***
Oğuz’un sözleri kulağımda yankılandığında, içimde koca bir sessizlik çöktü. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, sanki kaburgalarımı kırıp dışarı fırlayacak gibiydi.
“Karşılık beklemeden…” dedi. Benimse dünyam, hep karşılıklar üzerine kuruluydu. Çekdar’dan sevgimi bekledim, ilgisini istedim, anlamasını diledim. Hep bir şeylerin karşılığını almak için savaş verdim. Oysa Oğuz, hiç talep etmiyordu. Sessizce yanımda duruyor, susarak bile varlığını hissettiriyordu.
Gözlerimi ondan kaçırmak istedim ama yapamadım. Dudaklarındaki o yarım gülümseme, gözlerindeki kararlılık... ne kadar ciddi olduğunu anlatıyordu. Kalbim, içinde sakladığım onca yaraya rağmen hafifçe kıpırdadı. Ama hemen ardından Çekdar’ın yüzü belirdi zihnimde. Onun öfkesi, acısı, bana yaşattıkları... ve hala kalbimin köşesinde yanan ateşi.
Bilmiyor... ben hala ondan kopamadım. Oğuz’un kararlılığı ile Çekdar’a olan bağlılığım birbirine çarpıyor, içimde bir savaş çıkarıyordu. Bir yanım Oğuz’un güvenine sığınmak istiyor, diğer yanım Çekdar’ın bir bakışıyla yanmaya razı oluyordu.
Gözlerim doldu ama gözyaşlarım düşmedi. Oğuz’un sözleri içimi ısıtırken, aynı zamanda daha da suçlu hissettiriyordu. Çünkü ben… ne onun sevgisini reddedebiliyor, ne de kabul edebiliyordum.
Düşüncelerimi bir kenara bırakıp, dediklerine gülmeden edemedim. Başımı iki yana sallayıp yola bakarken,
"Alemsin... Güzel espri." dedim.
Araba durduğu yerden hareket ettiğinde, göz ucuyla bana baktı.
"Duygularımla dalga geçmen beni üzüyor küçük hanım." dedi, sanki çok ciddiymiş gibi.
Ben ise gözlerimi devirdim. "Başkasını seven bir kadını sevmek, baştan üzülmeyi kabul etmek demektir Oğuz Bey." demiştim hafif bir alayla.
Bu sözlerimden sonra suratını ekşitip bana doğru eğildi, parmaklarını saçlarımın arasına daldırıp karıştırmaya başladı.
"Dilde pabuç kadar!" diye homurdandı.
Bir anlık refleksle kolunu ittirdim. "Kes şunu!" Yüzüm kızarmış, sinirlenmiş gibi yapıyordum ama dudak kenarımda gülümsemeyi saklayamıyordum.
Oğuz kahkaha atınca daha da sinirlendim.
"Cidden yapma bak, saçlarımı bozma!" diye çıkıştığımda, saçma bir savunmayla bana geldi.
"Zaten dağınıktı, ben topluyorum."
Kollarımı göğsümde kavuşturdum, camdan dışarı baktım.
"Bir daha dokunursan, arabadan atarım seni."
Tehdidimin üzerine elini üzerimden çekti.
"Tamam abla, en büyük sensin." dediğinde, tutamadım kendimi; dudağımı ısırarak kıkırdamaya başladım.
Sonunda kahvaltı salona vardığımızda, güzelce karnımı doyurduktan sonra dönüş yoluna koyulduk. Mekana geri döndüğümüzde, içerisi çoktan kalabalıklaşmıştı. Koridordan geçerken gözüm Tuğra amcanın odasına takıldı. Kapısı açıktı. Önünden geçerken sesi tok bir şekilde yankılandı.
"Kaçma, gel buraya hele!"
Kalbim hızlandı; sanki gizlediğim bir şey açığa çıkmış gibi paniğe kapıldım. Yavaş adımlarla içeri girdim.
"Buyur patron." Sesim kısılıp içime kaçmıştı.
Kaşlarını çatarak baktı.
"Ulan cimcime! Daha önce evlendiğini, o evlendiğin adamın Çekdar olduğunu neden demedin?"
Ellerimi önümde kelepçeledim, boynumu eğdim. "Fırsat bulamadım patron." dedim mahcupça.
Derin bir nefes aldı, bakışlarını üzerimde gezdirdi.
"Fırsat bulamazsan böyle patlarsın işte. Sırların tek tek ortaya dökülür. Bir şey olursa bana geleceksin. Zamanında Pusat’ı nasıl adam ettiysek, Çekdar’ı da ederiz."
İstemeden dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi.
"Gerek yok patron. Bizim defterimiz çok kirlendi. Tek açık ve temiz sayfası Kumsal... Gerisi boş."
Bu sözlerim karşısında başını ağır ağır salladı, yüzünde anlayışlı bir ifade vardı.
"İyi madem yavrum. Bugün spor yapma. Git, kendine ve kızına valiz hazırla. Birlikte tatile çıkıyoruz. Yorulduk değil mi, hakkımız."
İçimde sıcak bir sevinç yükseldi. Omuzlarımda taş gibi duran yük bir nebze hafifledi.
“Patron ne derse o!” dedim gülümseyerek, ardından hızla odadan çıktım.
Evime dönerken kalbim hafiflemişti. İstanbul’a geldiğimden beri bu şehrin gürültüsü, kalabalığı içimi daraltıyordu. Belki bu tatil, bana ve kızıma biraz nefes olacaktı.
Eve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle girdim. “Annecim!” diye seslenerek odasına daldığımda, karşımda ayakta duran Çekdar’ı ve kucağında tuttuğu Kumsal’ı gördüm. Gülümsemem anında dondu, boğazımı temizleyip kendimi toparladım. Gitmemişti... Kumsal’ı bırakmamış, hala buradaydı.
Arkamdan Banu’nun hafif dürtmesini hissettim. Çantası kolunda, bana bakıyordu.
"Alev Hanım, Kumsal mamayı yemedi. Bir de benim bugün hastane randevum vardı." O an hatırladığım, sesime de yansıdı.
"Ah evet, doğru... Tamam sen çık, Kumsal benimle."
Banu başını salladı, gülümserken de parmak uçlarını birleştirip aşağı yukarı salladı; gözleriyle Çekdar’ı işaret ederek beğendiğini belli ediyordu. Ona kaş göz işareti yapıp hemen çıkmasını istedim. Kıkırdayarak çıktı.
Çekdar’a döndüğümde, kaşları çatılmış bana bakıyordu. Yanına ilerledim, ona tek kelime etmeden Kumsal’ı kucağından aldım Koltuğa oturup yavrumu göğsüme yasladım. Çekdar'a baktığımda, o hala anlam veremeyen bakışlarla bana bakıyordu.
"Çıkar mısın? Emzireceğim." dedim sertçe. Tek kaşı havalandı, dudak kenarı alayla kıvrıldı.
"Görmediğim şey değil."
Derin bir nefes alıp sabır diledim.
"Doğru ama artık görmeyeceğin bir şey." desemde, yanıma oturdu. Sinirle sırtımı ona dönüp Kumsal’ı emzirmeye başladım. Küçük kızım iştahla sütümü içerken, nefesleri huzur veriyordu.
Sırtımı döndüğüm Çekdar'a hitaben hissiz ve dik konuştum. "Kumsal’la tatile gideceğiz, göremeyebilirsin."
Hemen arkamdan homurdandı. "Sorun değil, ben de geliyorum."
Şaşkınlıkla dönüp baktım. "Ne?!"
Kaşlarını kaldırıp, gözlerime baktı meydan okuyarak."
"İhtiyar davet etti."
Sinirle derin bir nefes aldım. Ah Tuğra amca... ah!
"İyi gidin o zaman! Biz kızımla burada kalıyoruz."
Bana öyle bir baktı ki, sesi daha da sertleşti.
"Güzel, bende gitmiyorum." dediğinde, ağlamak istedim sinirden.
Birden elini uzatıp göğsüme dokundu. Şokla yerimden sıçrayıp ters tepki verecekken, Kumsal’ın ağzından memem çıktığı için dudaklarına verdi emzirsin diğe. Onun yüzünden ani hareket yapınca çıkmış olmalıydı.
"Senin yüzünden oldu!" diye çıkıştım.
Gözleri kısılıp bana iyice yaklaştı, sesi bu kez hem alaycı hem buyurgandı.
"Benim yüzümden olduysa, yine benim yüzümden yerine girer." Saçlarımı omuzlarımdan alıp geriye ittiğinde, "Dokunma bana!" dedim öfkeyle elini itip.
Arkasına yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu. Dudak kenarında küçümseyen bir gülüş belirdi.
"Sen ‘dokunma’ diyorsun, gözlerin başka şey söylüyor. İkna olamadım hatun. Hem ben de açım." deyip, memelerimi gösterdiğinde pişkin pişkin, kelimeler artık boğazımda düğümlenirken sustum, kızımı emzirmeye odaklandım.
Küçük bedeni doyup gözleri ağırlaştığında, usulca beşiğine yatırdım. Döndüğümde Çekdar’ın da kızımız gibi uykuya teslim olduğunu gördüm. Bu adam gerçekten benim kokumla mı uyuyor, yoksa bana mı öyle geliyor? diye içimden geçirdim.
Sessizce odadan çıkıp kendi odama geçtim. Valizi çıkardım, tek tek eşyalarımı doldurmaya başladım. Bir an denize gireceğimizi düşününce, mayolarımı çıkardım. İki tanesini havada tutup hangisini koyacağıma karar vermeye çalışıyordum ki, o mayışmış sesi duydum.
"Çıplak gir suya. Su daha çok kapatır bedenini.”
Başımı çevirip baktığımda, saçları dağılmış, uykulu kızarık gözleriyle karşılaşınca, gözlerimi devirdim. Uyanmış bela! Mayoları valize tıkıverdim hemen.
"Sanane." demeyi de ihmal etmedim.
Adımlarını duydum, yanıma gelip mayoları valizden çekip aldı.
"Giyemezsin." dediğinde, hızla elinden kaptım.
"Ya seni ne ilgilendirir!" diyerek hırsla geri valize attım.
"Ulan gecelik bu!" diye kükrediğinde, bende aynı şekilde, "Mayo o, dağ ayısı! Mayo!" dedim yüzüne çemkirerek.
Ama gözlerindeki kararlılık hiç değişmedi.
"Hayır. Kızımın annesi giyemez." dedi ve tekrar çıkardı. İçim çöktü, çaresizlikle oturup ağlamak istedim.
"Defol evimden!" diye bağırdım sabrımın sonuna gelip.
Gayet sakin, hatta küçümseyen bir tonla karşılık verdi. "Bağırma koca karılar gibi, kızımı uyandıracaksın."
Sinirden ellerim titredi. Sanki tek onun kızı. "Çık odamdan, çık!" dedim, öfkeyle omzundan ittirerek. Ama o tek hamlede beni omzuna alıp, ardından valizin içine attı. Neye uğradığıma şaşırırken, kendisi ise gayet rahat rahat yatağıma uzandı, elini başının altına koydu.
Zorlukla valizin içinden çıktığımda, çaldığı mayoları başının altına sıkıştırmıştı bile. Yüzüm kıpkırmızı, öfkem tavan. Madem alamıyorum, ne de olsa gideceğimiz yerde alırım diye içimden geçirip, söylenerek elbiselerimi yerleştirmeye devam ettim.
Çekdar, yatağın ortasında mayolarımın üzerinde bir hükümdar edasıyla uzanıyordu. Başının altına yasladığı elleriyle rahat bir krallık kurmuş gibiydi. Gözlerini bana diktiğinde, dudaklarından umursamazca döküldü o cümle.
"Bir de oğlumuz olsaydı, güzel olurdu."
Sanki yüreğimden değil, midemden vurulmuştum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ama dudaklarımda istemsiz bir gülümseme kıvrıldı. Çaresiz...
"Ben ve senden tekrar bir çocuk dünyaya gelmesi? İm-kan-sız." dedim, sonda her heceyi vurgulayarak.
O ise hiç aldırmadı. Çatık kaşlarının arasında alaycı bir tebessüm gizlendi.
"O kadar da imkansız değil, güzelim."
Elbiseyi sıktığım ellerim gerildi, başımı yavaşça ona çevirdim. Sesim buz gibiydi, gözlerim öfkeyle parlıyordu.
"Ne demek o?"
Gözlerini kısıp, neredeyse zevk alıyormuş gibi cevap verdi.
"O gece..." Sözünü daha tamamlayamadan, keskin bir sesle böldüm.
"O gece hakkında hiç bir şey duymak istemiyorum! Ayrıca korunmuştuk."
Bir anlık sessizlik oldu. Ardından başını salladı, yüzünde küçümser bir kabul vardı.
"Evet, korunmuştuk. Ama son prezervatif yırtılmıştı."
Dudaklarımdan bir çığlık koptu.
"Ne?!"
Elbiseyi elimden fırlatıp, öfkeyle başına dikildim. Boğazımdan çıkan ses titremiyordu artık, gürlüyordu.
"Ve sen de bunu bilirken, durmayıp devam mı ettin?!"
Sözüm biter bitmez belimden kavradığı gibi beni yatağa çekerek üzerim çullanınca, sırtım yatakla buluşmuştu. Nefesim hızlanmış, kalbim göğsümü parçalarcasına çarpıyordu.
Yüzüme eğilip, dudaklarının kenarını kıvırarak fısıldadı.
"Evet. Altımda sen varken, nasıl durabilirdim ki?"
Sözleri odanın bütün sessizliğini kırdı. Çekdar’ın üzerimdeki baskısı, nefesinin sıcaklığı, gözlerindeki kararlılık... Hepsi birlikte üzerime çökerken, öfkemle birlikte başka bir duygu da damarlarıma sızıyordu...