~🥀Yalancı Gözleri🥀~

1430 Words
"En büyük ihanet, düşmandan değil… 'sevdim' diyen birinin gidişinden gelir." *** Odamda, sırtımı yatağın başlığına yaslamıştım. Ayaklarımı karnıma çekmiş, kollarımı sımsıkı sarmıştım kendime. Sanki karnımın içindeki minicik varlığı koruyabilecek tek şey, kollarımdı. Sessizce ağlıyordum. Hıçkırıklarım bile içime akıyordu. Bebeğim ölmemişti... ama bir diğeri ölmüştü. Allah bana hem hayat vermişti, hem ölüm. Kazandığımın neşesini yaşayamıyordum çünkü kaybettiğimin yasını hala içimde taşıyordum. Gözyaşlarım, tek bir mutluluğun bile içinde barınamayacağı kadar acılıydı. Kapı tıklatıldı. Ardından Dalga Hanım içeri girdi. Daldığım cama bakmaya devam ettim. Onu görmek istemiyordum. "Zemheri..." dedi, sesi alışılmadık bir tondaydı. "Ben... üzgünüm ama sana söyleyemezdim. Eminim ki ağzından kaçırırdın dayanamayarak." O an kafam bir anlık boşaldı. Ardından bakışlarım, ok gibi saplandı gözlerine. Dişlerimi sıktım, öfkem gözlerimden taşmıştı. "Ne demek söyleyemezdim?! Ben sizin yüzünüzden sevdiğim adamı... çocuğumun katili ilan ettim!" Sesim çatlamıştı. "Ona öyle şeyler söyledim ki... o bakışını... hala unutamıyorum!" Karşımda bir anda gülümsedi. Kollarını göğsünde birleştirip, odanın ortasında dimdik durdu. Gözleri buz gibiydi. "Unutma, senin bir bebeğin daha öldü." "Ayrıca onu affetmek, ona dönmek için hala çabalıyorsun." dedi küçümser bir ifadeyle. İçimden fırtınalar geçse de sesim içime kaçmıştı. "Böyle bir çabam yok!" Kaşını kaldırdı. Soğukluğu, odanın duvarlarına çarpıp içime işledi. "Öyle mi?" dedi. "Bebek yokken de ondan kaçan sendin… ama yine ona dönende sendin. Koşa koşa hem de." Yanaşıp yüzüme eğildi. Sesi iğneleyiciydi. "Ben seni zorla buraya getirmedim Zemheri. Tutmuyorum da. Ben sadece... ondan kurtulman için sana fırsatlar sundum. Geleceğin tatlı gelmiş olacak ki, hepsini değerlendirdin. Şimdi beni mi suçluyorsun?!" Bir şey diyemedim. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Gözlerim doldu, başımı eğdim. "Üzgünüm... ben öyle demek istemedim." dedim titreyen bir sesle. Çünkü haklıydı. Beni buraya kimse zorla getirmemişti. Ben kaçmayı seçmiştim. "Kararsız insanlardan nefret ederim, Zemheri." Sözleri bıçak gibi indi içime. "Eğer buradaysan, sana düşen tek şey o adamı unutmak. Ama yok, ben onsuz yapamam diyorsan..." başıyla kapıyı işaret etti. "Kapı orada." Arkasını döndü ve öfkeyle çıktı odadan. Kapı kapanır kapanmaz, içimde bir şey koptu. O anda sesli ağlamaya başladım. Sessizce bastırdığım ne varsa döküldü. Çekdar'a gitmeyi... o kadar çok istiyordum ki. Koşup boynuna sarılmak, “Ben geldim,” demek… “Affet, her şeyi unutalım.” demek… Ama olmazdı. Kaç kez döndüm ona? Kaç kez elimden tutmasına izin verdim? Ve her seferinde aynı döngüde, daha da eksildik. Şimdi eğer bu odadaysam, bu kararı almışsam... Sadık kalmalıydım. Çünkü bu kez dönersem... dönüş yolum olmayacaktı. Ayağa kalktım. Ayaklarım titriyordu ama düşmedim. Banyonun ışığını yaktım. Serin fayansın üstüne çıplak ayakla bastım, buz gibiydi. Yüzümü yıkadım... ama içimdeki yangına değmiyordu su. Başımı kaldırıp aynaya baktım. Yüzüm oradaydı. Ama tanıdık değildi. Bir zamanlar aynaya bile bakamazdım ben. Kendimi çirkin sanırdım... eksik... yarım. Sonra o geldi. O, beni aynalara barıştırdı. "Güzelliğine bak Zemheri, herkes seni istiyor." demişti... Ama şimdi... Ben o aynaya bakarken gözlerimden değil, içimden utanıyordum. Ben... Ona dönmek istemiyordum. Çünkü onun gölgesinde yaşamak, bir yerden sonra boğuyordu insanı. Zor bir adamdı. Güçlüydü, evet... ama bir o kadar da keskin, bir o kadar da zalim. 10 yıl boyunca düşlerimde büyüttüğüm adamdan daha keskinmiş gerçekleri. Gözüm, banyodaki küçük kutuya kaydı. Makası gördüm. Titreyen elimle aldım. Bir süre baktım. ‘Geçmişe bakmak yok artık Zemheri,’ dedim kendime içten içe. ‘Geçmişe ait olan ne varsa, burada kalacak. Öyle biri ol ki... değil bir adamın, hiç kimsenin varlığına muhtaç olma!’ Aynaya baktım bir kez daha. Çekdar'ın elleri hep saçlarımdaydı. Uyurken bile... “Kesme, boyatma...” derdi. Severdi saçlarımı. Ben de severdim aslında. Ama artık... bu saçlar onun ellerini hatırlatıyordu bana. Her teline, bir anısı sinmişti. Ve saçlar... anıları tutar, kokuları saklar, geçmişi bırakmazdı. Titreyen ellerimle ilk tutamı tuttum. Makası dayadım. Bir saniye duraksadım. Sonra.... "Hadi Zemheri" dedim. "Yokluğu acıtacak... ama geçecek." İlk kesik... Makastan çıkan o tok ses... Sanki boğazımdaydı. Sanki bir parçamı kesiyordum. Saçlarım tutam tutam lavaboya düştü... Ama sanki saç değil, yıllar dökülüyordu. Her tutamda... bir gece, bir kucak, bir söz, bir umut... Her biri birer birer elimden aktı gitti. Ağlıyordum. Sessizce değil. Titreyerek, yutkunarak, boğularak. Ama devam ettim. Yarı saçım uzun, yarısı kısaydı. Saçımda yarım kalmışlık gibi, içimde de bir eksiklik vardı. Diğer yarısını da kestim. Bittiğinde... aynadaki ben, artık tanımadığım birine dönüşmüştü. Ama ilk kez... Tanımadığım biri olmaktan korkmadım. Çünkü biliyordum. O adamı unutmadan, ben olamazdım. *** Duştan çıkıp üzerimi giydiğimde, vücudum temizdi ama içim hala bulanıktı. Yine de... bir karar vermiştim. Bir ağırlık bırakmıştım ardımda. Ve bu sefer, geri adım atmayacaktım. Aşağıya indim. Sessizce. Salonun içine adım attığımda, hepsinin dikkati ya bilgisayara, ya tablete dağılmıştı. Üç gündür buradaydım ve tek yaptıkları iş… iş… iş. Beni fark etmediler, ta ki Ali’nin sesi yükselene kadar. "Vay vay!" dedi, sesindeki alayla hayranlık karışımıyla. Bakışlar bir anda bana döndü. Ama benim gözüm sadece bir kişiye kilitlenmişti, Dalga Hanım'a. Yüzü sertti. Soğuk bir dağ gibi... Ama altında bir yerlere gizlenmiş bir sıcaklık vardı. Ben görüyordum. Derin bir nefes aldım. Ve adım attım o soğuk bakışın içine. "Siz haklıydınız Dalga Hanım," dedim sakince. "Ve ben... kararımı artık gerçekten verdim." Sözler ağzımdan çıkarken içim yanıyordu. "Artık geri dönmek istemiyorum." Sözümün ardından bir şey oldu. Ali, bir anda yerinden kalktı ve hiç alışık olmadığım o sinir bozucu ciddiyetiyle arkamda belirdi. "Geri dönmek için çok geç zaten, küçük kız." dedi, kulağıma tıslayan bir sesle. "Bu eve adım atan, bir daha çıkamaz." İçim ürperdi. Nefesim kesildi bir an. Ama sonra Pusat Bey’in sesi girdi araya. "Kızı korkutma Ali. Geç otur." Ali gülümsedi alayla ve yerine döndü. Yüzümü döndürdüm Dalga Hanım’a. Beni gözleriyle süzüyordu. Ali konuştu tekrar. "Ee Zemheri... gitmek istemediğini saçlarını keserek mi ilan ettin?" "Evet... çünk–" Daha cümlemi bitiremeden Dalga Hanım devraldı sözü. "Çünkü saçlar anıları saklar, öyle değil mi? Bitirmeye güzel yerden başlamışsın." Sesinde takdir vardı. Hafifçe başımı eğdim. Bir kadın başka bir kadının acısını böyle okurdu işte. O anda Pusat Bey döndü ona. "Sen de kesmiştin." dedi. Dalga Hanım’ın yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. Geçmişlerinin çok sessiz ama çok kırık olduğunu ilk kez bu kadar net hissettim. Hepsinin gözünde... bir kaybetme korkusu vardı. "Geç otur, ayakta kalma," dedi Dalga Hanım. Oğuz’un yan tarafı boştu. Ama oraya gitmedim. Gidemezdim. "Ben bahçede biraz hava alacağım." deyip dışarı çıktım. Havuz başına geldiğimde gökyüzüne baktım. Yıldızlar susuyordu. Tıpkı ben gibi. Ama içimde bağıran bir şeyler vardı. Yanıma bir karartı yaklaştı. Bakmadan bildim. Oğuz. Ona baktığımda, sessizce İstanbul manzarasına bakıyordu. Sonra... dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadı. "Böyle daha güzelsin." Başımı eğdim. Benden hoşlandığını unutmamıştım elbette. Ama ne o hoşlantı beni ilgilendiriyordu... Ne de artık güzellik gibi kelimeler içimde bir yer buluyordu. Evet yakışıklıydı, güçlüydü, her kızın hayalini süsleyecek cinstendi ama ben Çekdar'dan vazgeçtim, aşkımdan değil. Oğuz derin bir nefes aldı. Sanki içinde bir zehir vardı da, kusmak istiyordu. "Hamileyken... hamile kalmışsın Zemheri. Zorla mı dokundu sana?" Boğazıma bir şey düğümlendi. Yutkundum. Utanarak ve zorlanarak, "H-hayır." dedim. Zorla değildi. Hiç bir şey zorla olmamıştı. Dudaklarında tuhaf bir gülümseme oluştu. Ne acıydı, ne alaycı. Belki de sadece... gerçeğin ifadesiydi. "Biraz daha büyüyüp güçlü bir kadın olduğunda... onun yanlış bir adam olduğunu anlayacaksın." Başımı hafifçe ona çevirdim. İçimde öfke yoktu, sadece yorgunlukla karışık bir inanç vardı. "Öğrenince ne olacak?" dedim. "Doğru adamı mı bulacağım?" Cebine ellerini soktu, yüzünü bana çevirdi. Kısık bir sesle, "Belki." dedi. Sonra hiçbir şey demeden içeri girdi. Arkasından bakmadım. Benim için doğru adam yoktu. Doğru hayat vardı artık... *** Çekdar'dan... Koğuşun rutubet kokan havasında, demir ranzaya oturmuş, dirseklerimi dizlerime yaslamıştım. Bir elimde yarısı yanmış bir sigara, dumanı ağır ağır tavana süzülüyordu. Gözlerim boşluğa dikilmişti ama içim huzursuzdu, geçmişten kalan bir sızı değil, susturduğum bir öfke... dinmeyen bir yankıydı. Kapı gürültüyle açıldığında başımı kaldırmadım. Savaş olduğunu biliyordum, telaşlı adımları yaklaştı, karşımdaki yatağa oturduğu an çöküşünü hissettim. Göz ucuyla baktım sadece. Tek kaşımı kaldırdım. Kim bilir ne haltlar öğrenmişti. "Büyük bir sorun var kardeşim." dedi. Elleri titriyordu, çenesindeki yeni çıkan sakalları huzursuzca ovuşturuyordu. "Neymiş o büyük sorun?" diye homurdandım. Sadece sesim konuşuyordu, içim çoktan susturulmuştu. Zemheri’nin gidişinden sonra bir daha neyin canımı acıtacağına karar verememiştim. Tek sorunum o'ydu. "Bıçak..." dedi boğuk bir sesle, "...polise verilmiş." İşte o an, içimde bir şeyin bıçak gibi saplandığını hissettim. Gözüm kıpırdamadı, dudaklarım oynamadı, ama içimden yükselen öfke... bir kafese hapsedilmiş yırtıcı gibi kükremeye başladı. Zemheri... Bunu da yaptı en sonunda! Gitmekle kalmadı... eline tutuşturduğum hayatımı kendi elleriyle yok etti. "Parmak izlerini taşıyor o bıçak." dedi Savaş. "Avukat... müebbet hapis cezası alabileceğini söyledi." Sigarayı iki parmağımın arasında yavaşça bastırdım önce, sonra avucumun içinde parçaladım. Ateşi derimi yakarken bile gözümü bile kırpmadım. Dumanla birlikte içimde bir volkan patladı. Dişlerimi sıktım. Çenemin kenarı seğirdi. Bir an... ayağa fırlamak, duvarları yumruklamak, birilerini boğmak istedim. Boğazıma kadar bir öfke dolmuştu. Savaş’a baktım. Ama gözümde onun yüzü değil, Zemheri’nin gözleri vardı. O sessiz, o masum... o yalancı gözleri. Aklımda bitirmiştim onu, şimdi yüreğimden de söküp atıyorum. Sevda dedikleri şey, bazen sadece bir ilüzyonmuş... Ben gözümle değil, kalbimle kör olmuşum. Onun varlığı bile yokluğundan daha sahteymiş... ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD