***
Onunla göz göze gelişimizi bölen şey, odada patlayan o şampanya şişesiydi.
Bir anda bütün gerçeklik dağıldı, o tok ses içime çarpıp geri döndü. Sanki biri içimde kopan fırtınayı dışarıya duyurmuştu.
Kendime gelmem saniyeler sürdü ama o saniyeler... yutkunamadığım, nefes alamadığım bir dipsizlikti.
Gözlerimi kısıp toparladım kendimi. Hadi Zemheri... Ay! Alev.
Bu karşılaşma zaten kaçınılmazdı. Ne zaman olacağı değil, nasıl ayakta kalacağın önemliydi. Ve şimdi... karşında.
Omuzlarımı dikleştirip, adımlarımı hiç titrememiş gibi attım içeri. Yüzümde hafif ve alayla karışık bir sırıtma vardı.
"Ben, emretmişsin patron," dedim. Sesim kendinden emin çıkmıştı. Ama içimde hala az önce susturduğum sarsıntının yankısı vardı.
Tuğra amca eliyle koltuğu işaret etti. "Otur kızım, iş konuşacağız." dedi. İçimde bir şey irkildi.
İş mi? Biz? Çekdar'la hem de? Belli belirsiz bir çatılma oldu kaşlarımda, ama daha fazlasını göstermedim.
Tuğra amca, Çekdar'la el sıkışmamı beklediğini mimikleriyle belli ederken, umursamadan koltuğa oturdum. Duruşum dik. Sessiz. Ama başı eğik bir kadın değildim artık.
Ben eski Zemheri değilim. Ben artık Alev’im. Ve bugün kendimi değil, onun gözlerindeki geçmişimi de dik tutacaktım.
Ama... Üzerimde bir yangın vardı. Gözlerini görmüyordum ama hissediyordum.
Sanki her nefesimde o bakışların ağırlığı vardı. Başından aşağı beni süzüyordu. Hafızasına kazımaya çalışır gibi.
Tenime değil... iliklerime işliyordu. İçimi çıplak bırakıyordu o sessiz bakış. Ve ben her zamanki gibi yine susuyordum.
Çünkü ses versem, kalbimin titrediğini duyacaktı.
İçimden sadece bir cümle geçti.
“Tanıdı mı beni? Yoksa hala unutamadığı halimle mi kalmıştım aklında?”
"Konu nedir patron?" dedim, sesime hafif bir bıkkınlık yerleştirerek, kol saatime baktım.
"İşlerim var." dedim. Sanki vaktim gerçekten doluymuş gibi...
Tuğra amca ise her zamanki gibi yapay bir gülümseme takındı yüzüne.
O tanıdık alaycılık... "Öyle olsun kızım." dedi ve kadehinden bir yudum aldı.
Çekdar'la göz göze gelmemek için elimden geleni yaparken, Tuğra amcanın sesi odada yankılandı.
"Çekdar oğlumun bizle büyük ticaretleri olur. Sınırdan malları geçmiş ama diğer eşkıya çetelerin eline geçmiş. Kendisi pek bilmez buraları, sen yol arkadaşı olacaksın ona."
Kalbim bir an durdu. Sanki odadaki bütün oksijen çekildi. Ne?! Ona mı? Ona mı yol arkadaşı olacaktım gerçekten?
Eski kocamla…Unutmaya çalıştığım, içimde öldürdüğüm adamla mı?
Boğazıma bir yumruk oturdu. Ama yutkunmadan konuştum. İtiraz ettim.
"Tuğra amca, bu benlik bir iş değil sanırım. Başkası devralsın." Ayağa kalkmak üzereydim.
Gitmek… Kendimi, ondan da bu işten de uzak tutmak istedim. Ama işte tam o anda... onun sesi geldi.
Sakindi. Yavaş ama bıçak gibi.
"Güzel seçim Alev Hanım. Bu önemli işimi bir kadının eline bırakmaya razı değildim zaten."
Bir anda içimdeki kan kaynadı. Ne demekti bu? Ne demek "bir kadın çözemezdi"?
Beni cinsiyetimle mi yargılıyordu?
Tuğra amcanın sessizce "Oo... Şah damardan girdi, şah ve mat," dediğini duydum.
Alayları sırtıma saplanan hançer gibiydi. Yumruğumu sıktım.
Gururum... bana susmayı değil, konuşmayı emrediyordu artık.
Çekdar da yerinden kalktı. Bakışlarını üzerimde hissettim. Ama bu kez ben gözümü kaçırmadım.
Yavaşça ona doğru döndüm. Bakışlarım dimdikti. Kalbim hala sızlıyordu belki, ama başım eğik değildi.
Gözlerim hala ondayken, Tuğra amcaya hitaben buz gibi ve emin bir sesle konuştum.
"İş hakkındaki detayları Çekdar Bey’le bizzat konuşacağım, patron. Gözün arkada kalmasın."
Bu bir onay değil, bir meydan okumaydı. Ve ben artık meydanı terk eden değil, Adımını tam ortasına basan kadındım.
"Ona şüphem yok kızım. Sen gidebilirsin o zaman." dedi Tuğra amca.
Başımı hafifçe eğip onayladım. Dudaklarımı birbirine bastırıp hızla odadan çıktım.
Kapı arkamdan kapanır kapanmaz, sırtımı koridorun soğuk duvarına yasladım. Nefesim göğsümde yankılandı.
Sağ elimi kalbime bastım. Alev gibi yanıyordu içim. Gözlerim yandıkça, içimdeki yangını susturmak daha da zorlaştı.
Ağlamamak için başımı geriye yasladım. Gözyaşlarımı içime geri ite ite...Kendine gel Alev..! Kendine gel..!
Bu acı tanıdık, evet. Ama hatırlamayı seçemesin.
Ve şimdi... Tanısa da, tanımasa da fark etmez. O, senin için öldü.
Tam o sırada göz ucuyla koridorun sonunda bir silüet fark ettim. Dalga.
Belli ki olan biteni öğrenmişti. Adımları yavaş ama kararlıydı. Yüzünde her zamanki gibi o her şeyi bilen hal vardı.
Yaklaştı. Karşımda durdu.
"Karşılaştın demek." dedi.
Sesi yumuşaktı ama altında bir hesap vardı. Beni duvara birden sinirle bastırarak konuştu.
"Seni defalarca aradım! Vedat’ı bile gönderdim."
Yutkundum. Az önce bastırdığım gözyaşlarım, şimdi tekrar gözlerimde toplanmaya başladı.
Boğazımı düğümledi. Kısık bir sesle, "Tahmin edemedim." diyebildim sadece.
Dalga, bunu duyar duymaz yakamı tuttuğu gibi birden geri bıraktı.
Eliyle saçlarını geriye attı. Sakinleşmeye çalıştı ama sözleri daha ağırdı bu sefer.
"Tanıdı mı seni?" Gözlerimi yere indirdim. Başımı iki yana salladım yavaşça.
"Bilmiyorum... Ama tanımamış gibiydi." Yüzümde buruk bir kabulleniş vardı.
Ama içimde hala bir çocuk gibi çaresizlikle ağlayan bir parçam.
Dalga da derin bir nefes aldı. O da benim kadar gerilmişti.
"Seni tanıması, her şeyi öğrenmesi demek." dedi. "Kumsal’ı da. Buna kendini hazırlarsan iyi olur."
Bu cümle, duyduğum en sert tokatlardan biriydi. Kendime değil, kızıma... bize ait olan en saf şeye dokundu o söz.
Bir şey diyemedim. Dalga uzaklaşırken, ben sadece yüzümdeki yaşları sildim. Kalbimi sarmalayıp, adımlarımı tekrar attım.
Eve gitmekti niyetim. Kumsal'a sarılıp, her şeyi bir anlık unutmak istiyordum.
***
*5 saat sonra*
İşle ilgili tüm bilgileri toplamıştım. Hangi çeteler mallara el koymuş olabilirdi, tek tek araştırdım.
Her ihtimali yazıya döküp dosya haline getirdim. Artık her şey hazırdı.
Sadece bir şeycik kalmıştı. Bu dosya bu gece Çekdar’ın elinde olmalıydı.
Tuğra amca sabah erken saatlerde çözüm istiyordu.
Güya "Çekdar Bey’in vakti yokmuş.".
Sanki benim vaktim Çekdar’a adanmış da, onunki kutsalmış gibi.
Hızla siyah bir crop giydim. Üzerine de aynı kısalıkta bir siyah deri ceket, altına da siyah bir şort. Siyahlara bürünüp yasımı ilan ediyordum resmen. Aslında sadece pratik ve kararlı görünmek istiyordum.
Birlikte nefes aldığımız her saniye hala içime dokunuyorsa, bari kıyafetim diken olsun ona.
Yavaş adımlarla Kumsal’ın odasına gittim. Uyuyordu. Minicik gövdesi, battaniyenin altında bir meleği andırıyordu.
Yanına eğildim. Bir süre yüzünü izledim. Sonra dudaklarımı yanağına değdirdim.
"Baban yıllar sonra tekrar başımıza bela olursa, böyle annesiz uyumak zorunda kalırsın işte kızım... Nerden çıktıysa artık bu hödük!”
Ona söylüyordum gibi görünse de, aslında her cümlem Çekdar’a hançerdi.
Kumsal’ı bırakıp bakıcıya haber verdim. "Biraz çıkmam gerekiyor." deyip sonra çıktım evden.
Kaldığı otele vardığımda hızlıca içeri girip, resepsiyondan oda numarasını öğrendim. Asansöre bindim. Kat kat yukarı çıkarken elimdeki dosya terli ellerimde kayıyordu.
Koridorda yürürken kapı numaralarına tek tek baktım. Ve bir anda önüme o kapı geldi.
Sessizce numarayı fısıldadım.
"9080"
Duraksadım. Bu numarayı bir videoda görmüştüm…
'Yalnızca seni istiyorum.' demekmiş. Saçmalık. Tövbe, tövbe... Ne düşünüyorum ben?! Tesadüf işte, olmak zorunda.
Derin bir nefes alıp kapıyı tıklattım. Tam başımı eğip hazırlanacaktım ki... kapı neredeyse hemen açıldı.
Başımı kaldırdım. Ve karşımdaki manzara... Çekdar.
Sadece beline sardığı bir havluyla dururken, saçlarından omzuna düşen damlalar teninde kayıyordu.
Yeni duş aldığı beliydi. Teni hâlâ buğuluydu. Göğsündeki kaslar her nefesinde hafifçe hareket ediyor, sanki alay eder gibi bana “unutamadın” diyordu.
Ve en kötüsü? Arkasından vuran loş kırmızı ışık... Tüm bedenini sanki şeytani bir karizmayla çevrelemişti.
Nefesim göğsümde çırpındı. Kalbim... kalbim uzun zamandır hiç bu kadar hızlı atmamıştı.
Kendime kızdım. Hayır. Bu etkilenme değil. Bu sadece hala içimde susmayan Zemheri yüzünden. Bir adım geri attım.
"Müsait değilseniz, sonra uğrarım." dedim. Sözlerim buz gibiydi ama içimden lavlar akıyordu.
Tam arkamı dönecektim ki, tok sesi beni yerime mıhladı.
"Hayır, müsaitim. Sizi bekliyordum."
Sırtımın ona dönük olmasının rahatlıyla, gözlerimi sıkıca yumdum.
Ondan hala etkilendiğimi, hala bir bakışla geçmişi içime sokabildiğini bilsin istemiyordum.
Ve eğer beni tanımışsa, bu gece sadece bir dosya teslim edilmeyecekti. Bir hesap da açılacaktı...
***