek dalım Olaf olduğu için olabilir miydi? Sonuçta annem yoktu, babam yoktu… Dayım evlenmişti, ben okulu bitirmiştim… Daha ne kadar onlarla yaşayabilirdim ki? Hem yaşları her ne kadar ilerlemiş olsa çocuk sahibi olmak için şansları vardı. Belki de aralarına bir bebek de dahil etmek isteyeceklerdi. Böylesi bir durumda ben dayımı ve -her ne kadar bana candan davransa da- yengemi bir bebekle, kendi bebekleriyle paylaşmak zorunda kalabilirdim. Aile diyebileceğim tek varlığım Olaf olduğu için, bencilce bir nedenden dolayı onu böylesine tehlikeli bir yolculuğa çıkardım. Kendi kendime ağlamaya başladım ‘ya Olaf’a yolda bir şey olursa?’ korkusuyla. Babamdan bana kalan tek şey oydu. Kamara bana dar geliyordu ama güverteye de çıkmak istemiyordum. İki adımlık yerde volta atmaya başladım. Geminin hareket ettiğini hissedebiliyor, motor sesini duyabiliyordum. Çıldıracak gibiydim, benim Olaf’ı görmem lazımdı. Gidip veterinerlerle konuşacaktım, mutlaka onu görmemin bir yolu olmalıydı. Kapıyı açtım ve açtığım gibi eli, kapımı çalmak için havada duran bir Cenkay gördüm. ‘’Rana, bu ne hal? Kaan’la mı kavga ettin yoksa?’’ Bu da sanki benin çok düşünüyormuş, benim için endişeleniyormuş gibi davranıyordu ya; Yunanlılara yüzmeyi öğreten Kuvay-ı Milliye gibi denize salmak istiyordum. ‘’Sana ne be! Çekil önümden!’’ dedim. Bu samimiyetsiz ve gereksiz ilgisi sinirlerimi bozuyordu. Beni kolumdan tuttu ve gitmeme engel oldu ve beni içeri çekiştirdi. ‘’Cenkay abi ne yapıyorsun, bırakır mısın kolumu?’’ ‘’Biraz konuşalım, bırakacağım zaten sevgili kuzenim.’’ ‘Kuzenim’ kelimesini bastırarak söyledi. ‘’Ne istiyorsun sen benden ya?’’ dedim kolumu çekmeye çalışarak. ‘’Ah Rana, ah!’’ diyerek iç çekti sadece. ‘’Kolumu bıraksana!’’ Dediğimi hiç umursamadan beni yatağa oturttu ve ondan sonra kolumu bırakıp önümde diz çöktü. ‘’Neden ağlıyorsun?’’ dedi anlayışlı bir sesle. Onu tanımasam, bana yardımcı olmaya çalıştığını düşünürdüm. ‘’Seni ilgilendirmez.’’ ‘’Korkuyorsun, değil mi?’’ ‘’Sen ekonomist değil misin ya? Ne bu psikolog tavırların böyle? Minstagram’da fazla reel kaydırdın galiba.’’ Bana sadece gülümsedi. ‘’Neye gülüyorsun sen be!’’ diye azarladım. Hiçbir şey demeden, nahifçe elimi tuttu. ‘’Olaf için endişelendiğini biliyorum.’’ ‘’Ya sana ne? Sana ne Cenkay abi?’’ ‘’Sen benim babamın veteriner hekim olduğunu biliyor musun? Hatta benim doğup büyüdüğüm ev, bir at çiftliğiydi. Liseye kadar atlarla yaşadım.’’ ‘’Çocukluğuna olan özlemini gidermek için mi geldin yani? Bana ne senin hayat hikayenden?’’ Yaşlı, aksi, alzheimer hastası babaanneler gibi olmuştum resmen. Bu tavır, benim ona karşı taktığım maske, ondan kaçışımdı aslında. ‘’Özlediğim için geldiğimi doğru, Rana…’’ dedi. ‘’Ama gelmemin asıl sebebi, Olaf. Bir sürü veteriner var gemide tabii, onlar işlerini en iyi şekilde yapacaklardır. Ama, ben de atlarla çok iyi anlaşırım. Yani belki Olaf Bey’e dost olabilirim umuduyla geldim.’’ ‘’Boşuna zahmet etmişsin. Ben bile zar zor görebileceğim Olaf’ı, sana hiç göstermezler.’’ ‘’Belli mi olur Rana?’’ Cenkay nasıl yapmıştı, bilmiyorum ama yanıma gelmesi ve benimle konuşması kafamı dağıtmama ve sakinleşmeme yardımcı olmuştu. Hatta uykum bile gelmeye başladı. Olaf da sakinleştirici aldığı için muhtemelen uyuyordu. Esnemeye başladığımda Cenkay şefkatle gülümsedi bana. ‘’Uykun mu geldi?’’ ‘’Geldiyse ayağında mı sallayacaksın?’’ Verdiğim cevaba kahkaha attı. Onu böyle gülerken görmeyeli epey olmuştu. Her ne kadar ona kızgın olsam da öfkeli olsam da, onu uzun zaman sonra böyle gülerken görmek kalbimde bir şeyleri harekete geçirdi. Duygularımın bana itaat etmemeleri bir isyan, bir başkaldırı değil de, neydi? ‘Sevmek, devrimci bir eylemdir!’ derken bunu mu kastediyordu insanlar? Yok artık, daha neler? Ne sevmesi, ne devrimi? Biz ancak kapitalizmin kölesi, satılık duyguları, zamandan bile daha hızlı tüketirdik. Benim uyumam lazımdı. Ne sağlıklı düşünebiliyor ne de duygularımı idare edebiliyordum. ‘’Kaan’ı bulup yollar mısın? Onun göğsünde uyumazsam, yatamıyorum. Ona çok ihtiyacım var şu anda.’’ dedim. Bile bile böyle söyledim. Kaan benim sadece yakın bir arkadaşımdı. Ama Cenkay bu minik detayı bilmese de olurdu. Küçük ve kurnaz hamlem işe yaramış, Cenkay yüzünde yenilgi, hayal kırıklığı hatta biraz da pişmanlıkla sadece başını sallayarak, diz çöktüğü yerden kalkıp, kamaramdan çıktı. Ben de hiç vakit kaybetmeden uzandım ve gözlerimi kapattım. Olaf’ı görene kadar biraz uyusam, iyi olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD