***
Ona dönerek, "Peki." dedim. Kısa ama yükü ağırdı o kelimenin. Adımlarım kendiliğinden ilerledi içeri, sanki ben değil de başka biri giriyordu o odaya. Koltuğa geçip oturdum.
Kapının kapanma sesi arkamdan geldi. Ama o ses bile... Tuhaf bir şekilde içimi titretti.
Çekdar hafifçe sırıtıyordu. O tanıdık, kendine güvenli edasıyla yanıma yaklaştı. Sakin ve emin hareketlerle karşımda otururken, orta sehpanın üzerindeki şişeyi aldı.
"İçer misiniz?" diye sordu, gözlerini kaçırmadan. Yutkundum. Bunu bile çekici yapıyordu.
"...Lütfen." dedim. Sesim, düşündüğümden daha yumuşaktı.
Kadehi doldururken ellerine takıldım. Sert ve güçlü ellerdi.
Ama ben... gözlerimi o ellerden, omuzlarına kayan damlalara, oradan da karın kaslarına çekiyordum durmadan.
Kırmızı ışık bedenini hem karanlık hem aydınlıkla sarmıştı. Bu oda neden bu kadar loş.
Hem evet, onu özledim. Yalan yok. Hem de her hâliyle... Yaradan bu adamı özene bezene yaratmış, yetmemiş bir de bana musallat etmiş. İçimden geçirirken bakışlarımın ona yapıştığını fark ettim.
Yuh Zemherî! Ne yapıyorsun sen? Gözlerinle adamı yedin resmen.
"Alev Hanım." Hala yabancı olduğum adımla seslenmesiyle irkildim. Kendime geldim.
Alt dudağım dişlerimin arasındaydı. İnanamıyorum! Hemen bıraktım, sanki suçüstü yakalanmışım gibi.
"Teşekkür ederim." deyip elinden kadehi aldım. Parmaklarımız temas etti anlık... Ama o bir an bile kıpırdamadı. Bense buzda yürür gibiydim. O hâlâ o haldeydi. Üstünde sadece beyaz bir havlu. Su damlaları hâlâ teninde... bakmak bile yangındı.
Hayır. Bu böyle olmayacak. Derin bir nefes alıp kendimi toparladım.
"Üstünüze bir şeyler alsanız sevinirim, Çekdar Bey."
Bunu söylerken sesim sakindi ama içimdeki fırtına susturulmuş bir çığlık gibiydi. Geriye yaslandı. O her zamanki gibi... sarsılmaz ve umursamaz hali. Kadehinden bir yudum aldı. Sonra gözlerini gözlerime dikti.
"Rahatsız mı oldunuz?" Hiç düşünmeden cevapladım. "Evet."
Çünkü ben kendimden rahatsızdım. Ona böyle bakıyor olmaktan... bu kadar etki altında kalıyor olmaktan. Ama o durmadı.
Bakışlarını içime çivilerken, sesi daha da derinleşti.
"Sizi rahatsız eden çıplak olmam mı... yoksa çıplak olanın ben olmam mı?"
İçim ürperdi. Bu adam... hala ne kadar tehlikeli olduğunu hatırlatmayı iyi biliyordu.
"Çünkü çalıştığın yerde tüm adamlar yarı çıplak zaten."
Yutkundum. Ona, geçmişi hatırlatacak tek kelime etmedim. Ne yaşadığımı… ne gördüğümü anlatmadım.
Boğazımı temizledim. Yut içindeki zehri. Yut ki zehirlemesin seni.
Dosyayı çantamdan çıkarıp uzattım.
"İş konuşacağımızdan sizi bu şekilde ciddiye alamıyorum. Yine de siz nasıl rahat ediyorsanız."
Sanki içimdeki Zemheri’yi susturmak için Alev konuşturuyordum. Sakince, mesafeli...
Ama gözlerim hala kaçıyordu ondan. Çünkü o bakıyordu.
Sanki her yanımı, her boşluğumu okuyordu da, gözlerimi bir kez daha çeksem içimdeki tüm yangını ortaya dökecekmişim gibi...
Beni tanımamıştır... değil mi? Tanımış olsaydı... şimdiye çoktan yüzü değişirdi.
O sert bakışlar, o keskin dil... birden buz gibi olurdu. Ama öyle bakmıyor. Tanımadı. Tanımamış olmalı.
Çünkü ben sadece adımı değiştirmedim. Saçlarımın rengi artık bakır kırmızısı, kaşlarımın formu başka birine ait.
Burnuma dolgu, çeneme keskin bir hat çizdirdim. Dudaklarım biraz daha belirgin artık.
Hepsi güzelleşmek için değil, yok olmak için. Bambaşka biri gibi görünmek için.
Zemheri’yi, o lanetli ismi, geçmişin ellerinde boğup gömmek için.
Ben sadece Alev’im artık. Ve öyle kalmak zorundayım.
Elimden aldığı dosyaya göz gezdirdi.
"Hangi çetede olduğunu bilmiyor musunuz? Burda üç dört çete var."
İçimde bir şey güldü ama gülüşüm dudaklarımdan çıktı. Alaycıydı, kendime bile.
"Düşman çoksa, seçenekte çok olur. Mallarınızı çalanlar muhtemelen bunlardan biri."
Yorum yapmadı. Gözleri dosyada dolaşırken ben kadehimden bir yudum aldım.
Boğazımı yakan alkol aşağı süzülürken, içimden bir dua ettim. Lütfen tanıma... tanıma... tanıma.
Ama sonra... dosyayı bir hareketle orta sehpanın üstüne fırlattı.
"Güzel, yarın hal ederiz." Cümlesi kısa ve netti.
Sanki “git artık” der gibiydi. İyi. Ben de gitmek istiyordum zaten. Ayağa kalktım.
Kadehi orta sehpaya bırakırken, gardımı yeniden kuşandım.
"Size gerek yok. Ben hallederim." Tonum serin, kontrollüydü. Kapıya yönelmiştim ki...
"Benden hoşlanmıyor gibisiniz?" dedi.
Sesinde yadırgayan bir ton yoktu. Daha çok sınayan bir merak, alttan alta meydan okuyan bir oyun gibi.
Yutkundum. Sertçe. Omzumun üzerinden başımı çevirdim. Bakışlarımı gözlerine çivilerken söyledim.
"Sadece sizden değil... erkeklerden hoşlanmıyorum."
Bu söz bir duvar gibi dikilmeliydi aramıza. Ama hayır. O, her zamanki gibi duvarlara gülen adamlardandı.
Sırıttı. Adım attı bana doğru. İçimdeki Zemheri titredi. Ama yüzüm hala Alev'di.
"Lezbiyen misiniz?" Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Gerçekten dediğimden bunu mu anladı? Ya da... sadece alay mı ediyordu?
Beni çözmeye çalıştığı o eski bakış... o hali yine gözlerinde parladı.
"Alemsiniz Çekdar Bey." dedim, bir kahkaha yerine iğne gibi sesimle. "Hayır, lezbiyen değilim. Sadece erkeklerden haz etmem pek."
Artık yüzümü tamamen ona döndüm. Kaçmayacaktım. Buna da alıştım. Savaşmadan gitmeyecektim.
Aramızda bir adım bile kalmamıştı. Beni yoklayan bakışları, tenime değmeden bedenimi okşuyordu sanki.
Ve ben... ayakta durduğuma şaşıyordum.
Çünkü bu kadar yakındı. Bu kadar tanıdık. Bu kadar yabancı.
İçimdeki fırtına sessizdi ama yıkıcıydı. Ve ben onu hala içimde susturmaya çalışıyordum.
"Yalnız bir kadınsınız." dedi. Sözleri o kadar sakin, o kadar kendinden emindi ki...
Sanki bu kelimeyi değil de içimi söyledi. Beni tanımıyordu, öyle sanıyordum.
Ama o an... sanki içimi okudu.
Aramızdaki mesafeyi de kapatı son adımla. Benim içimdeki dengeleri sarsan, nefesimi alıkoyan bir adımdı.
Ne yapıyordu bu adam? Bu kadar yaklaşmak... Bu kadar sormak... Bu kadar tehlikeli olmak... Bu kadar tanıdık hissettirmek... Nedendi?
"Erkeklere bu kadar uzaksanız, ihtiyaçlarınızı nasıl karşılıyorsunuz peki?"
Kalbim, göğüs kafesimden dışarı fırlayacak gibiydi. O ne demekti şimdi?
"İ...ihtiyaç?” dedim, ne dediğini anlamayarak.
Ama o sırada birden elimden kavradı. Sert, güçlü bir dokunuşla kendine çekti.
Her şey dondu. Zaman, nefesim, düşüncem... her şey.
Göğsüne çarptım istemsizce. Sanki duvara çarpmış gibiydim.
Sertti... soğuk değildi ama yakıcıydı.
Gözlerim büyüdü. Bir an kendimi onun kollarında, eski halimde, eski benliğimde buldum.
Zemheri... Kendinden nefret eden, ama ona hala zaafı olan kadın.
Eli yanağıma uzandı. Parmak uçları, yavaşça yüzümde gezindi. Nefesim yeniden tutuldu. Ama bu kez korkudan değil.
Dudaklarıma dokundu. Hafifçe, çok hafifçe... ama içime işleyen bir hisle.
Ve sonra kulağıma eğildi. Nefesinin sıcaklığı yanağımı yaktı.
Sesi... o sesi... o lanetli sesi. Direkt kalbime indi.
"Cinsel ihtiyaçlarını kast etmiştim... Alev Hanım."
İsmimi öyle bir tonda söyledi ki... sanki adımı değil de, arzularımı fısıldadı.
Sesinin içindeki o ipeksi tehdit, beni benden almaya yeminliydi sanki.
İçimdeki boşluğa indi o cümle. Korktum. Ama bir yanım da... kıpırdadı.
Sanki yıllardır bastırdığım bir dürtü,
Tek bir sözcükle uyanmaya hazır bekliyormuş gibi.
Ben bu adamdan kaçtım. Ama kalbim... hala onun adımlarında tökezliyordu.
Bir dakika. Şimdi kafama dank etti. Şu anda... beni değil, Alev’i mi arzuluyordu bu adam?
Yani... Zemherî’yi unutmuş muydu? Boğazıma bir yumru oturdu.
İçimde bir ses bağırmaya başladı. Yerine kimleri koydu? Ben yokken... kaç tene dokundu?
Sorular beynime üşüştü. Hepsi zehirli. Hepsi delici. Ve hepsi... cevapsız.
Ama öylece duramazdım. Öylece bakamazdım yüzüne, sanki her şey yolundaymış gibi.
İçimde birden doğan bir cesaretle ve buhar gibi yükselen sinirle, elleri hâlâ bedenimdeyken, ben de onun omuzlarına iki elimi yasladım. Bakışları gözlerime kilitlenmişti. Hiç kaçmadı.
Sesim soğuk bir iğne gibiydi ama bir o kadar da cilveli. "Güzel yerden yakaladınız." Alayla söyledim bunu.
Ama içim... İçim titriyordu.
O ise, yüzünde o sinsi sükûnetle, kemikli soğuk elini bacağıma indirdi. Boyun eğdiğimi sanırken, parmakları yavaşça tenimde gezindi.
Ve ben... bastırdım. İçimdeki yangını bastırdım. Ayağa kalkan duygularımı geri ittim. Çünkü bunlar onun dokunuşuyla alevlenmemeliydi.
Ama sonra... bana söylese içimi eritecek ama başka kadına dediği için iğrenç gelen o cümle döküldü dudaklarından.
"Bu gecenizi çalmak isterim." İşte o an... sinir sistemim çöktü.
Gözümün önünde Zemheri'ye değil de, Alev adında bir kadına yürüyordu. Koşuyordu hatta!
Şerefsiz adam! Senin yokluğunda... elime erkek eli bile değmedi be!
Ama sen... sen şimdi bu halinle, beni başka bir kadın sanıp, o kadına göz dikiyorsun.
Gülümsedim. Ama içim paramparça. Omuzlarındaki ellerimi yavaşça aşağıya kaydırdım.
Avuç içlerim, sert kaslarına sürtündü.
Gözlerinin içine baktım. Derin, delici bir tutkuyla... ama içinde buz saklıydı.
"İsterdim..." dedim ve sesim birden alayla karıştı. "Ama üzgünüm. Sabah yeterince çaldırdım.”
Son kelimemle beraber, omzundan ittim onu. Sertçe. Bir sınır çizerek.
Ve ardıma bile bakmadan, topuklarımın sesi gibi sert adımlarla, odayı terk ettim.
Ben unutulacak bir kadın değilim, hele ki eskisi gibi hiç değilim. Beni ölü sayanları, dirimle yakarım..!
***