Uykusuz geçen ilk gece!
Evet, ben ve uyku ile olan ilişkim göz önüne alınınca bu gecenin tarihe geçmesi gerekiyor. Bu olmayacak bir şeydi, en azından olmamalıydı. Ama oldu!
Elim ile camı olmayan saate dokunup saatin henüz sabahın 05:30 olduğunu anladığımda yorganı tepeme kadar çektim, uyumak için umut vardı. Hala. Bir süre daha uykusuzluk ile büyük kavgalar ettikten sonra pes ederek onun kazandığını kabullendim, zaten başka ne yapabilirdim ki? Ne yapabilmiştim? Oturma odasından Elif'in oğlu biricik yeğenim Berat'ın sesi gelince neredeyse sevinçten ağlayacaktım. Hemen yataktan kalkıp oturma odasına doğru yürüdüm, beni_ bu saatte_ karşısında gören Elif oldukça sinir bozucu büyük bir kahkaha attıktan sonra " Duvara çöp sokmalıyım! Abla sen bu saatte kalkar mıydın kız?" Dedi. Sözlerine suratımı buruştururken omuzlarımı silkip uyku tutmadığını söyledim. Gerçekten de bu gece uykum bana küsmüştü fazla büyütülecek bir şey değildi yani, en kısa sürede çözüleceğinden emin olduğum küçük, minnacık bir sorundu sadece. Uyku sorunumdan daha büyük sorunlarım mevcuttu aslına bakarsanız mesela kız kardeşlerim gibi... " Ah! Tabii ki tutmaz, bu gün nişanlanıyorsun. Heyecandandır o." Diyen Elif bana takılıyordu kendince. Öyleydi! Gece boyu düşünmüştüm, içimde bulunan sorunlu kelebeklerim de beni yalnız bırakmamışlardı elbet. Yorulmak nedir bilmemiş sabaha kadar kanat çırpmışlardı eh onlar kanat çırptıkça ben de fena halde gıdıklanmıştım. Bizimkiler buna heyecan diyordu, ben ise sorunlu kelebekler.
" Olabilir." Diyerek kabullenmişlikle Elif'i onayladım, Berat'ı emziren Elif'in yanına doğru giderken beni gören annem " Nisa kızım erkencisin?" diyerek ima da bulunmuş olsa da duymazdan geldim. Zira bu iki manyak geldi geleli melek gibi Anneciğimi de kendilerine benzetmişlerdi. Nazlı sürekli laf sokuyor, Elif ona destek veriyor, annem ise gülerek tasdikliyor du. Ben ise utanmaktan yerin dibine giriyordum. Arada ' kızım annem şurada oturuyor, sizin bahsettiğiniz şeye bakın! Hiç mi su kalmadı yüzünüzde?' dediğim oluyordu ama annem onlara destek verirken ben ne desem boştu, yani pek aldırış eden yoktu desek daha doğru olur.
" Öyle Annem." Diyerek kısa bir tepki gösterdim. Uykusuz geçen gecemin ardından hiç biri ile uğraşacak halim yoktu. Neyse ki Nazlı hala kalkmamıştı, hamile olması sebebiyle uyku onu biraz fazla seviyordu, bu sayede ben de kafamı dinliyordum. Annem çay koymaya giderken ev ahalisini uyandırmak için uğraş vermeye de başlamıştı bile. Babam bu gün Pazar ve nişanlanıyor olmama rağmen yine gitmişti dükkana. Nasıl bir iş aşkıydı bu ya?
" Hasan, oğlum ablaları kaldır." Evin en küçüğü olan kardeşim Hasan her zamanki gibi sabahın köründe kalkmış televizyonu ele geçirerek çizgi filmini izliyordu isyankar bir ses ile anneme itiraz etti.
" Yaw anne kızların ben çağırınca kızıyorlar. Bana ne, ben çağırmam!" diyerek. Haklıydı, normal zamanda beni çağırdığında defolup gitmesini kalkarsam onu geberteceğimi bile söylüyordum. Esra'nın ise benim kadar insaflı davrandığı söylenemezdi tekme tokat mutlaka bir şekilde vuruyordu garibim çocuğa. Bu da sabahları bizim evin kızlarına dokunulmaması gerektiğinin bir nevi kanıtıydı.
" Bir şey yapamazlar, Nazlı ile Esra ablanı çağır, annem çağırıyor kalkmalıymışsınız kahvaltı hazırmış de." Diyerek Hasan'ın isyanını ' Arkanda dağ gibi anan var oğlum senin.' Der gibi konuşup bastırırken annem. Evin şamar oğlanı olan küçük kardeşim başına gelecekleri bile, bile el mahkum ofyala poflaya gitti bizimkileri uyandırmaya.
Evin tek erkek evladı ve en küçüğü olmasına rağmen Hasan hep ezilen taraf olmuştu, ne annem şımartmıştı onu ne babam eh anlaşılacağı üzere nede ablaları. Genelde iyi geçinemesek de o bizim evin neşesi gibiydi. Ne yaparsak yapalım onu çok sevdiğimiz aşikardı. Bizim sevme şeklimiz buydu sadece(!)
Berat'ın annesini emerken çıkardığı sesi dinledim bir süre, ne kadar güzeldi, şu dünyada çocuklardan daha güzel ne vardı acaba? Ben Berat'ın nefesleri ile içimde huzur mest olmuşken " Lan kes sesini, defol git daha erken!" diye bağıran Esra ortamın bütün büyüsünü bozmuştu. Hasan boş durur mu karşılığını vermişti elbette.
" Geri zekalı Annem çağırıyor. Yoksa meraklı değilim ben de senin çirkin suratına, cırtlak sesine." Demiş evimiz yine maaile eski halini almıştı. Neyse ki, kıyamet kopmadan evvel annem Hasan'ın imdadına yetişmiş " Esra kalk çabuk! Bu gün nişan var yatma zamanı değil." Demişti.
" Günaydın gençler! Günaydın gelin hanım." Diyen Nazlı benim için yine, yeni muhteşem bir günün daha başladığını haber verir gibiydi. Onun konuşmasına müsaade etmeden ilk mevzu ben açtım. " Bacım sen hamilesin, niye kalktın? Bak senin uykuya ihtiyacın var ben seni nişan vakti kaldırırım hadi git biraz daha uyu sen." Dedim maksadım konuyu gelin olma mevzusundan uzaklaştırmaktı elbette.
" Hayatta olmaz abla! Bu gün büyük gün, anca hazırlanırız biliyorsun ki bu gün biricik ablam, yani sen nişanlanıyorsun." Diyerek kahkaha atan Nazlı'nın sesi benim bu konuda ne kadar başarısız olduğumu anlatır nitelikteydi.
' Sabah, sabah bu nedir ya!'
Nazlı'ya cevap vermeyip Elif den Berat'ı istedim. Kucağıma verdiğinde minik yüzünü elimle yoklayıp aklıma kazıdığım çehresini okşadım. Minicik ağzı, minik burnu tek kelimeyle mükemmeldi. Elif bana benzediğini söylüyor ama ben kendimin neye benzediğini bilmediğim için pek bir faydası dokunmuyordu. Minik yanaklarını öperken ben, Berat saçlarımı minnacık elleri arasına almış kendine doğru çekiyordu. Olmayan dişleri ile alnımı ısırıyor, bu sırada abuk, sabuk ama kulağa inanılmaz tatlı gelen sesler çıkarıyordu. Epeyce bir süre biricik yeğenim ile oynadım. Fark ettiğim bir şey vardı bebekler insana heyecan da dahil olmak üzere her şeyi unutturabiliyorlardı. Şu dünyada mucize diye bir şey varsa onun adı bebeklerdi işte.
Biraz curcunalı, bol sohbetli, fazla eğlenceli bir sabah kahvaltısı sonrası dün zaten temizlenmiş olan ev yeniden elden geçirildi. Saatler geçmek bilmiyordu sanki en son dokunduğumdan bu yana sadece on dakika gibi kısacık bir zaman geçmişti. Sevgi hanım aramış annem ile nişan konusunda birkaç şey paylaşmıştı ve öğle sonu saat 14:00 de kuaför için Aziz ve Sinem'in beni almaya geleceklerini söylemişti. Bu sırada çevre iller, köyler ve Kahramanmaraş merkezden gelen akrabalar da bir, bir evi doldurmaya başlamışlardı. Ev daha fazla kalabalık olmadan bir an evvel gitmek istiyordum, bunalmıştım sanki, yada sabırsızlık mı denir buna bilmiyorum ama gitmek istiyordum işte.
Elimden bir şey gelmeyip gidemeyince beklemeye devam edip gelen misafirler ile sohbet ettim ama içimde uçuşan kelebekler yine çıldırmış gibiydi. Bir o yana bir bu yana kanat çırpıyor beni her zamankinden daha fazla gıdıklıyor dışarıya çıkmak için uğraş veriyorlardı. Ama bu defa başarılı olma olasılıkları olduğunu düşünmeye başlamıştım çünkü bir tık daha güçlüydüler bu kez.
Saat 13:00 olduğunda Nazlı ve Elif gelip hazırlanmam gerektiğini söyleyerek beni babamın halasının kollarından çekip aldılar. Döndü hala pek bir severdi beni, öyle ki ne zaman beni görse bağrına basar orada uzunca bir süre kalmamı sağlardı. Çocukken de böyleydi bu, büyüdüm hala böyle bazı şeyler hiç değişmez ya hani. Döndü halanın bana olan sevgisi o hiç değişmeyenlerdendi işte. Gülümseyip " Görüşürüz hala." Diyerek giyinmek için odama yöneldim.
Hazırlanmam fazla uzun sürmedi bu defa çünkü makyaj ve nişan kıyafeti kuaförde hallolacaktı. Kot pantolon tişört ve hırka giydikten sonra hazırdım. İçeriye tekrar dönüp yeni gelmiş olan misafirlere hoş geldin edip lanet bekleyişe boyun eğmeye devam ettim. Çok bir şey kalmamıştı sanırım yarım saatten az bir süre sonra Aziz ve Sinem geleceklerdi.
Ellerim ve bacaklarım yine istem dışı titremeye başlarken kafamı dağıtmak için akrabalar ile sohbet etmeye karar verdim. Ben kendimi bu sohbete nasıl kaptırdıysam artık kapının çalma sesini duymamıştım. Belki de sohbete değil de Aziz'i düşünmeye fazla kaptırmıştım kendimi kim bilir? Nazlı gelip geldiklerini haber verdiğinde ellerim ve bacaklarıma hakim olabilmek için oldukça büyük savaş içindeydim. Kalkıp onunla birlikte kapıya doğru ilerledim, onlar her şeyi ayarlamışlardı zaten çantamı dahi almama gerek yoktu bu defa. Sinem beni görür görmez kocaman bir sarılma ile karşıladı.- sanki daha dün görüşmemişiz gibi. - yine arabada ön koltuğa oturtuldum, sebebini bilmiyordum ama Aziz'in orada olduğunu bilmek bile yetiyordu yanaklarımın alev alması için. Ama alışabilirdim, daha doğrusu alışmalıydım.
" Merhaba nasılsınız?" Aziz yine aynı şekilde sormuştu sorusunu. Bana özel olmayan gelişi güzel ortaya attığı sorusunu! Bu defa Nazlı'nın yanı sıra ben de cevap verdim.
" Teşekkürler." Trip attığım anlaşılmasın diye küçük bir tebessüm de eklemiştim yanına. Hayır, ilk ' nasılsın ' sorunu bana sorması gerekmiyor mu bunun?
" Güzel. Dedi Aziz. Sadece güzel.
Arabayı çalıştırdı ve yarım saat sonra bizi kuaförün önünde indirip kendide hazırlanacağını iki saat sonra dönüp bizi alacağını söyleyerek gitti.
Aziz gider gitmez derin bir nefes çektim içime, neden hep böyle oluyordum ki ben? O yanımda olunca içimde tarifi olmayan hisler baş gösterirken, o gidince burukluk kaplıyordu dört bir yanımı? Neden eksik hissediyordum ki gereğinden fazla? Aklıma cevabını veremediğim sorular dolarken aldığım nefesi kırık bir şekilde dışarıya verdim. Ne önemi vardı ki sanki? Düşüncelerden kendimi uzaklaştırıp yanımda mutluluktan adeta havaya uçan muhteşem ikiyle odaklandım. Evet, kesinlikle böylesi daha iyiydi. En azından Aziz yada ben den daha fazla mutlu olan insanlar vardı. Nazlı ve Sinem beni kuaföre soktuktan yaklaşık iki saat sonra ben hala sessizce kuaföre yapması gereken şeyleri anlatan, yer, yer yaptığı şeyleri beğenmeyip baştan yaptıran Nazlı ve Sinem'i dinliyor ne derlerse onu yapıyordum. Anlayacağınız modum yine kurbanlık koyun modu idi. Kıyafetimi giymiştim.
Tek omuz askılı tuvalet idi. Rengi bordo kırmızıymış, bana bir nişan için oldukça abartılı gelse de Nazlı ile Sinem bir de kardeşimin dediğine göre Aziz oldukça yakıştırmışlar. Eteği kabarık ve küçük parlak taşlarla süslüymüş, kemer kısmında ise ideal büyüklükte bir çiçek duruyormuş, muhteşem ikiliye göre ' Mükemmel' bana göre ise içinde isilik olacağım elbisenin üzerine. Saclarımı dağınık topuz yaptırmışlardı yani abartmak ta sınır tanımamaya niyet etmişlerdi belli ki. Yaptırdıkları makyajı ise dile getirmek bile istemiyorum, kendimi berbat hissetmeme neden olan ilk şey değildi belki ama son şey o olmuştu. Yüzüne gözüne bunca şey sürülen bir insandan iyi hissetmesini nasıl bekleyebilirdiniz ki? Yüzüm bildiğin bedenime ağır geliyordu. Tabii Nazlı ve Sinem'e göre kesinlikle mükemmel, hatta kusursuz olmuştu. Bu yüzdendi ses çıkaramayışım. Bir köre topuklu ayakkabı giydiren iki zihniyetten bahsediyoruz sonuçta.
Her şey bitip tamamı ile hazır olabilmiştik sonunda, Aziz yaklaşık yarım saat önce bütün işlerini hallederek gelmiş aşağıda bizi bekliyordu. Sonunda kuaförden çıkabileceğimize karar veren Sinem eşyaları alması için ağbisini çağırdı. Aziz kapıyı çaldığında Sinem kuaförün elemanına fırsat vermeden kapıya koşup açtı. Bu sırada Nazlı da koluma girmiş beni çıkışa doğru götürüyordu.
" Ağbi! Çok yakışıklı olmuşsun." Sinem ağbisine iltifat ederken benim ayağımda bulunan ayakkabılar tökezlememe neden olmuştu. Ya da o anki heyecanım bilemiyorum. Nazlı'nın beni tutmasına minnet duyarak kolumda bulunan elini sıkıca kavradım şu an yirmi altı yıldır hiç duymadığım kadar çok desteğe ihtiyaç duyuyordum çünkü. Kapıya yaklaştığımızda Sinem den eşyaları isteyen Aziz'e, onun verdiği cevabı duyunca saniyelik de olsa kalp krizi geçirdim. Ve kalbim atmayı bıraktı.
" Damat bey, eşyaları biz alırız. Sen gelin hanımla ilgilen lütfen." Bizim muhteşem ikili kıkırdayadursun ben ne yapacağımı gerçekten şaşırmıştım. Aziz'in ne durumda olduğunu bilmiyordum ama benim cenaze namazım için sela vermeye başlayabilirlerdi. Düşünün! Ellerim titremeyi unutmuştu, kalbim atmayı, bedenim nefes almayı unutmuş kas katı kesilmişti. Kısacası şu an ben de hayat belirtisi izi bulmak mümkün değildi. Ayakkabısının çıkardığı adım seslerinden anlayabiliyordum bana doğru geldiğini, ama sadece anlamakla kalıyordum gerisi yoktu, gerisi boştu, gerisi boşluktu...
Aziz elimi nazik bir hareketle tutup koluna girmemi sağladığında ancak kendine gelebilişti bünyem. Lakin bir fark vardı, her şey aşırı hızlıydı bu defa da, kalbim, titremeler, nefes alıp verişim...
' Sakin olmayı dene Nisa' kendime verdiğim direktifler bir işe yaramazken kendimi toparlamak için içimde koca bir savaş verip sonunda gazi bir şekilde başarılı oldum. Onun nezaketine eşlik etmek istercesine yavaşça koluna girip çok sıkmamak için elimden geleni yaptım. Çünkü şuan sıkı, sıkı tutunacak bir şeye deliler gibi ihtiyacım vardı.
" Gidelim mi?" Aziz nazik çıkan sesi ile sorusunu sorarken ben ne diyeceğimi? Ne yapacağımı? Nasıl yapacağımı yada nasıl yapmam gerektiğini düşünüyordum. 'Ya düşersem?' korkusu bütün bedenimi ele geçirirken ayaklarıma düzgün yürümeleri için komut verdim. Umarım dinlerlerdi çünkü dinlemezler ise gerçekten kötünün de kötüsünde hissedeceğimden emindim. Dişlerimi göstermeden gülümsedim ve başımı hafifçe öne doğru eğdim. Zira şu an için tek yapabildiğim şey buydu!
Aziz'in kolunda - birkaç kere tökezleyerek- arabaya ulaştım, yanaklarım biri dokunsa dokunduğu eli yakacak kıvamdaydı. Utancım ve içimdeki kelebekler tavan yapmış durumdaydı. Bu defa elbiseyi bahane edip arka koltuğa oturmayı başardığım için sevinerek başımı öne eğip orada, öyle kalmasını sağladım. Yine aciz hissediyordum, yine çaresiz, yine üzgün.
Aziz her tökezlememde kolunu sertleştirip bana destek olmuştu, diğer eli ile elime dokunduğu an ise tarifini bile veremeyeceğim bir his dalgasına tutulmuştum. Bir insanın dokunuşu bir insanı ne kadar etkileyebilirdi ki? Hiç konuşmamıştı, düşmemiştim belki ama düşsem bu kadar utanır mıydım acaba diye düşünür olmuştum. Birilerine muhtaç olmanın bu denli koyduğu olmamıştı hiç, nedendir bilmiyorum ama Aziz etrafımdayken tuhaf denecek kadar hem mutlu hem de hüzünlü oluyordum.
Aziz arabayı çalıştırıp nişanın yapılacağı salona doğru sürdü, başım aşağıda kendi karanlığımın en derinlerine gömülürken ben kız kardeşim bir şeyleri anlamış olacak ki bacaklarım üzerinde birleştirdiğim ellerimi sıkıca tutup fısıldadı.
" Ablam yapma böyle ne olur, emin ol sorun yok." Başımı hiç kaldırmadan yüzümü ona doğru çevirerek gözlerimi kapatıp açtım ' anladım' dercesine. Dudaklarımı birbirine bastırırken gırtlağıma oturan yumru can sıkıcı olmaya başlamıştı. Ağla diyordu o yumru, ağla da çıkıp gideyim buradan sen de rahatla, ben de ama ağla.
Abraya sessizlik hakim olurken yaklaşık yirmi dakika sonra varmıştık nişanın yapılacağı mekana. Önce Nazlı indi arabadan bana elini uzatmasını bekledim inebilmek için ve elimi kaldırıp uzattım.
Elimi Nazlı'nın elleri kadar yumuşak, lakin ona ait olmadığını anlamama yetecek büyüklükteki Aziz'in eli tutunca bir kere daha nefesimi tuttum. Elim elinin arasında zangırdamaya başlarken dizlerimin bağıda çözülmüştü, arabadan inip de yürümeyi gözüm kesmiyordu doğrusu, bu kadarı fazlaydı, yada bana fazla geliyordu. Beynim olan biteni idrak eder etmez kendime daha fazla aptal gibi görünmemem gerektiğini söyleyip tuttuğum nefesi yavaşça bıraktım. Aziz'in aptal olduğumu düşündüğüne yemin edebilirdim. Aptal olmayan hangi insan sırf eli elini tuttu diye bu denli titrerdi ki? Bıraktığım nefesin ardından çaktırmadan ortamda bulunan bütün havayı içime çekmişim gibi hissetmeme neden olan büyük bir nefes aldım. Nazlı'nın eteğimin açılma ihtimaline karşı tutmasıyla bir kere daha minnet duyarak olabildiğince dikkatli bir şekilde arabadan indim. Elim hala Aziz'in elindeydi, dokunuşu içimde ve bedenimde kor etkisi yaparken yanaklarım sanki daha fazla yanmalarını kaldırabilirmişim gibi biraz daha arttırdılar etkilerini bu normal miydi ki? Bunun neresi normal olabilirdi? Aziz elimi koluna girebileceğim şekilde beni yönlendirince içimde kopan fırtınalara rağmen itaat ettim. Koluna girdiğim de kuaförde olduğu gibi elini elimden çekeceğini düşünsem de Aziz bunu yapmadı elini elimin üzerinden bir milim bile oynatmazken beni kül etmeye niyeti olduğuna kanaat getirmiştim, yada ben eriyip bedenim sıvı olana kadar bunu yapmaya devam edecekti nasıl kaldırabilirdim ben o elin orada duran yakıcı sıcaklığını? Erimek üzereydim! Yada kül olup havaya uçmak! Bilerek yapma olasılığı olabilir miydi? Kolunu hafifçe gideceğimiz yöne doğru kaldırarak " Bu taraftan" dedi bir adım atarken, dikkatle ona ayak uydurmaya çalıştım, aynı zaman da tökezlememeye. " Sekiz adet basamak var inmemiz gereken." Elimin üzerin de duran eli ile elimi hafifçe sıkıp bu sözleri söylerken Aziz benim kaşlarım çatılmıştı. Aynı zaman da dudaklarımda beliren gülümseme ile oldukça tezat bir görüntü sergilediklerini görmesem de az çok tahmin edebiliyordum. Gülecek bir şey yoktu belki, yada şaşıracak ama oldukça fazla hoşuma gitmişti yardımcı olması, olabilmesi. Yüzümde duran gülümseme ve Aziz'in yardımları ile basamakları rahatlıkla indim, salonun gelin ve damat odasına gelinceye kadar düşmemeyi başarabilmiştim. Birkaç tökezleme olmuştu elbet ama o kadar kusur kadı kızında bile olurdu değil mi?
Nazlı ile Sinem bizi gelin damat odasına götüren görevliye bir şeyler tembihleyip içeriye, gelen misafirler ile ilgilenmeye gittiler. Odaya ulaştığımızda görevli kız elbisemin eteğini tutup oturmama yardım ederken Aziz de ben oturduktan sonra elimi bıraktı. Az önce kor ateşlerde yanan elim, bedenim şimdi kış karının ayazında kalmış gibi üşümüş, ürpermişti. Nasıl bir saçmalıktı ki bu? Nasıl mümkündü böyle bir şey. Yüzümde duran gülümseme geldiği gibi sessizce giderken bana kalan başımı eğip beklemek olmuştu. Görevli kız da odadan çıkınca Aziz ile baş başa kaldık. Koca bir sessizlik aramızda uzayıp giderken ben Aziz den bir kelime bekliyordum, şu üşümemi geçirecek küçücük bir kelime, içim titriyordu sanki. Sanki donuyordum da bir tek onun sıcaklığı ile ısınabilirdim. Ama yapmadı, ben orada başım yerde üşüyüp kıvranırken Aziz tek bir kelime bile etmedi. Kızmıştım o an, neden birileri yanımızda iken farklı, yalnızken farklı davranıyordu ki? Neden tam da her şey güzel olacak dediğim anda bütün kanatlarımı kırıp beni yerle bir ediyordu? Yumru gelip gırtlağımdaki yerini alırken dolan gözlerimden yaş akmasın diye dualar ediyordum. Kime ne açıklama yapabilirdim ki? Aziz benimle konuşmuyor diyerek ayaklarımı yere vursam, ağlasam ne faydası olurdu?
" Gelin hanım, damat bey. İçeriye girme vakti geldi." Görevlinin kulaklarımı dolduran sesi ile içime olabildiğince büyük bir nefes alıp sanki kendi başıma bu yabancı yerde bir yere gidebilirmişim gibi hızla ayağa kalktım. Umurumda değildi o an ne Aziz ne de ayağa kalkıp bana doğru gelen adımları. Ama acizliğim öyle bir avaz ile kendini hatırlattı ki gözlerimde biriken yaşları durdurabilmek için dudaklarımı ısırmam gerekti. Aziz gelip yumuşak bir şekilde yine elimi tutarken ben de nefesimi tuttum. Bu defa ne heyecandı sebebi, nede onun dokunuşu sadece ağlamamaktı derdim. Onun dokunuşu ile bir nefes daha alsam gözyaşlarımın çağlayacağını hissediyordum, bağıra, bağıra ağlayacağımı. Ben kendim ile cebelleşirken Aziz yine koluna girmemi sağladı, ben yine ona ayak uydururken odadan çıkmıştık, içimi kasıp kavuran hisler ise bir nebze rahatlamış değildi.
' Bırak!' diyordu şeytan alenen bağırarak. ' Bırak! Sen kim? Evlenmek sevilmek kim?'
" Bu taraftan." Şeytan içimde çığlıklar atadursun Aziz'in sesi ile ana odaklandım. Sanırım misafirlerin olduğu bölüme giren kapıya gelmiştik, kolu ile beni sağ tarafa yönlendirince ayak uydurup onun kolunda bir bilinmezlik içinde yürümeye devam ettim. Müzik sesi güçlenip kulaklarımı doldurduğunda mecburi bir gülümseme takınıp kimseye içimdeki şeytanı ve fırtınaları belli etmemeye çalıştım. Şu an ne kendimi rezil etmek bana bir fayda getirirdi ne ailemi. Bir şeyler yapacaksam da daha sonraya ertelemek zorundaydım. Kapıdan girdiğimiz de büyük bir alkış tufanına tutulduk, bu alkışın beni heyecandan ve hatta mutluluktan mest etmesi gerekiyordu değil mi? Ama öyle olmuyordu işte, kırılmıştı sanki kolum kanadım, şu an olan her şey oldukça sevimsiz, itici hatta boş geliyordu. Benimle konuşmaya bile tenezzül etmeyen bir adam ile neden nişanlanıyordum ki ben? Bu işin sonu neydi? Bu adamın sorunu neydi? En önemlisi benim suçum neydi? Velhasıl aklımda deli sorular Aziz'in kolunda girdim içeriye alkışlar eşliğinde ilerledik, nereye gittiğimizi bilmesem de beni yönlendiren yabancının kolunda yürümeye devam ettim. Yaklaşık on altı adımın sonunda Aziz durunca ben de durdum, Aziz yine nazikçe elimi kavrayıp hafifçe sıkarak omzuna götürdü. Elini belime usulca sararken kalbimin bir ' hop' ettiğini itiraf etmeliyim, az önce içimde bağıran şeytana dil çıkarma isteği duyuyordum ki çalan slow müzik ile bu hareketinin dans için yani mecburiyetten olduğunu anladım. Ne hop eden kalbim kalmıştı elimde, ne sevinen bir ben. Kafamın içinde düşünceler birbirini kovalarken elini belime dolayan Aziz'in sesi kulaklarımı, nefesi ise tenimi işgal etti. " Sorun ne?" nefesi değdiği yeri yakıp kavururken sesi kalbime dokunmuştu. Belimdeki eli beni kendine doğru çekerken ancak fark edebilmiştim dansa başlamam gerektiğini ve etrafımızda yığınla insan olduğunu. Ona cevap vermeden kuzenlerimle düğünlerde yaptığım gibi dans etmeye başladım. Sağa- sola. Sağa- sola sonra yine ve yine...
Alt dudağımı dişlerimin arasına almış ısırıyordum, başımı öne eğmiştim, aklımdan şimdi, şu an her şeyi dağıtmayı geçirmedim değil ama ailem aklıma gelince vazgeçtim, kendi rezil oluşum umurumda olmazdı da, onlara kıyamazdım be. Bir elim Aziz'in omzunda diğeri onun eli arasında bir süre dans ettik, benim bedenim dans eder gibi görünse de, aklım yığınla soru ile baş etmeye çalışıyordu. Aziz'in diğer elimi de omzuna koyup iki elini de belime solmasıyla ve yine nefesini tenimde hissetmemle kendime geldim. " Özür dilerim" neden özür dilemişti ki şimdi? Yoksa bu iş olmayacak deyip her şeyi bitirecekti de önce den özür dileme gereği mi duymuştu? Ben kendi kafamda senaryo üretirken onun nefesi kulak mememden başlayıp boynuma doğru bir kere daha süsledi tenimi.
" Seni üzecek bir şey mi yaptım?"
Ağzım şaşkınlıkla aralanırken Aziz'in aradaki mesafeyi kaldırmasına mı? Benden sırf üzüldüğüm için özür dilemesine mi? Yoksa tenimi okşayan nefesinin etkisine mi şaşırsam bilemedim. Sabahtan beri gözlerimde birikmiş akmak için fırsat arayan bir damla firar edip özgürlüğünü ilan ederken başımı aşağıya doğru olabildiğince eğip cevap vermekten kaçındım. Aziz'in belimde duran kollarını biraz sıkıp bana yaklaşarak aramızda sadece bir nefeslik mesafe bırakması ve burnunu boynuma doğru eğip nefesi ile yakmasıyla başımı kaldırıp acı ile kıvrandım resmen. " Söyle lütfen?" diyen Aziz gözümden akan damlayı tüy kadar hafif bir dokunuş ile silerken ben de omzunda duran ellerimi kıpırdatıp önce boynuna, ardından kulaklarına ulaşmayı başardım. Onu kendime doğru çekip kulağına içimde olanları söyledim. " Aklımı karıştırıyorsun." Aziz benden uzaklaştıktan sonra bir süre hiçbir şey söylemeden öylece bekledi. Bu sırada dans müziği de durmuştu. İçimin burkulmasını tarif edemesem de bir şeyi dile getirebilmiştim.
Evet, bu adam aklımı karıştırıyordu, bir öyle idi, sanki bir böyle. Bir yakındı bana kalbim kadar. Bir uzaktı yıldızlar kadar. Olmazdı böyle, olamazdı. Olmamalıydı....
HAYAL DÜNYAM SINIRSIZ...
AMA KUSURSUZ DEĞİL...
HATALARIM VARSA Kİ MUTLAKA VARDIR AF OLA.
BEGENMENİZ DİLEĞİ İLE. HADİ SELAMETLEEEEEE :D :D :D
OY VE YORUMLARINIZI BEKLİYORUM, FİKİRLERİNİZİ MUTLAKA BELİRTİN OLURMU ? SAYGİLAR :)