~🥀Beni metresi olarak mı kullandı?!🥀~

1470 Words
*** Göz kapaklarımı araladığımda, odanın içini dolduran güneş ışığı bir alarm misali önce aynaya, sonra gözlerimin ta içine vuruyordu. Sanki batmadan önce beni uyandırmak ister gibiydi. Başımı kaldırıp saate baktığımda ibreler 19.02’yi gösteriyordu. "Ayyy!" dedim kendi kendime, panikle. İşimi unuttum ben! Evet, işim... Geçimimi, bir mekanda şarkı söyleyerek sağlıyordum. Dalga’dan asla para almak istemezdim; beni kurtararak zaten yapabilecekleri en büyük yardımı yapmışlardı. Hem, bu işte güzel kazanç vardı. Sırf beni dinlemek için gelen insanlar bile oluyordu. Hayatım sadece çeteden ibaret değildi. Zaten çete için çalışmıyordum; Dalga, ileride avukat olacağım için olayları kıvrak zekayla çözmeyi öğreneyim diye arada adamlara eşlik etmemi isterdi. Yerimden aniden doğrulduğumda, kasıklarıma saplanan ağrı zihnimi bir anda geceye götürdü. Dişlerim dudağımı sıktı o anın hatırasıyla. Ah, gerzek kız... Neden bu kadar çabuk yelkenleri suya indirdin ona? Çok erkendi, hem de fazlasıyla... Ama biliyordum, onu affetmekten başka çarem yoktu. Çünkü Kumsal hızla büyüyordu. Onun ilk adımlarını, ilk heyecanlarını görmeliydi babası. Çünkü Çekdar, Karan’ın ilklerini görememişti; bu yüzden babalık hissini tam anlamıyla hiç tadamamıştı. Ona bu kez izin vermeliydim, bilmeye hakkı vardı. Bu akşam öğrenecekti. Beni azarlayacak, bağıracak belki... ama sonunda affedecekti. Buna inanıyordum. Elbise dolabımı hızla araladım. Göz gezdirdiğimde, aldığımdan beri giymediğim kiremit rengi saten elbiseye gözüm takıldı. Ani bir kararla çektim ve üzerime geçirdim. Saçlarıma da hızlıca maşa atıp dalgalar verdim, aceleyle bitirdim. Takılarımı takıp, doğal bir makyaj yapıp aynaya baktığımda hazırdım, ama kalbim darmadağınıktı. İçimde tuhaf bir heyecan vardı. Çekdar’ın beni istemeye geldikleri ilk günkü heyecana benziyordu bu. Ama aynı zamanda içimi kemiren, nereden geldiğini bilmediğim bir korku vardı. Sanki hayatım bir kez daha altüst olacak gibiydi. Oysa bunun için hiçbir sebep yoktu. Telefonum titredi. Bildirime baktım. Oğuz’dan gelmişti. — “Kumsal neden Suna’yla beraber Ali’nin evinde ve Çekdar neden gece evindeydi Zemheri? Delirtecek misin adamı?!” Mesajın şokunu atlatamadan bir diğeri düştü ekrana: — “Pişman olacaksın, niyetini bile bilmiyorsun.” Sinirim kabardı. Hızla yazmaya başladım: — “O benim kızımın babası Oğuz. Affetmekten başka çarem yok. Onu kızından mahrum bırakamam!” Gönderdiğim gibi görüldü oldu. Hemen ardından cevap geldi: — “Evet, kızının babası ama senin hiçbir şeyin değil. Kızını teslim et, kendini değil! Yaptıklarını unuttuysan dön de bir aynadaki haline bak.” Telefonu elimde sıktım. Haklıydı... gerçekten haklıydı. Çekdar benim hiçbir şeyim değildi. Ama kalbime söz geçiremezdim. Onu hala delicesine sevdiğimi inkar edemezdim. Derin bir nefes aldım. Aynada yüzümdeki çizgilere baktım. Artık eski ben değildim. Son kez gözlerimi yumup, makyaj pufundan kalktım. Topuklularımı giydim. Nereye gittiğimi, beni neyin beklediğini bilmiyordum... ama kalbim çoktan kararını vermişti. *** Çekdar'dan... Nazya’nın kaldığı otelin kapısında durduğumda, kapıyı tıklatıp bekledim. Açıldığında yüzüne şöyle bir baktım; belli ki buranın havası iyi gelmişti ona. Daha toparlanmış gibiydi. "Buyur ağam." deyip çekilince, içeri girdim. Yatağın üstünde minik prensesi gördüğümde, elimdeki elbiseyle ayakkabıyı yatağın üzerine bırakıp, onu kucağıma aldım. Ona fazlasıyla alışmıştım. "Küçük prensesim uyanmış mı?" diye fısıldadım. Küçük burnundan öptüğümde, kokusunu içime çektim. Zemheri’yle bebeğimiz yaşasaydı... babasının prensesi o olacaktı. Ama kader bana bu minicik elleri tutmayı nasip etmişti. Nazya’nın sesi, düşüncelerimden çekip aldı "Bu elbise ne için ağam?" Bir an neden geldiğimi unutmuştum. "Bir davete gideceğiz. Bunu giyeceksin. Bebeğe bakması için de bir bakıcı tuttum." Sesim sertti, tam itiraz edecekken, bastırdım. "Hadi Nazya, ikiletme." Çekine çekine elbiseyi ve ayakkabıyı alıp, banyoya geçti. Ben de küçük Nazlı’yla beraber oturdum. Minik elleriyle, baş parmağıma tutup sıkıca kavradığında, istemsizce gülümsedim. "Nasılda güçlü babasının kızı." Yüzüme gülümseyip, anlamsız sesler çıkardığında yanağını öptüm. Gerçek babası değildim belki ama ona ölene dek babalık etmeye yemin etmiştim. Onun hiç bir suçu yoktu. Kaybettiğim bebeğin yerini dolduramazdı, ama en azından içimdeki boşluğa biraz merhem oluyordu. Banyo kapısı açıldığında, Nazya’yı baştan aşağı süzdüm. Kabul etmek gerekir; kalbim ve aklım Zemheri’de olmasa, hayır diyemeyeceğim bir güzelliği vardı. "Güzel olmuşsun." dedim. Utanıp saçını kulağının arkasına attı. "Sağ ol ağam." Kapı tıklandığında, kucağımdaki Nazlı’yla beraber açtım. Karşımda duran iki genç kadına bakınca, biri gülümsedi. "Merhaba Çekdar Bey, kızınızı almaya geldik." Nazya hemen bebek çantasını uzattı, ben de Nazlı’yı dikkatle teslim ettim. Konuşurken, sesim sertleşti. "Kızımın tırnağı kırılsa sizden bilirim!" Bir an geri çekildiler, ardından "İyi eğlenceler." deyip uzaklaştılar. Nazya endişeli gözlerle bana döndü. "Bir şey olmaz değil mi ağam?" Başımı hızla salladım. "Olmaz." deyip kapıyı kapatıp, ona doğru adım atıp asıl meseleyi hatırlattım. "Davette ne dersem o. Gerçek karım gibi davranacaksın, en ufak hatanı istemiyorum." Başını eğip onayladı. Cebimden çıkardığım yüzüğü parmağına geçirirken, gözlerine baktım. "Şimdi yapacağım şey için üzgünüm." Onu kendime aniden çekip, başımı boynuna gömdüm. Dudaklarım tek bir noktayı emip iz bırakırken, itiraz edip omuzlarımdan itmeye çalıştı. Dinlemedim. Ta ki işim bitene kadar. Geri çekildiğimde öfkeden nefes nefes kalmıştı. "Ne yapıyorsun sen?!" diye bağırdı. "Gerekliydi." dedim soğuk bir sesle, dudaklarımı sildim. İçimden geçeni söyleyemiyordum. Ulan... hiçbir kadının teni Zemherî’nin ki kadar tatlı değildi. Başıma bela oldu, hem de her şeyiyle. Nazya boynundaki mora öfkeyle dokundu. Benim içinse o morluk bir kalkan, bir işaretti. Amacıma ulaşmıştım. Tam banyoya gidecekken, "Nereye gidiyorsun?" dedim. "Kapatacağım ağam." Elini hızla tutup çektim. "Kapat diye yapmadım." Otelin kapısından onunla birlikte çıktığımda ciğerlerime dolan havayı derin derin çektim. Sanki nefes aldıkça içimdeki öfke biraz daha alevleniyordu. Belki yapacağım şey, bu hayatta işlediğim en büyük yanlış olacaktı... ama aynı zamanda en çok istediğim şey de buydu. İhanetinin bedelini ödemesini görmek. Her zerresiyle bana ihanetinin acısını hatırlatayacak, ben de bunu zevkle izlemekten geri durmayacaktım. Tüm cefasını, tüm fırtınasını çekmeye razıydım. Yeter ki gözlerime bakıp söylediği o sahte sözlerin ağırlığını iliklerinde hissetsin. “10 yıldır seni seviyorum” dediği yalanlarını bu gün benden değil, kendi kalbinin çığlığından duysun. *** Zemheri'den... Tuğra amca yine düşünceli davranmıştı; daveti, şarkı söylediğim meyhanede ayarlamıştı. İçten içe gülümsedim. Bu adamın ince düşüncelerine bayılıyordum. Babamdan görmediğim emeği ondan görmüştüm yıllardır. Dalga gerçekten şanslıydı, onun gibi bir babaya sahip olmak paha biçilmezdi. Kapıdan içeri adım attığımda, bana gülümseyip selam verenler oldu. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Bak hele Zemheri, dedim içimden, kendi çapında tanınıyorsun artık. Bu da bir şeydi. Bizimkilerin oturduğu masaya yöneldim. Dalga, Pusat, Ali ve Tuğra amca oradaydı. Bir tek Oğuz yoktu. Demek ki gelmeyecekti. "Vay anasını, yıldız mı düştü?" diyen Ali’ye tebessüm ederken gözlerimi Tuğra amcaya çevirdim. "Sağ ol patron. Davet başka yerde olsaydı işten kovulmuştum." dedim. O da kadehini centilmence kaldırıp, "Her zaman, güzel kızım." diye karşılık verdi. Küçük bir ego ile gülümsedim. "Neyse, siz eğlenin. Benim sahnem var." "Yak ortalığı Alev Hatun." diyen Ali’ye başımla selam verdim, onayladım ve kulise doğru ilerledim. Aynanın karşısına geçtiğimde kendime şöyle bir baktım. Gerçekten fena değildim. Ama Çekdar hâlâ ortalarda yoktu. Hem bana gel diyor, hem kendi yok. Şaka gibisin Çekdar. Derin bir nefes alıp kulisten çıktım, sahneye adımımı attığım anda mekanı alkış tufanı sardı. O an boğazımda bir düğüm hissettim. Çünkü ilk çıktığım zamanı hatırladım. Bir kişi bile alkışlamamıştı. Hatta bakışları, “Bu da kim?” der gibiydi. Ama şimdi... başarmıştım. İyi iş çıkardın Zemheri. dedim kendime. Ama bu daha başlangıçtı. Asıl sınavım avukat olduğumda başlayacaktı. İşte o zaman başarım gerçek bir anlam kazanacaktı. Şarkı listesine göz attım. Bugün neredeyse hepsi istek şarkılardan oluşuyordu. Mekanın müşterisi belli: mafya babaları, ağalar… Çoğu dertliydi, çoğu efkarlı. Ve mekanın patronu da buna ayak uyduruyordu. Listeye bakınca arabesk ağırlıklı bir gece olacağı belliydi. Neyse ki hepsini biliyordum. İlk şarkım, en sevdiğimden seçilmişti: Aynur Haşhaş’tan “O Yar Gelir”. Tabureye oturup mikrofonu düzelttim, dudaklarıma sahte bir tebessüm iliştirdim. "Herkese iyi ve eğlenceli bir akşam dilerim.” dediğimde, orkestranın girişiyle bekledim, nefesimi tuttum ve başladım. "Evlerine vara gelede usandım yar yar Usandım yar yar Usandım" Gözlerim kapalı, sadece şarkının ritminde sallanıyordum. Ama sevdiğim yere yaklaşırken gözlerimi açtım... ve o an dünya önümde paramparça oldu. Çekdar... Mekanın kapısından içeri giriyordu. Ama yalnız değildi, yanında Nazya vardı. Gözlerim kelepçelenmiş ellerine kaydı. Sıkıca, sahiplenircesine tutuyordu. Daha önce elimi tutmadığı gibi tutuyordu hem de... Sanki boğazıma görünmez bir ip dolandı. Sesim titrememeliydi ama kalbim öyle sert çarptı ki şarkının sözleri kan gibi ağzımdan döküldü. "El oğlunu ben kendime yar sandım yar yar Yar sandım yar yar Yar sandım" Sözler tam da canıma oturmuştu. Gözlerim doldu, ama sahnede binlerce göz bana bakarken ağlayamazdım. Devam ettim. Göz göze geldik. Onun gözleri bendeydi. Soğuk, telaşsız... sanki hiç bir şey olmamış, hiç yokmuşum gibi. O an kalbime öyle bir hançer saplandı ki nefesim kesildi. "Yüreğime hançer de soktu gül sandım yar yar Gül sandım yar yar Gül sandım" Beni bıçaklamıştı, ama ben o bıçağı gül sanmıştım. Mikrofonu tutan ellerim titriyordu, dudaklarım yanıyordu, sesim boğuluyordu. Ama şarkıyı kesemezdim. Kesersem herkes, her şey anlayacaktı. Zihnimde çığlıklar yankılanıyordu. Karısı varken benimle mi yattı?! Beni metresi olarak mı kullandı?! Ben tam olarak onun gözünde neydim?! Göğsümde koca bir kaya vardı sanki, nefes alamıyordum. Ciğerlerim yanıyor, kalbim göğsümün içinde parçalanıyordu. Şarkının son sözleri bıçak gibi dilimden düşünce, hızla tabureden kalkıp kulise doğru yürüdüm. Ardımda kopan alkış tufanı, kulaklarımda uğultuya dönüştü. Hiçbirini duymuyordum. Kapıyı kapatıp sırtımı sertçe yasladım. Bir elim saçlarımın arasında kayboldu, diğer elim kalbimin üzerine yapıştı. Kalbim ağlıyordu resmen... Dudaklarım sessizce kıpırdadı. "N’olur... N’olur bana b-bunu yapmış olma Çekdar. Bir kez daha, bir kez daha bana bunu yaşatma... Yalvarırım..." ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD